> 2014 > Kasım - İnsanlık İçin 'Hayırlı Ümmet Olun' > Musul’dan Kobani’ye, Yemen’den Libya’ya Ümmetin Kaygı Veren Tablosu
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Musul’dan Kobani’ye, Yemen’den Libya’ya Ümmetin Kaygı Veren Tablosu
Beytullah Demircioğlu
2014 - Kasım, Sayı: 345, Sayfa: 058

İslam dünyası olarak oldukça endişe verici bir süreçten geçiyoruz. Hemen her yerde birçok sıkıntı ile cebelleşiyor İslam dünyasının halkları. Etnik ve mezhebi ayrışmalar, siyasi istikrasızlıklar, iç savaşlar, kan ve gözyaşı hâkim ümmetin çok geniş bir coğrafyasında.

Bu kaygı verici durumun nasıl ve ne şekilde izale edileceğine ilişkin bölgemizde olup bitenlere baktığımızda ne yazık ki ümit var olabilmek her geçen gün güçleşiyor.

Evet, İslam dünyasının merkezi konumundaki Ortadoğu köklü bir değişim sürecinden geçiyor. Yıllanmış despotik rejimlerin halkları tarafından sarsıldığı, statükonun değişim ve dönüşüme karşı ayak sürüldüğü, küresel güçlerin bölge üzerindeki etkinliklerini, kazanımlarını korumak için yoğun çaba sarf ettikleri bir süreç bu…

Açıktan ve vekâleten yürütülen savaşların yaşandığı, Birinci Dünya Savaşı sonrası çizilen sınırların yeniden şekillenmesiyle sonuçlanabilecek çok köklü bir değişim, dönüşüm süreci yaşanıyor Ortadoğu’da.

Özellikle, kimlere hizmet ettiği hâlâ tartışılan, Batı’nın projesi olduğuna ilişkin kanaatlerin dile getirildiği ve adına IŞİD denen terör örgütünün bölgedeki etkinliğini çok süratli bir şekilde artırmasının ardından bölgenin geleceğine yönelik bilinmezlikler artarken ümmetin birliğine yönelik kaygılar da tavan yapmış durumda.

Bu değişim ve dönüşüm sürecinde, bölge halklarından, yönetimlerine, bölgesel ve küresel aktörlerden hemen herkesin, öncelikleri, beklentileri, kaygıları farklılaşmış durumda… Bu öncelikler muvacehesinde şekillenen yeni siyasi pozisyonlar, bilinen geleneksel ittifakların gözden geçirilmesinin de önünü açıyor haliyle. Dün bir araya gelmeleri hayal bile edilemeyenler bir araya gelebiliyor.

Bütün siyasi vizyonunu, misyonunu İsrail düşmanlığına oturtmuş İran, Suriye’de 200 bin insanı katleden Esed rejimini korumak adına, İsrail’in güvenliğinin tehlikeye düşeceği endişesini dile getirebiliyor mesela. İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Hüseyin Amir Abdullahyan “Beşar Esad rejimi IŞİD’e yenik düşerse, İsrail’in güvenliği de tehlike altına girer” diyebiliyor.

Bütün dış politika misyonu ve vizyonu Şii yayılmacılığına karşı amansız mücadeleye adamış S. Arabistan yöneticileri, kendileri için yakın tehdit olarak gördükleri Müslüman Kardeşlere darbe vuracak diye, yıllarca mücadele ettikleri Yemen’deki Şii Husilerin önünü açacak senaryoların baş aktörü olabiliyor mesela…

 Sisi’nin darbe ile iktidara geldiğini, onun Mısır halkına karşı işlediği zulümlerin her fırsatta ve zeminde dile getirilmesinden rahatsız olan Riyad yönetimi, Güney Kıbrıs’ta büyükelçilik açma kararı ile mesaj veriyor Ankara’ya. Yetmiyor, Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi Geçici Üyeliği’ne engel olabilmek için lobi faaliyetlerinde bulunuyor, hamiliğini yaptığı darbeci Sisi ve Körfez’deki kimi kardeşleriyle…

Ortadoğu’da İhvan çizgisindeki tüm siyasi oluşumları şeytanlaştırmayı kendilerine misyon edinen kimi Arap rejimleri sahip oldukları, yazılı ve görsel yüzlerce yayın organlarıyla Türkiye’yi karalamaya yönelik uluslararası kampanyanın bir parçası olabiliyorlar.

