> 2014 > Aralık - Grup Nefsinin Terbiyesi > Mirac Teslim Oluşun Sembolüdür
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Mirac Teslim Oluşun Sembolüdür
Rabia Christine Brodbeck
2014 - Aralık, Sayı: 346, Sayfa: 024
Şu sonuca vardım ki, Müslümanları namaz kılıp kılmamalarıyla değerlendiremeyiz. Asıl mesele, Mirac’ın ve bu ibadetin mânâsını anlamakta. Mirac’ı anlamadıkça ne Hz. Muhammed’i (s.a.v.) ne de İslam dinini anlayabiliriz. Esasen, mesele Müslümanların namaz kılıp kılmamaları değil, asıl mesele, namazı kalpleriyle kılıp kılmamalarıdır. Temel soru şu; gönül makineleri çalışıyor mu çalışmıyor mu? Bir inananın başlıca görevi kendi iç dünyasına nasıl hizmet edebileceğini bilmesidir. Mesele kalp operasyonunu yapabilmek. Zira ilham, irfan ve hakikat kalbe iner. Yüce Allah kainâta sığmaz ancak müminin gönlüne sığar. Mirac’ın ehemmiyetini anlasak ve manevi cehaletimizin sebebini keşfetsek, Allah’tan rekâtların sayısını artırmasını dilerdik.

Allah cc. mübarek Mirac gecesinde Efendimize ve ümmetine namazı ihsan buyurmuştur. Namaz Cenab-ı Hakk’ın habibine lutfettiği en büyük nimettir. Çünkü namaz, o mübarek gecenin anlamını içinde barındırır ve müminin Mirac’ını temsil eder. Namazla sembolize edilen Mirac, ilahi nurun, ilahi ihsanların ve İslam dininin peygamberi Hz. Muhammed s.a.v’in yüksek ahlakının tamamlanmasının bir sonucudur. Başka bir deyişle; Peygamber Efendimizin faziletli özellikleri sayesinde ona Mirac şerefi bahşedilmiş, Kurbiyet-i İlahiyenin en yüksek mertebelerine çıkarılmıştır.

En ulvi semavi hadise olan Mirac Kâinat Efendisinin ahlak-ı aliyesine aynadır. Bu semavî yolculuğun derin manasının sembolü, Hz. Muhammed (s.a.v)’in kendisidir. Ahlâk-ı Muhammedi var olan en büyük mucizedir, bu nedenle dünyevi varlığımız noktasında en büyük mucize de kutsal gece yolculuğu Miractır. Efendimizin ahlak-ı hamidesi İslam dininin batınî hazinesini temsil eder. Peygamber Efendimiz yaşayan Kur’an’dır. Onun tüm hayatı tevhide şehadet eder. Hakikat-ı Muhammedî onun dünyevi varlığının derinliklerinde, kullukta ifadesini bulmuştur. Miracın onun hizmet ve kulluğuna bir ayna olduğuna göre onun yüksekliği de derinliği de sınırsızdır. Bu yüzden namaz insanın hayalini aşan bir olaydır .

Kâinatın Efendisi s.a.v. her ne kadar kâfirlerin ona ettikleri zulümlerden dolayı daima üzgün ve düşünceli olsa da ona yapılan eziyetleri ve zulümleri kaldırması için Cenab-ı Haktan her hangi bir talepte bulunmamıştır. Resulullah’ın mübarek dudaklarından tek bir şikâyet sözcüğü dahi dökülmemişti. Tek düşüncesi ümmetiydi. Efendimizin Kur’anda tarif edilen yüksek ahlâkı: “Şanım hakkı için, size kendinizden öyle izzetli bir peygamber geldi ki, sıkıntıya düşmeniz ona ağır gelir; size düşkündür ve müminlere karşı şefkatli ve merhametlidir.” (Araf, 172)

