Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Sır
Prof. Dr. Necdet Tosun
2014 - Kasım, Sayı: 345, Sayfa: 049

Sır (çoğulu esrâr) kelimesi lügatta gizlilik, kök, gâye, bir şeyin ortası ve en hâlis yeri gibi anlamlara gelen Arapça bir kelimedir. Sır kelimesi genellikle gizli olan şey, sadece Allah’ın bildiği ya da az sayıda insan tarafından bilinen özel bilgi anlamında kullanılmaktadır.

Hadislerde Sır:

Hz. Peygamber’in “Benim bildiklerimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız”1 sözü onun herkesi ilgilendirmeyen bazı özel bilgileri kendisinde sır olarak tuttuğunu ve ashâbına anlatmadığını ifâde etmektedir. Ayrıca bazı özel bilgileri herkese değil, sahâbeden sadece bazılarına verdiğine dâir rivâyetler de vardır. Meselâ:

1. Ebû Hüreyre: “Hz. Peygamber’den iki kap (ilim) aldım. Birisini size anlattım, yaydım. Diğerine gelince, onu anlatsaydım şu boyun kesilirdi”2 demiştir. Demek ki, Ebû Hüreyre, Hz. Peygamber’den herkesin anlayamayacağı bazı yüksek ilimler, özel bilgiler ve sırlar almıştır.

2. Hz. Peygamber (a.s) Muâz b. Cebel’e “Lâ ilahe illallah diyen cennete girer” demiş, Muâz da: Yâ Rasûlallah, bu büyük bir müjde, bunu arkadaşlarıma söyleyeyim mi? diye sorunca, “Hayır, yoksa gevşerler” diye cevap vermiştir3. Ancak bu özel bilginin kendisiyle birlikte mezara gitmesine ve unutulmasına gönlü râzı olmayan Muâz, âhir ömründe bunu arkadaşlarına anlatmış ve böylece bu sır, hadis kitaplarına geçerek sonraki nesillere ulaşmıştır.

3. Hz. Peygamber ashâb içindeki münâfıkların isimlerini sadece Huzeyfe b. Yemân’a söylemiştir. Hz. Peygamber münâfıkların cenaze namazını kılmaz, ama ashâbına “Siz de kılmayın” demezdi. Hz. Ömer: “Peygamberimiz hayattayken ona bakardım, o bir kimsenin cenaze namazını kılmazsa ben de kılmazdım. Peygamberimizin vefatından sonra Huzeyfe’ye bakmaya başladım. Çünkü münâfıkların ismini sadece o biliyordu”, demiştir. Yine halifeliği döneminde Hz. Ömer, tayin ettiği vâliler arasında münafık olup olmadığını Huzeyfe’ye sormuş, Huzeyfe: “Bir tane var”, deyince Hz. Ömer ismini sormuş, Huzeyfe o ismi söylememiş ancak Hz. Ömer münafık olduğunu tahmin ettiği bir vâliyi görevden azl etmiştir4.

4. Hz. Peygamber vefatına yakın kızı Fâtıma’ya bir sır söyleyince Fâtıma ağlamış, sonra ikinci sırrı söyleyince Fâtıma gülmüştü. Sonraları kendisine bu durum sorulunca Fâtıma: “Babam ilk seferinde bana vefatının yakın olduğunu söyledi, üzülüp ağladım. İkicisinde âilemizden en önce ona kavuşacak yani en erken vefat edecek olanın ben olduğumu söyledi, sevinip güldüm”, demiştir5.

Hz. Peygamber haram, helal, farz gibi herkesi ilgilendiren konuları bütün ashâbına açıkça anlatmıştı. Ancak din, haram-helal gibi konulardan ibâret değildir. Herkesi ilgilendirmeyen özel konuları ya da Allah’ın zâtı ve sıfatları gibi herkesin anlayamayacağı yüksek irfânî meseleleri de vardır. Hz. Peygamber konuları, idrak seviyesi yüksek sahâbîlerin yanında anlatmış olmalıdır.