Yetmiyor, bölge üzerindeki etkinliklerini yitirmek istemeyen emperyalistlerin, Türkleri Kürtlerle, Arapları Kürtlerle, Sünnileri Şiilerle boğuşturabilme senaryolarına bilerek ya da bilmeyerek figüran olmak için yarışıyorlar…


Kobani’deki Savaş ve
Uluslararası Senaryolar

Ortadoğu’da dalga dalga yayılan ateş çemberi hemen yanı başımıza kadar gelmiş durumda. Bu ayki dünya gündemi sayfalarımızda önce bölgede yaşanmakta olan gelişmeleri kısaca hatırlayacağız. Ardından İslam dünyasının merkezi konumundaki Ortadoğu’da siyasi, etnik, mezhep kamplaşmalarının nedenlerini ve muhtemel sonuçlarını masaya yatırmaya çalışacağız...

Daha düne kadar kimsenin adını duymadığı ama uluslararası çevreler tarafından kısa sürede dünya başkenti (!) haline getirilen, Suriye’nin Halep şehrine bağlı mütevazı küçük ilçesi Kobani’nin, IŞİD tarafından hedef haline getirilmesi sonrası ortaya çıkan konjonktürle başlayalım değerlendirmelerimize…

Malum, terör örgütü IŞİD’in Irak’ta ve Suriye’deki etkinliği özellikle Irak’ın önemli şehirlerinden olan Musul’u çok sürpriz bir şekilde ele geçirmesinden sonra tırmanışa geçmişti. Musul’u ele geçirmesinin ardından hem ekonomik, hem de gelişmiş ABD silahları başta olmak üzere 50 bin kişilik orduyu donatacak miktarda askeri anlamda inanılmaz bir ganimetin üzerine konan örgüt, yeni hedefinin Bağdat’taki Şii yönetim olduğunu açıkladı. Ancak örgüt, kısa bir süre sonra bu hedefinden vazgeçtiğini belirtti. Ardından da yeni hedefinin Kürtler olduğunu ilan etti. Erbil’e yöneldi. ABD’nin, Erbil’deki Kürtlerin güvenliğinin kendi stratejik çıkarları açısından kırmızı çizgilerden biri olduğu açıklamasının ardından örgüt, diğer Kürt bölgelerine yöneldi. Özellikle Haleb’e bağlı ve Türkiye’deki PKK terör örgütüne paralel yapıdaki PYD’nin hâkimiyetindeki Kobani’ye, Suriyeli Arapların kullandığı adıyla da Ayn-el Arap’a yüklenmeye başladı.

IŞİD ile PYD’nin askeri kanadı arasındaki çatışmalar şiddetlenince Kobani’de mağdur durumda kalan 200 bin Suriyeli Kürde Türkiye kapılarını açtı. Her türlü ihtiyaçlarını giderdi. Tıpkı daha önce kucak açtığı iki milyona yakın mülteciye yaptığı gibi onları da en güzel şekilde ağırladı. Ama buna rağmen Türkiye’nin, IŞİD ile mücadelede izlenecek yola ilişkin dile getirdiği bir takım haklı rezervleri bahane eden uluslararası çevreler bir taşla bir çok kuşu vurmanın heveskarlığıyla teşebbüse geçtiler. Bir taraftan içerideki çözüm sürecine darbe vurarak Türklerle Kürtleri bir kez daha karşı karşıya getirmek, Türkiye’nin enerjisini yeniden terörle mücadeleye harcatmak, öte yandan bölgedeki cürümlerinin bir sonucu olan IŞİD ile mücadelede Türk ordusunu taşeron olarak kullanabilmenin yolunu açma teşebbüsüydü bu… Gerek medyalarına yansıyan yalan ve iftiralarıyla gerekse bizzat siyasetçilerinin manipülasyonları sonucu oluşturmaya çalıştıkları “Türkiye IŞİD’i destekliyor” algısıyla Ankara’yı köşeye sıkıştırmaya çalıştılar.

