> 2014 > Aralık - Grup Nefsinin Terbiyesi > Grup Nefsinin Terbiyesi
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Grup Nefsinin Terbiyesi
Ahmet Taşgetiren
2014 - Aralık, Sayı: 346, Sayfa: 003
Halk arasında “Kendini beğenmeyen çatlar ölür” diye bir söz vardır. İnsanların mutluluğu biraz da kendi kendinden memnun olmasıyla mümkündür. Buna “pozitif enerji” de denebilir. İyimserliğin temelinde pozitif enerji vardır, kötümserliğin temelinde de negatif enerji... Yaptığı hiçbir şeyden memnun olmayan insanın yükseklere tırmanması mümkün olmaz.

Aynı durum topluluklar için de söz konusudur.

İnsanoğlu, topluluklar halinde yaşama içgüdüsüyle doğmuştur. Aile olmak, başlı başına topluluk halinde yaşama noktasında ilahi - fıtri bir tevcihtir, yöneltmedir. İnsanlık tarihi de birlikte yaşama istikametinde gelişmiştir.

Toplulukları ileriye, yükselmeye, tırmanmaya sevkeden pozitif enerji nedir, diye bir bakıma medeniyet tarihçilerinin sorusunu sorduğumuzda pek çok cevaplar verildiğine şahit olabiliriz.

İbn Haldun, medeniyet tarihçilerinin babası diye nitelenebilecek bu İslam alimi, “medeniyetlerin temelinde asabiyyet olduğu”nu söyler. İşte buna toplumları yükselten pozitif enerji olarak bakabiliriz. Öyleyse asabiyyet nedir?

Asabiyyet aşklı, tutkulu bağlılık olarak anlaşılabilir. Belki özgüven. Belki güçlü ben idraki.

Peki o nasıl bir şey diye soracak olursak, “İnsanlığın aradığı benim, benim topluluğumdur, benim milletimdir, benim ideallerimdir, insanlık beni bekliyor” gibi duyguların harman olduğu iç birikimdir diye cevaplanabilir.

Böyle bir iç enerjiye sahip olan topluluk, ister bir kavim olsun, ister bir ideolojik topluluk olsun, ister bir dini yöneliş olsun, ister bir aile olsun, ister bir ticari – sınai kuruluş olsun. Elinde bulunduğunu var saydığı şeye insanlık için en hayati değer diye bakan bir topluluk, tırmanış için iç enerji ile buluşmuş demektir.

Bu değerlendirmeyi, islami hizmetler için bir araya gelmiş topluluklar için de yapabiliriz. Tarikatler, cemaatler, sivil toplum yapıları vs... Her oluşum, islami bir hizmete tekabül etmek, Allah rızasını o vesile ile kazanmak için teşekkül eder. Çalışma yapacağı alanda bir boşluk bulunduğunu düşünür, o boşluğu dolduracağına inanır, belki bir adım daha atarsak, “Hayırda, iyilikte yarışmak” niteliğinde, o alanda en iyiyi yapacağını düşünür. Ya da başkaları da iyiyi yapabilir, ama benim daha iyiyi yapma azmim, ortak iyinin çoğalmasına yol açabilir, kanaatini besler.

Bütün bunlar İbn Haldun’un değerlendirmesine yeniden dönersek, “müspet asabiyyet” diye nitelenebilecek pozitif enerji kaynaklarıdır.

Asabiyyetin söndüğü, tutkunun devreden çıktığı, ben idrakinin dağıldığı, yola çıkış heyecanının kaybolduğu, özgüven zaafına düşüldüğü, misyon tükenişinin yaşandığı zamanlar da toplumların gerileyiş ve düşüş dönemine denk gelir. Bu, ya yeni nesillerin ilk neslin tutkusuna sahip olmayışı, ya meydan okuyuşlara cevap verilemeyişi, ya sahip olunan değerlerin yeni zamanların beklentisini karşılayamayışı gibi sebeplerle gerçekleşir.

Asabiyyetin bir boyutu da, kendine güvenin ötesinde, ötekilere karşı yokedici nitelikte olanıdır. Aslında her asabiyyetin bir yerlerinde, “Ötekini dışlayan” bir nüve vardır. Kendine yönelik özgüven, hep biraz öteki ile kıyaslanarak gerçekleşir. Dolayısıyla her asabiyette biraz “Ben”in tahkimi mevcuttur.

İslam, kendi bünyesinde oluşan tüm kişilik ve yapılarda, bir yandan “Hayırda yarışmak” gibi, “Allah için olmak” gibi bir coşku telkin ederken, diğer yandan da “Ötekinin hukuku”nu gözetme, onun ayağına basmama, onun hayır yürüyüşünü engellememe duyarlılığını telkin etmek ister.

