Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Lafız ve Mânâ
Duran Ekizer
2014 - Kasım, Sayı: 345, Sayfa: 046

Araplar Kur’ân-ı Kerîm’in Hz. Peygamber’e (sas) vahyedildiği zamanlarda edebiyat bakımından oldukça ileri seviyede idiler. Öyle ki söz; hayatın her alanında etkili ve mühim bir silahtı. Özellikle şiir; bünyesindeki sihirli ve ruhlara müessir vasfı ile Araplar tarafından en çok kullanılan ifade biçimi idi. Lafızlar en bedevi ve bilgi cihetiyle en cahil bir kişinin ağzından o kadar güzel ve etkili biçimde çıkıyordu ki; o kişiyi dinleyenler, hemen o sözlerin tesiri altında kalıyorlar ve ruhlarında derin bir zevk hali zuhur ediyordu. Kaynaklardan öğrendiğimize göre şairler, o zamanki Arap toplumunun “medyası” mesabesindeydi. Onlar dilerlerse bir kişiyi ya da kabileyi, şiirleriyle şeref ve itibarın en yüce mertebesine çıkarabiliyorlar; bunun tam tersine o kişiyi en aşağı derekelere düşürebiliyorlardı. Tabiî şiirin bu vasfı, içinde mündemiç olan ve Allah tarafından sadece insanlara bahşedilen beyânî (duygu ve düşünceleri ifade etme) karakterinden ileri geliyordu.

Bunun yanında söz; o zamanın sosyal ve kültürel şartlarında değerli bir şeydi. Zira Cahiliye Arabının hayatında yer alan şeyler çöl, at, deve, çadır, kerpiçten yapılma ilkel bir ev vs. gibi sade şeylerdi. Hayatın bu kadar sade olması, Arapları kendi iç dünyalarında derinleşmeye sevk etmiş ve bunun neticesinde de ruh dünyalarında zuhûr eden hissî idrakleri ifade edebilecekleri söz zenginlikleri ihdas etmişlerdi.

Söz bu kadar değerli olunca sözü en iyi kullanan kişiler olan şairler, tabii olarak toplumun saygı duyduğu şahsiyetler olarak ön plana çıkmıştı. Hemen hemen her kabilenin kendine ait bir şairi vardı ve bu şairler o kabilenin her türlü faaliyetinde etkin rol oynamaktaydı.

Ancak ortada daha mühim bir gerçek vardı. O da ifade ne kadar güçlü olursa olsun ifade edilmek istenen mana, hakikat ve doğruya iletecek seviyede değilse bu durum kimseye bir fayda sağlamayacaktı. Nitekim öyle de oldu. Cahiliye dönemi Arap şiirine genel olarak bakıldığında bu şiirlerin konusunu; kendi kabilesini övme, sevgiliye duyulan aşk ve özlem, at ve deve tasvirleri, kabile asabiyeti, çöl hayatına dair konular ve ölülerin arkasından yakılan ağıtlar oluşturmaktaydı. Bu şiirlerde az da olsa ahlakı güzelleştirme, insandaki iyi ve yüce meziyetleri geliştirme gibi konular olsa da, bunlar çok cüzi bir yekûnu teşkil etmekteydi. Aslında Cahiliye Araplarında bütün ahlaki vasıflar hep asabiyet (kabilecilik) çerçevesinde şekillenmişti. Mesela o dönemde Araplar misafirperver idiler. Ancak bu misafirperverlik kabilesinin misafirperverliğini ispat etmek için yapılırdı. Cesaret ve yiğitlik; kabile asabiyeti ve kavmiyetçilik için kullanıldığında makbul idi.

Arapların kabilecilik etrafında cereyan eden ve ictimâî olarak aşırı bozuk düzenleri, Kur’ân-ı Kerîm’in zuhûru ile bir anda herc-ü merc oldu. O öyle bir sözdü ki; içinde mucizevî tarzda bir ifade gücünün yanında, içerdiği mana itibariyle de o zamana kadar görülmemiş bir derinlik taşıyordu. Beyanın zirvesinde olan ve bununla övünen Cahiliye Arapları, Kur’ân-ı Kerîm’le karşılaştıklarında adeta bir şok içine girdiler. Bu şokun sebebi, ilk olarak bu kitabın eşsiz ifade gücünün karşısında âciz kalmaları idi. Ancak bundan daha da tesirli olan husus ise; Kur’ân’ın hayata ve onun işleyişine dair ihtiva ettiği hakikatlerdi. Zira Cahiliye Arabının, o zamana kadar şahsi ve ictimâî hayatı düzene koyma ve hakikati arama gibi bir derdi olmamıştı. Araplar ilk olarak Kur’ân-ı Kerîm’in ifade zenginliğindeki eşsiz vasfa dikkat kesilmişler ve ardından bu mucizevî ifadelerin içerdiği hikmetli manaları düşünmeye başlamışlardı. Bunun sonucunda, kalbî hakikatleri kabul etmeye meyyal olan kişiler hemen İslam’a girdiler. İlginç bir gerçektir ki; ilk Müslüman olanların ekseriyetini toplumun alt tabakasını teşkil eden kişiler oluşturmaktaydı.

Kur’ân-ı Kerîm ilk olarak mucizesini “kendisinin bir benzerini ortaya koyma” konusunda insanlığa meydan okuyarak göstermişti. Ancak bu; sadece lafız güzelliği değil, aynı zamanda lafzın elbisesi olduğu ve sözün ruhunu oluşturan manadaki “hikmet ve hakikat” ciheti ile de bir meydan okumaydı. Çünkü mana olmadan lafız; ruhu olmayan bir ceset gibiydi. Edebî zevk kaygısı ile aşırı sanatlı ve tekellüf içerisinde söylenmiş bir söz, hakka ve hakikate götürmüyorsa bu beyhude bir şey olmaktaydı.

Sonuç olarak lafız ve mana; insanın “beyân” melekesinin iki kanadı gibidir. Bir şeyi ne kadar güzel ifade ederseniz edin, bir manayı en güzel tasvirlerle ve sanat incelikleri ile şiire dökün, bir hissiyatı en tesirli şekilde muhataba aktarın; sözünüzün içeriği, hakka ve hakikate götürmüyorsa bu hiçbir şey ifade etmez. Bu durumda sözün bir kanadı eksiktir. Ayrıca bir hakikat de güzel ve etkili bir üslupla ifade edilmemişse, bu durumda da diğer kanat eksik olur. Rasûlullâh (sas) edebî konuşacağım diye tekellüfte bulunmayı yasaklamıştır. Aynı şekilde kendisini “ben Arapların en fasihiyim.” diye vasıflandırmıştır.

Sözümüzün hakikat olması dua ve niyazı ile…

Dipnot: *Ankara Ün. İlahiyat fak. Öğretim Görevlisi