İçerideki, terör örgütü yandaşlarından, ulusalcısından yerli neo-conculara, bilimum sol terör örgütlerinin sokaktaki ve sosyal medyadaki militanlarına varıncaya kadar, ortak paydaları “Erdoğan düşmanlığı” olan geniş bir koalisyon da bu algıya destek verdi. “Sandıktan ümidini kesmiş olanlar” da diyebileceğimiz bu koalisyon, “Erdoğan gidecekse varsın ülke de elden gitsin” hainliği içerisinde dışarıdaki ülke düşmanlarına malzeme taşıdılar. Sanki IŞİD teröristlerini oraya Türkiye taşımışçasına, sanki IŞİD ile savaşmalarına Türkiye engel oluyormuşçasına uydurdukları yalanlar, iftiralar, manipülasyonlar Batı medyasında mâkes buldukça “Batı’dan Türkiye’ye sert eleştiri” geldi diye Türkiye’yi uluslararası arenada köşeye sıkıştırmanın sevinciyle ellerini avuçlarını ovuşturdular.

İşte yalan ve iftiralarla oluşturulan bu algı ile birlikte, HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın çağrısına kulak vererek sokaklara inen vandallar, Kobani’de yaşananları protesto etmek bahanesiyle başta Güneydoğu illerimiz olmaz üzere pek çok şehrimizi savaş alanına çevirdiler. Şikayet ettikleri IŞİD’in terör eylemlerinden hiç de geri kalmayan vahşet örneklerini sergilediler. Köşeye sıkıştırdıkları insanları üçüncü kattan attılar. Yetinmeyip kafalarını taşla ezdiler, üzerlerinden arabayla geçtiler. Tüm bunları kendi etnik aidiyetinden olan insanlara yaptılar ayrıca. Sırf onlar gibi düşünmedikleri, sakallarından, başörtülerinden yola çıkarak IŞİD ile özdeşleştirdikleri insanları katlettiler. Sakallıysa dindardır, dindarsa IŞİD taraftarıdır mantıksızlığıyla insanları bıçakladılar. Önceden tespit ettikleri vatandaşların ekmek teknelerini, okulları, hatta içinde hasta taşıyan ambulansları dahi yaktılar, yıktılar. Bu arada Kobani’ye ağıtlar yakan ve Gezi olaylarında ölenleri ağızlarına sakız edenler, kurban eti dağıtırken hunharca öldürülen 16 yaşındaki Yasin Börü’nün adını bir kez olsun anmadılar. Başları taşla ezilenler için en ufak üzüntülerini dahi dile getirmediler.

Netice itibariyle Kobani bahanesiyle oluşan konjonktürü şu şekilde özetlemek mümkün. Birincisi Batı’nın Kobani konusundaki hassasiyeti kesinlikle vicdani, insani değil. Vicdani olsa, kimyasal silahlarla, konvansiyonel silahlarla 200 bin insanın katledilmesine üç yıldır seyirci kalmazlardı. Onların hassasiyetleri stratejik hesaplara dayalı çıkarcı bir hassasiyet. Onların meselesi IŞİD denen örgütünü bertaraf etmek değil. Onların meselesi IŞİD gibi örgütleri de kullanarak bölgede çıkarlarına taş koyan Türkiye gibi ülkeleri tökezletmek. Şimdilerde kimi Batılı devletlerin, IŞİD ile mücadele ediyor diye PKK’yı terör örgütü listesinden çıkartma niyetlerini izhar etmeleri manidar değil mi?