İslam, kendi toplumunu bir duvarın tuğlaları, bir vücudun uzuvları gibi görür, bir duvarın tuğlaları olmak, birbirini bütünlemek, sağlamlaştırmak demektir, bir vücudun uzuvları olmaksa, birbirinin hayati varlığından haberdar olmak, diğerine gelen acıyı varlığında hissetmek, dolayısıyla diğerine acı verecek şeylere yönelmemek demektir. Vücut bütünlüğü bilinci her uzuvda olmak gerekir. Beynin kalbi, kalbin en uç kılcal damarları “Bütüncül ben idraki”nde saklaması demektir bu.

Allah Teâlâ’nın kitab-ı kadiminde ifade buyurulan “Mü’minlerin kardeş olduğu, Allah’ın kalbleri te’lif ettiği” hususu gibi, “Dini parça parça edip, herkesin kendisinde olanla mutlu olduğu eski kavimler gibi dağılıp, parçalanıp ayrılmama” çağrısı da negatif asabiyyetin İslam toplumunun bünyesine bir kurt gibi girmesini önlemeye matuftur. (Mü’minun, 52-53, Rum, 30, 31, 32)

Kur’an’da “hevayı tanrı edinme”ye karşı çok kuvvetli bir ikaz vardır. “Hevasını tanrı edineni gördün mü?” diye sorulur. Daha sonraki ayetlerde “Onlar hayvan gibidir, hatta daha da şaşkındırlar” hükmü gelir. (Furkan, 43, 44) Hayvan gibi olmak, hevasının peşine takılıp gitmek, daha şaşkın, hatta sapkın olmak ise, insanın hevayı tanrı edinmeyi, isteyerek, bilinçle seçmesi sebebiyledir.

Hevanın tanrı edinilmesi, farkında olarak olmayarak “Ben”in putlaştırılmasıdır. Ben üzerine, asla taşıyamayacağı bir kudret yüklenmesidir. Ben asabiyyetinin, “Ego”nun, “Ene”nin en çarpık oluşumudur. Asabiyyetin bu boyuta gelmesi, insana bir süre yol aldırsa bile, varıp ilahi kudrete çarpacak, yüklendiği sorumluluk altında ezilecek bir yüktür.

İnsanın “hevayı tanrı edinmesi” ne kadar negatif bir hadise ise toplulukların “hevayı tanrı edinmesi” çok daha vahim sonuçlar doğurur.

Nefis terbiyesi, bildik bir disiplindir. Genelde bireysel boyutta değerlendirilir.

İnsanın nefsi vardır, nefsin “kötülüğü emreden” bir yapısı vardır. Onun terbiye ve tezkiye edilmesi gerekir ki, sonunda, emmâre, levvâme, mülhime. vs. katmanlarını aşsın ve mutmainne, râzıye, marziye zirvelerine çıksın. Öyle “kendini tanrı edinme “ vs gibi sapkınlıklardan kurtulsun, “kulluk şuuru”nu içselleştirip “kullar arasına girsin” cennete girebilecek niteliğe kavuşsun.

Kur’an bilgisine göre insan, kendini müstağni addetttiğinde azgınlığa sürükleniyor. (Alak suresi, 6-7) Müstağni görmek, hevayı tanrı haline getirmenin ilk basamakları. Nefis terbiyesinin özü de, insana kulluk bilinci aşılamak, yani sahip olduğu bütün varlığın, Yaradan’ın lütfu keremiyle var olduğu şuuruna ulaşmaktır. “Allah’ın verdiği kudreti kullanıyorsun ey insan ve onu, Allah’ın bildirdiği sınırlar içinde kullan, yoksa haddi aşmış, olur ve mes’ul olursun.” böyle bir bilinç yüklenir insana nefis terbiyesinde.

Topluluklar, gruplaşmalar, içinde bulunanları çok daha büyük güç vehmine götürür. “Müstağni oluş” gruplar için çok daha fazla bir ihtimaldir. Zaten insanlar, bazı zaafları aşmak için topluluk oluştururlar.

Sonunda topluluklar bir güç haline gelir, o gücün bir tür nefsi oluşur ve onun terbiyesi diye bir zaruret ortaya çıkar.

Bu zaruretin hayata geçirilmesinin tek bir nefsin terbiyesinden çok daha zorlu olduğu muhakkaktır. Aynı grubun içindeki iki kişinin birbiriyle ilişkisinde nefislerin terbiyesi nasıl önem kazanırsa, onlarca, yüzlerce kişinin birbiriyle ve dışardakilerle ilişkisi çok daha fazla önem kazanır.

İslam toplumu içinde “Mü’minler ancak kardeştirler” gibi bir Kur’an hükmünün hayata geçirilmesinin, birim mü’minin yüreğinde “kardeşlik idrâki”nin oluşmasına bağlı olduğunu, bunun da kolay olmadığını biliyoruz.

Şu her zaman müşahede edilen bir gerçektir: Paylaşma olan her yerde, nefislerin devreye girmesi ve haksızlıklara yol açmamak için onun dizginlenmesi kaçınılmazdır.