Tasavvufta Sır:

Kutbüddin b. Erdeşîr Abbâdî (ö. 547/1152) Sûfînâme isimli eserinde şöyle der: “Hz. Peygamber, mescidinde bir zâviye (köşe, dergâh) belirledi. Ashâbından, Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali ve Selmân gibi mâneviyat yolunda pîr (üstad) olan bir grubu seçti. Ayrıca orta halli olan Habbâb, Muâz, Bilâl, Ebû Derdâ, Ammâr, Suheyb ve benzerlerini de seçip ayırdı. Onları yalnızlık zamanlarında bu zâviyede oturtur ve onlarla (özel) sohbet ederdi.. Bu (özel) cemâat 70 kişi kadardı. Onların da en seçkinleri altı kişi idi”6. Bu rivâyetten bazı sahâbîlerin özel sohbetlerde husûsî bilgiler yani sırlar aldığı anlaşılmaktadır.

Sûfî müelliflerden Ebû Nasr Serrâc Tûsî (ö. 378/988) Allah Teâlâ’nın Hz. Peygamber’e üç tür ilim verdiğini, bunlardan birinci tür ilmin dinin emir ve yasaklarıyla ilgili olup herkese anlatıldığını, ikinci grup ilmin Huzeyfe b. Yemân ve Hz. Ali gibi bazı sahâbîlere anlatıldığını, üçüncü tür ilmin ise hiç kimseye anlatılmayıp Peygamber’e mahsus bir sır olarak kaldığını kaydetmiştir7. Aynı müellif, bir ilk dönem sûfîsinden şu cümleleri nakleder: “Kim, şeyhlerimizin remizlerine (yüksek mânâlı sembolik sözlerine, sırlarına) vâkıf olmak isterse, onların yazışmalarına ve mektuplarına baksın. Onların remizleri buralardadır. Yoksa (umûma) yazdıkları eserlerde değil”8.

Abdülkerîm Kuşeyrî de (ö. 465/1072) sûfîlerin kendilerine ait yüksek bilgi (sır) ve tecrübelerini hem birbirlerine daha iyi anlatabilmek hem de muhâlif olanlardan gizlemek için bazı ıstılahlar geliştirdiklerini ifâde etmiştir. Sonraları bazı sûfîler aynı gâyeyle ıstılahların yanı sıra sembolik hikâyeleri de kullanmışlardır.

Bazı sûfîlere göre sır, kul ile Hak Teâlâ arasında gizli kalan hâllerdir. Bunu ifâde etmek için: “Hür insanların gönülleri, sırların mezarıdır” ve “Sırrımı düğmem bilse onu koparır atarım” demişlerdir. Sehl Tüsterî’nin şu sözü de bu anlamdadır: “Sûfî için üç şey gereklidir: Sırrını korumak, farzını edâ etmek, fakrını muhâfaza etmek”. Rûzbihân Baklî’ye göre sırrın hakîkati dil ile anlatılamaz. Ârif vâsıtasız olarak sırrı kendisinden bilir ama ifşâ edemez.

Tasavvuf kültüründe sırrın ifşâ edilmesi yani herkese anlatılması uygun görülmemiştir. Çünkü idrak seviyesi müsait olmayan insanlar bunları yanlış anlayabilir, faydasından çok zararı olabilir. Cüneyd-i Bağdâdî’nin Ebû Bekir Şiblî’ye şöyle dediği nakledilir: “Ey Ebû Bekir, mahlûkât hakkında Allah’tan sakın. Biz sözü alır koklardık, ölçer ve iyi (mâkul) yönlerini söylerdik. Mahzenlerde (tenhâlarda) konuşurduk. Sen ise gelip elbiseyi çıkardın (sırrı ifşâ ettin). Oysa seninle halkın büyükleri arasında bin tabaka vardır. Senin anlattıkların daha ilk tabakada kaybolur gider”9.