Kobani bahanesiyle vandaları sokaklara döken içerideki kimi çevrelerin derdi ise şiddet yoluyla devşirdikleri siyasi rantlarının akamete uğrama ihtimali nedeniyle çözüm sürecini sonlandırmak. Doğacak kaos ortamında hükümete darbe vurmak… Suriye’deki eli kanlı Esed rejiminin direkt ve dolaylı desteğini alan ve Esed’e karşı cephe almaya yanaşmayan PYD’nin Kobani’de tesis ettiği despotik yapısını korumak.

Kobani’de bir çok Kürt siyasi grupları dışlayarak tesis edilen bu despotik yapıyı, vergi alan, ceza kesen ve bunu infaz eden bu yapıyı tanımak sadedinde, PYD zulmünden kaçan 25 bin Kürdün Batman’da yaşadığının altını çizelim. Ve yine ilave edelim ki PKK’nın Kobani’deki kolu PYD güçlerine karşı savaşan IŞİD’çilerin çok önemli bir kısmı PYD’nin dışladığı, ötekileştirdiği “İslamcı Kürtler” den müteşekkildir…


Suriyeleşme
Tehdidi Altındaki Yemen

Irak ve Suriye’deki olayları ve ülkemiz içerisindeki yansımalarını değerlendirdikten sonra geçelim İslam coğrafyasının sancılı diğer bölgelerinden biri olan Yemen’de olup bitene..

Irak ve Suriye gibi bölgesel ve küresel hesapların odağındaki bir başka İslam coğrafyası da Yemen. Arap baharından bu yana suların durulmadığı Yemen’de son dönemde cereyan eden gelişmeler Yemen’in de Suriyeleşme ya da Iraklaşma yolunda ilerlediği yönündeki kaygıları fazlasıyla ziyadeleştiriyor.

Irak’ta Musul’un IŞİD örgütünün eline geçmesine benzer bir şekilde Yemen ordusunun da neredeyse hiç çatışmadan başkent Sana’yı Husi aşiretinden Zeydi Şiilere teslim etmesinin yankıları sürüyor. Sana’nın yanı sıra ülkenin bir çok şehri Lübnan’ın Hizbullah’ını çağrıştıran Husilerin milis gücü Ensarullah’ın eline geçmiş durumda. Yemen’deki bu hızlı ve şaşırtan durum kapalı kapılar ardında gerçekleşen bir takım pazarlıklarla izah ediliyor. Yemen ordusunun, Şii Ensarullah milislerini bu denli kolay teslim almasının arkasında Suudi Arabistan’da yaşayan Yemen’in eski lideri Ali Abdullah Salih’in parmağı olduğu ileri sürülüyor. Yemen ordusundaki eski lider Ali Abdullah Salih’i destekleyen askerlerin bilinçli olarak Husi milislerine karşı direnç göstermedikleri ifade ediliyor. Ali Abdullah Salih’in, Yemen’nin Müslüman Kardeşleri olarak bilinen Islah hareketine karşı Şii Husileri kullanabileceğine ilişkin Riyad yönetimini de ikna etmesinin ardından bu gelişmelerin yaşandığı belirtiliyor. Ancak ülkenin başkentinin Şii Husilerin eline geçmesi ve genel anlamda Yemen’de olup bitenler Ortadoğu medyasında, Şam, Beyrut ve Bağdat’ın ardından dördüncü Arap başkenti Sana’nın da artık İran’ın yörüngesi altına girmesi olarak okundu.

 İran parlamentosunda Tahran milletvekili olan ve dini lider Ali Hamaney’e yakınlığıyla bilinen Ali Rıza Zakai, Yemen’in başkenti Sana’nın Husilerin eline geçmesini kutlarcasına söyledikleri bu gerçeği teyid eder nitelikte: ‘Üç Arap ülkesi bugün İran’ın elinde ve İslam devrimine bağlı. Sana, İran devrimine katılma yolundaki dördüncü Arap başkenti oldu’.