Peki söz konusu Kur’an ayetini “Bütün islami gruplar kardeştir” şeklinde okumak mümkün olsa, bunu ne kadar realiteye mutabık buluruz? Ayet, bir hedefi ortaya koyuyor olsa bile, onun tek tek mü’minler ve mü’min gruplar arasında hayata geçirilişindeki zorluklar herkesin malumudur.

Bireysel planda tutkular da sınırlı olabilirken, grup haline gelindiğinde hedefler büyüyeceği için, paylaşım alanları da büyüyecek, dolayısıyla “Grup nefsi” dediğimiz şey, hedefine ulaşmak için çok daha ezici bir güç kullanmaya yönelebilecektir.

İşte orada “Grup nefsinin terbiyesi” gibi bir zaruret noktasına gelinecektir.

Kur’an’da, “Grup psikolojisi”nin insanları nasıl güç kullanarak sonuç almaya yönelttiğinin tipik örneklerine işaret edilir. Mesela bunlardan birisi müşriklerin duygu dünyasına aittir. Ayet şöyledir:

“Yoksa onlar “Biz, intikam almağa gücü yeten bir topluluğuz” mu diyorlar?

O topluluk yakında (Bedir’de) bozguna uğrayacak ve arkalarını dönüp kaçacaklardır. (Kamer, 44-45)

Bir ayet de Huneyn’de Peygamber ordusuna katılan mü’minlerin duygu dünyasındaki yanlışa işaret eder:

“Yemin olsun ki, Allah size birçok yerde yardım etti. Huneyn Savaşı’nda da size yardım etti. Hani çokluğunuz sizi böbürlendirmiş, fakat bu hal, sizi hezimete uğramaktan kurtaramamıştı. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti, sonunda gerisin geri dönmüştünüz. (Tevbe, 25)

Mü’min kullandığı gücün kaynağını Allah’tan bilecek, herkes de Allah’ın iradesine rağmen güç kullanamayacağının idrakinde olacak. Gücü kullanırken Allah’ın ölçülerinin dışına çıkmayacak.

“La havle vela kuvvete illa billah.”

Tek tek her insan “Biz Allah içiniz, Allah’a aitiz” diyeceği gibi toplulukların her türü de “Allah için” misyonu ile oluşacak, o misyon istikametinde hareket edecek.

Grup nefsinin tedavisi sadedinde söylenecek olan ise şudur:

İslam’da kardeşlik hukuku çerçevesinde ferd için söylenenlerin tamamı gruplar için de söylenebilir. Kardeşliği pekiştiren davranışların tavsiyesi ve kardeşliğe mani olan davranışların yasaklanması anlamında bildirilen ölçüler, grupların birbiri ile ilişkilerinde de aynen geçerlidir.

 “Allah’a yönelmiş kimseler olarak yüzünüzü hak dine çevirin, O’na karşı gelmekten sakının, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden; dinlerini darmadağınık edip grup grup olan kimselerden olmayın. (Ki onlardan) her bir grup kendi katındaki (dinî anlayış) ile sevinip böbürlenmektedir. (Rum suresi, 31-32, Mü’minun, 53)

Benzeri bir ayet, mü’minler arası ilişkilerin kardeşlik çerçevesinde tanzim edildiği Hucurat suresinde bulunmaktadır:

“Ey müminler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir.” (Hucurat, 11)

Müslüman kavimlerin, kabilelerin, devletlerin, tarikatlerin, mezheplerin, sivil toplum yapılarının ilişkileri, “Grup nefsi” açısından yeniden tahlil edilmeli, ve Allah’ın razı olacağı bir formata oturması için ne yapılması gerekiyorsa o yapılmalı. Çünkü gerek devletler, gerek dini oluşumlar alanında ortaya konan tavırlar, “Kim için?” sorusunun cevabı noktasında ciddi arıza işareti veriyor. Ortada işin sonunda “Müslümanların mazlumiyeti” gibi bir durum varsa, ve genel görüntü “Müslümanların birbirini vurduğu” bir vahim manzarayı yansıtıyorsa, işlerin “Allah için” olmasında ciddi problem yaşanıyor demektir.

Birimizden birimizde problem varsa, her birimizin ötekini yargılamadan öncelikle kendimize bakmamız ve “Bende Allah’ın razı olmayacağı ne var?” sorusuna, gerçekten mahşer ortamındaymış, Rabbin huzurundaymış gibi açık yüreklilikle, yani hiçbir gizleme yoluna girmeden cevap vermemiz gerekiyor.

Belli ki doğru, iyi, sıhhatli olmayan bir durum var bizim dünyamızda.

“İslam’ın İslam’la savaşı” gibi bir durumdan söz ediliyorsa, elimizdeki taşlara, silahlara ya da yüreklerimizde olan bitenlere bir kere daha bakmalıyız. Kime karşı ve ne için sıkılmış bir yumruk, kime karşı yönelmiş bir kin, kimi hedef alan bir kurşun ve Allah Teâlâ bize bakıp ne der?

Ne için var olduk, ne için bir araya geldik ve yarın varacağımız yer, heva putunun eşiği mi Halikı zülcelalin yüce huzuru mu?