Mirac’ın ne zaman ve niçin gerçekleştiğine baktığımızda, değerini daha iyi anlayabiliriz. Efendimiz’in hayatında yaşadığı en üzücü olayları, eziyetleri yaşadığı Taif’ten döndükten sonra gerçekleşmiştir. Efendimize yapılan zülüm ve işkencenin had safhaya ulaştığı, kendisinin artık nefes alamayacak konuma geldiği anda Allah Teala sevgilisine en büyük lütufta bulundu, onu tevhidi ile nurlandırdı. Allah, Habibini o taleb etmeden rahatlattı, o yalvarmadan yanına çağırdı, o dilemeden ona ihsan etti. Allah’ın kulu Muhammed as’ı teselli etmek, habibine olan sonsuz muhabbet ve şevkini göstermek ve varlığını kamil bir şekilde memnun etmek için onu katına yükseltmesi Mirac’ tır.

Bu mübarek Mirac gecenin hikmeti, bize İslam dininin özünü göstermesidir. Halik-i Rahim cenneti Ona hizmet ve muhabbet gösteren insanlara verecektir. Kul ne kadar çok fedakârlık gösterirse Allah da kulunu o kadar çok Zatina yakınlık cennetiyle şereflendirecektir. Ne kadar çok sabırla acılara katlanırsa, ilahi mükâfat o kadar büyük olacaktır. Çaba ve mücadele ne kadar çoksa ilahi ihsan da o kadar çok olacaktır. Ne kadar çok güzel davranışlarda bulunursak Cemil-i Mutlak da bizi o kadar huzurunun güzelliğiyle müşerref kılacaktır. Hadsiz kayıp ve felaketler içerisinde ne kadar çok gönülden şükredersek, o kadar güç ve saadet elde ederiz. Yani, dünyada fenayı idrak ettiğimiz anda baki olanı arar ve fenayı bekanın işaretleri olarak okuruz .

Dünyanın kapılarının kapandığı yerde cennet kapıları açılır. Başka bir deyişle fani dünya baki dünyaya açılan bir kapı olur. Bütün peygamberler bu hikmeti kendi hayatlarıyla bize göstermişlerdir; yaşamak zorunda kaldıkları zorlukların zirveye ulaştığı anda Allah-u Teâlâ onları en büyük ilahi ihsanlarıyla mükâfatlandırmıştır. Onların sabrı, tahammülü derecesinde yardımını, himayesini yollamıştır. Hz. Yusuf (a.s.) kuyunun karanlığından kurtulmuş ve Mısırın azizi olmuştur. Hz. İbrahim (a.s.) ateşten kurtarılmıştır, o ateş ona bir gül bahçesine dönmüş ve Allah’ın dostu, halili olma makamı ile şereflendirilmiştir. Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından kurtarılmıştır, Hz. İsmail (a.s.) bıçakla kurban edilmekten kurtarılmıştır, Hz. Nuh (a.s.) tufandan selamet bulmuş ve Nuh’un gemisiyle karaya oturmuştur. Başka bir deyişle; her bir peygamber kendi miracını yaşamıştır.

Efendimize bir şeref olarak verilen Miracın değerinin ve kıymetinin onun çektiği acı, eziyet, aşağılanma, düşmanların suikastı ile eş değerde olduğunu görüyoruz. Rabbiyle sohbet etme mükâfatının ne kadar yüce olduğuna baktığımızda kulluğunun ve fedakârlığının ne kadar yüksek, eşsiz ve değerli olduğu anlaşılıyor. Bu gerçek müminlere gösteriyor ki bir insanın manevi hayatının kıymeti ne kadar namaz kıldığı, oruç tuttuğuyla veya sahip olduğu ilmi ile değil, Yaratıcısından razı olabilme kapasitesi ile kendini gösterir. Yoksulluk, eziyet, sıkıntı, hastalık içerisinde yaşasa bile yine de şükredebilmek Yaratıcıdan razı olunduğunun bir göstergesidir.