Husilerin Yemen’in çok büyük bölümünde kontrolü ele geçirmesinin ardından Yemen el-Kaidesinin özellikle Husilere yönelik intihar ve kaçırma gibi eylemlerdeki artışa dikkat çekiliyor. Bu durum Yemen’de de, Irak ve Suriye’deki El Kaide ve IŞİD senaryosunun bir tekrarının yaşanacağı beklentilerini çoğaltmış durumda. Mesela Ortadoğu’da olup biteni iyi tahlil eden gazetecilerinden olan Yasir Zeatira, Aljazeera’da yer alan makalesinde bu durumu şöyle açıklıyor: Irak’ta Nuri Maliki’nin mezhepçiliğinin IŞİD örgütüne halk kucağı sağlaması gibi Husilerin saldırısı da Yemen’de El Kaide’ye benzer bir kucak sağlayacaktır. Her iki durumda da gelişmeler yıkıcı bir mezhep savaşı kapsamında yaşanmaktadır.

Yasir Zeatira, başta Körfez ülkeleri olmak üzere, “karşı devrim rejimleri, önceliklerini, bedeli ne olursa olsun devrimlerin ve İslamcıların kovuşturulması olarak belirleyerek akıllarını yitirdiklerini” belirtip bu yönde faaliyet gösteren kimi Körfez ülkelerini eleştiriyor. Ardından sözü izlediği mezhepçi politikalar nedeniyle İran’a getiriyor. Tahran yönetiminin bu tehlikeli politikayı Yemen’de devreye soktuğunu ve Ortadoğu’yu nasıl bir tehlikeli sürece sürüklediğini şu sözleriyle aktarıyor:

“İran Maliki’nin mezhepçi politikalarının arkasında durdu ve halkı çatışmalara sevk etti; Beşşar Esed’in arkasında durdu, Nusayrileri sonu belirsiz bir savaşın ortasına attı. Her evde bir mateme yol açtı. Şimdi de aynı senaryoyu Husileri, bedelini çok ağır ödeyecekleri bir savaşa sokarak Yemen’de tekrarlıyor. Gerçi bedeli tüm Yemen ve halkı ödüyor.

İran da Irak, Suriye ve şimdi de Yemen’e yönelik saldırılara ve bunların yanı sıra Hizbullah’ın Suriye’ye müdahalesine destek vererek aklını ve şuurunu kaybediyor, kendi çıkarlarını riske atıyor ve tüm bölgede ortak yaşamı imha ediyor.”

Suriye, Irak, Yemen gibi üzerinde oyunlar oynan bir diğer İslam ülkesi Libya. Arap Baharı sonrası Ortadoğu’da yükselişe geçen ve kendileri için yakın tehlike olarak gördükleri Müslüman Kardeşler çizgisindeki tüm siyasi oluşumları şeytanlaştırmayı misyon haline getiren bölgesel ve küresel güç merkezleri Libya’da da harıl harıl çalışıyor. Libya’nın Sisi’si olması için ayarlanan General Halife Haftar’a destek olması için Sisi’nin uçakları gidip Libya’daki “İslamcı unsurları” bile bombalıyor.

Sonuç olarak Irak’tan Suriye’ye, Yemen’den Libya’ya tüm İslam coğrafyasına bakıldığında inanılmaz ürkütücü bir tablo ile karşı karşıyayız. Sorunumuz sadece etnik ya da mezhebi değil. Aynı zamanda ideolojik, hatta çok fazlası. Sünniler Sünnileri, Şiiler Şiileri, Kürtler Kürtleri, Türkler Türklerin kuyusunu kazabiliyor, sırf kendilerinden farklı düşüncelerinden dolayı… Allah sonumuzu hayreylesin…