Ebu’l-Hasan Harakâni bir gece namaz kılıyordu. Kendisine gâibden şöyle bir ses geldi: “Ey Ebu’l-Hasan! İstermisin ki senin hakkında bildiğim şeyi (sırrını) halka şöyleyip ifşâ edeyim de seni kınasınlar”. Harakânî şöyle cevap verdi: “Ey Allahım! İstermisin ki rahmetinden bildiğim ve cömertliğinden gördüğüm şeyi insanlara söyleyeyim de bundan sonra (merhametinin çokluğuna güvenip) sana secde etmesinler”. Şöyle bir ses geldi: “Ne sen söyle, ne de ben”10. Yani ne sen benim sırrımı söyle, ne de ben seninkini söyleyeyim.

İsm-i a’zam duası da bir sır olarak kabul edilir. Rivâyete göre Hz. Âişe duâların kabulüne vesile olan ism-i a’zamı öğretmesini Rasûl-i Ekrem’den istemiş, fakat olumlu cevap alamamıştır11. Menkıbede anlatıldığına göre, Yûsuf b. Hüseyin er-Râzî adında bir zât, Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin ism-i a’zamı bildiğini öğrenince, Mısır’a gitmişti. Huzûruna varınca, önceleri iltifat görmedi. Sonra huzûra kabûl edildi ve Zünnûn-i Mısrî hazretlerine bir sene hizmet etti. Bir gün ona; “Ey üstâd, sana bir sene hizmet ettim, artık hakkımı vermen gerekir. Senin ism-i a’zamı bildiğini söylediler. Onu, benden iyi emânet edeceğin bir başka kimse olmayacağını bilirsin” dedi. Zünnûn sükût etti. Ona cevap vermedi. Altı ay sonra bir sepete (kutuya) konmuş ve mendile sarılmış bir şey çıkardı. Ona: “Fustat şehrinde bulunan falan dostumuzu bilirsin değil mi?” diye sorunca, “Evet.” dedi. Zünnûn hazretleri ona; “İşte bunu ona götür.” dedi. O da sepeti aldı, giderken: “Zünnûn-i Mısrî gibi bir zât hediye gönderiyor. Acabâ nedir, ne kadar kıymetlidir?” diye düşündü. Merakını yenemeyerek sepeti açtı. İçinden bir fare fırladı ve kaçıp kayboldu. Bu duruma kızarak, Zünnûn-i Mısrî’nin yanına geldi. Zünnûn-i Mısrî ona: “Biz seni denedik. Sana bir fâre emânet ettik, ona hıyânet ettin. Hiç sana ism-i a’zamı güvenip teslim edebilir miyim?” dedi12.

Sır saklamak zor bir iştir. Ferîdüddin Attâr Mantıku’t-tayr isimli eserinde bir menkıbe olarak Hz. Ali’nin Hz. Peygamber’den aldığı sırları dayanamayıp bir kuyuya anlattığını, bunun üzerine kuyudaki suyun kana dönüştüğünü anlatır13. Ferîdüddin Attâr’a nisbet edilen Cevheru’z-zât isimli eserde ise, Hz. Peygamberin Hz. Ali’ye bazı ilâhî sırları söylediği, Ali’nin bu sırları bir süre sakladığı, sonra bir kuyuya anlattığı, kuyuda yetişen sazın ney olarak nağmeleriyle bu sırları halka ifşâ ettiği anlatılır14.

Bu rivayetin bir benzeri Ahmed Eflâkî’nin Menâkıbu’l-ârifîn isimli eserinde Mevlânâ’nın dilinden şöyle nakledilir: Peygamber Efendimiz, Allâh’ın kendisine ihsan ettiği sırlardan bir kısmını Hazret-i Ali’ye söyler ve: “Bu sırları sakın ifşâ etme!” diye sıkı sıkı tenbihler. Hazret-i Ali, kendisine emânet edilen sırları bir süre saklar ama dayanamaz, karnı şişer, sahrâlara düşer ve bu sırları bir kuyuya söyler. Birkaç gün sonra o kuyuda bir kamış biter. Oradan geçen bir çoban kamışı kesip üzerine birkaç delik açar ve bu düdüğü (neyi) üfleyerek koyunlarını güder. Halk onun ney sesini dinlemek için etrafına toplanır. Zamanla bu haber Hz. Peygamber’e ulaşır. Hz. Peygamber (a.s) emreder, çobanı huzuruna getirirler, çoban burada da neyini üfler. Hz. Peygamber: Bu nağmeler, Ali’ye yalnız iken verdiğim sırların açıklamasıdır, buyurur15