Esasen, dinin terbiyesi altına ne kadar girersek nurun zirvesine o kadar çıkarız ve ilahî varlığın tecellilerini müşahede o kadar büyük olur. Hakiki ve halis iman ile yaşadığımız ölçüde ilahî hazzı kalbimizde duyarız. Ne kadar teslimiyet gösterirsek ilahî mükâfat o kadar fazla olur, Cenab-ı Hak yüzümüzü o kadar ağartır. Mümin ile Mirac arasında doğru orantılı bir ilişki vardır. Kulluk görevimizi ne kadar yerine getirirsek o kadar yükseliriz, ne kadar infak ahlakıyla ahlaklanırsak Allah’a o kadar yaklaşırız. Mirac ahlâkın sonucudur. Mirac kendimizi kayıtsız şartsız, tam ihlâs ile, sonsuz bir acz, fakr ve hiçlik içerisinde O’na sunmaktır. Mirac, kendimizi tamamen Cenab-ı Allah’a teslim etmenin sembolüdür. Ancak kalp aynasını cilaladıktan sonra Mirac yolculuğuna çıkılır. Ancak en değerli tevazu hasletini benimsediğimizde yükseliş olur. İçinde zerre kadar iki yüzlülük olan kimse Miraca yükselemez. Putlarla ve dünyanın çöpleriyle dolmuş bir kalp ile kurbiyet cennetine ulaşılmaz. Allah, riyakarları, münafıkları, harisleri ve gafilleri huzuruna kabul etmez. Miraca layık olabilmek için, iç dünyamızı hırs, kıskançlık, kibir, açgözlülük, tembellik ve cehaletten temizlemeliyiz. Bencillik, kibir, şirk, cehalet ve dalalet varsa Mirac yolculuğuna çıkamayız.

Dünya sevgisi miracın yokluğu demektir. Dünyanın sevgisi, âlemlerin Rabbi’ne duyulan aşkın yokluğu, dinin yokluğu, orucun yokluğu, duanın yokluğu, haccın yokluğu, ihramın yokluğu, cihadın yokluğu, sıratül müstakimin yokluğu, secdenin yokluğu demektir. Dünya sevgisi Resulullah (s.a.v.)’ın sünnetinin yokluğudur, güzellik, aşk ve nurun eksikliğidir. Miraca yükselmek için, dünyanın ağırlıklarını üzerimizden silkelememiz gerekir. Aşk binek Burak gibi muhabbette, Cebrailin a.s. yol gösterişi gibi akla ihtiyacımız var. Miraca yükselmek için dünyaya sırt dönüp ihram haline girmek gerekir ve hayâ, fakr, ihtiyaç ve aşk dolu bir teslimiyet gerekir. İnsan dış dünyadan ne kadar çok koparsa iç dünyaya o kadar dalacaktır.

 Zahirî ve maddî âlemlere mesafemiz ne kadar çok olursa, batınî ve manevî âlemlere o kadar yaklaşırız. Dünyayı boşayıp dünyaya olan bağlılığı kesince daha büyük bir takva, aşk hazinesi ve ilahi farkındalık kazanılır ve böylece sonsuz yolculuğa, Allah’a kurbiyete, cennete doğru yükselinebilir. Dünyadan elini eteğini çekmenin hikmeti, Allah’ın rahmet okyanusuna dalmaktır, yani, insanın mahbubu olan Rabbiyle birlikte olmasıdır. Sonuç olarak; bir kalpte dünyaya karşı bir cazibe varsa, o kalpte sevginin yeri yoktur. Allah sevgisi olmadan miraca çıkmak mümkün değildir.

Miracı yaşamak isteyen müminler için uyulması gereken ilahi bir kural vardır. İbadetlerin en ulvisini bize getiren zata Peygamber Efendimiz (s.a.v.) sonsuz bir muhabbet göstermek. O, miracın tecessüm etmiş halidir. Onun ahlakından kaynaklanan batınî hazinesi sayesinde manevi Mirac hediyesi insanlığa bahşedilmiştir. Bundan dolayı Efendimizi sav. çok sevmek namazın ruhunu besleyecektir. Onun yolunda yürümek için göstereceğimiz samimi gayretlerimiz derecesinde namazımız daha da güzelleşecek ve hayat bulacak. Onun ayağındaki tozun bir parçası olabilmek için uğraşırken daha hakikatli secdeler edeceğiz. Efendimizin sav. acısına ve endişelerine ortak oldukça onun için ağladıkça ve onunla birlikte titredikçe namazlarımızda Rahman-ı Rahim’in yakınlığının tatlı kokusunu duymak nimetine mazhar olacağız. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) canlı Kur’ân idi. O’nu taklit ise sadece zahirini taklitle değil, öğretilerindeki hikmetleri anlamaya çalışmak ve derûnî hallerine de bürünmeye gayretle olur.

Mirac namazla sınırlı değildir, Mirac her an her yerde yaşanabilir. Mirac mümin için bir arzu, özlem, hedef ve muhabbet olmalıdır. Mirac secdedir, ihramdır, tavafdır, duadır, itikaftır, ilahî sohbettir, aşktır, nurdur, teheccüddür, ihtidadır, tefekkürdür, Fatiha-i şerifedir, halvettir, ilâhî tevhîd coşkusunun kutlamaktır, Hakk’ı kalp gözüyle görmektir, Kur’an ayetlerinin kalbe inişinin tarif edilmez sevincini hissetmektir, kendi etrafına dönüp “razıyım, razıyım” haline ermektir. Mirac her şeyi bir yana bırakıp Sevgili’yle olmaktır.

Kuran’a yaklaşmak ta Miractır. Kur’ân kendisini, yükselmek derdinde ve mücadelesinde olan müminlere gösterecektir. Kur’ân’a doğru bir şekilde yaklaşabilmek için yerine getirmemiz gereken ilâhî şart şudur; bütün benliğimizi olduğu gibi vermeli ve nefislerimizi Allah rızası derdinden hariç kaygı ve maksatlardan temizlemeliyiz. Hz. Mevlânâ bize eşsiz hikmetlerini sunuyor; “Birçok insan Kur’ân yüzünden dalalete düştü; o necata erdiren iple bir zümre de kuyunun dibine düştü. İpin günahı yok ey kavgacı adam! O iple yukarı tırmanmak derdinde değilsin ki!”

Manevî Miracı yaşamak istiyorsak ilâhî nuru kazanmalıyız. İnsanın en ulvî özelliği olan nefsini feda vasfıyla, kalp aynasını temizlemek ve Sevgiliye varmak için sürekli bir gayretle yanarak eda edilir. Nefsânî ölümü irademizle tercih etmeliyiz ki nura dönüşebilelim. Ölmeden önce ölmeli, yani bu dünyaya ölmeliyiz; bu, bizi kendi varlığımızın nuruna, özümüze, kökümüze, hakîki evimize götürecek, kısaca kendimizi ilâhî bir gözle görmemizi sağlayacaktır. İlâhî nura kendimizi açmak bize kendi hakikatimizi gösterecek ve böylesi bir ilâhî farkındalık sadece Allah’ı bilmemizi değil, aynı zamanda O’nu görüp O’na âşık olmamızı sağlayacaktır.

Hakiki şeref ve izzet bulup yükselebilmek ve kendisine verilmiş aslî kıymeti ortaya çıkarabilmek için insanoğlunun İslâm’ın özüne ihtiyacı vardır. İnananlar bu dünyadaki hayatlarının maksadını araştırmak vazifesiyle mes’ûldürler. Kendi isim ve sıfatlarını öğretene karşı sorumlu bir şekilde davranmak zorundadırlar. O’nun bilinmek muradını yerine getirmelidirler. Allah’ın, fıtratlarına koyduğu hilafet sırrını tahakkuk ettirmeli, açığa çıkarmalıdırlar. Gizli Hazine’yi[1] bulup açığa çıkarmalılar. Elest Bezminde “Kâlû belâ…”[2] diyerek verdikleri söze sâdık olmalılar.

Hakikatte Mirac en yüce mertebe değildir, bilakis, en yüce aşk eylemi, sonrasındaki halka dönüştür. Peygamberimizin mükemmel kulluğunun bir başka kanıtı da Rabbinden ayrılması, en yüce cennet makamını bırakması ve günahlarla dolu bu bünyaya mütevazı bir kul olarak geri dönerek hayatını ümmetine adamasıdır.