Aslında bu hikâyeler, muhtemelen Kral Midas efsanesinin İslâmîleştirilmiş versiyonudur. Türklerin Anadolu’ya gelmesinden çok önce İç Anadolu bölgesinde yaşayan Frigyalılar devletinin en meşhur kralı Midas, efsaneye göre tanrılardan Apollon’u kızdırmış, Apollon da ceza olarak Midas’ın kulaklarını eşek kulağı gibi büyütmüş. Midas bu durumu kimse bilmesin diye sürekli kulaklarını örtecek şekilde bir şapka ile dolaşırmış. Onun bu sırrını sadece berberi biliyormuş. Midas, bunu kimseye söylememesi için berberine sıkıca tenbih etmiş. Ama sır saklamak kolay değil, berber bir gün dayanamayıp bir kuyunun başına gitmiş ve içeriye: “Midas’ın kulakları eşek kulağı” diye bağırmış. Kuyu bu sırrı yakındaki sazlara, sazlar da rüzgârlarla herkese yaymış. Böylece bütün ülke Midas’ın sırrını öğrenmiş.

Dipnotlar: 1) Buhârî, Küsûf, 2; Müslim, Salât, 112. 2) Buhârî, İlim, 42. 3) Buhârî, İlim, 49. 4) İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-gâbe fî ma’rifet’s-sahâbe (nşr. Ali M. Muavvid- A. A. Abdülmevcûd), Beyrut 1996, I, 706. 5) Buhârî, Fezâilü ashâbi’n-nebî, 12; Müslim, Fezâilü’s-sahâbe, 97-99. 6) Ebû Mansûr Kutbüddin b. Erdeşîr Abbâdî, Sûfînâme: et-Tasfiye fî ahvâli’l-mutasavvife (nşr. Gulâm Hüseyn Yûsufî), Tahran 1368 hş./1989, s. 29. 7) Ebû Nasr Serrâc Tûsî, el-Lüma‘ (nşr. A. Mahmûd- T.A. Sürûr), Kâhire 1960, s. 455-456. 8) Serrâc Tûsî, age, s. 414. 9) Serrâc Tûsî, age, s. 306. 10) Ferîdüddin Attâr, Tezkiretü’l-evliyâ (Frs. Nşr. R.A. Nicholson), Leiden 1907, II, 211-212. 11) İbn Mâce, Duâ, 9. 12) F. Attâr, Tezkiretü’l-evliyâ, I, 317. 13) Ferîdüddin Attâr-ı Nîşâbûrî, Mantıku’t-tayr (nşr. Muhammed Rızâ Şefî’î Kedkenî), Tahran 1388 hş./2009, s. 256. 14) Ferîdüddin Attâr-ı Nîşâbûrî, Cevheru’z-zât (nşr. Muhammed Ali Kâdirî), Isfahân 1392 hş, s. 452. Eser muhtemelen Attâr-ı Tûnî’ye aittir. 15) Ahmed Eflâkî, Menâkıbu’l-ârifîn (Frs. Nşr. Tahsin Yazıcı), Ankara 1980, I, 482-483, II, 599-600; a.mlf., Âriflerin Menkıbeleri (trc. Tahsin Yazıcı), İstanbul: MEB Yayınları, 1989, I, 522-523, II, 20-21; Ahmed Avni Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi (nşr. Mustafa Tahralı ve dğr.), İstanbul 2009, VIII, 125-126.