> 2014 > Kasım - İnsanlık İçin 'Hayırlı Ümmet Olun' > Dinde Zorlama Yoktur (Bir Âyetin Yorumu)
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Dinde Zorlama Yoktur (Bir Âyetin Yorumu)
Doç. Dr. Kerim Buladı
2014 - Kasım, Sayı: 345, Sayfa: 042

Allah Teâlâ insanı mükerrem1 olarak yaratmış, onu, akıl, irade ve muhakeme kabiliyeti ile donatmıştır. Bu özelliği sebebiyle mükellef tutulan insandan, fani olarak gönderildiği dünyada ilahî iradenin istediği ve tayin ettiği kurallar çerçevesinde hayatını tanzim etmesi istenmiştir. Hem dünyada hem de âhirette kendisini saadete erdirecek imanı ve onun gereklerini kabul edip etmeme ve pratik hayat aktarıp aktarmamada da serbest bırakılmıştır. Bu irade hürriyeti imtihan hakikati ile ilgili bir meseledir. İnsan, imanı, hidayeti, hakkı, doğruyu ya da küfrü, sapıklığı, batılı, yanlışı kendi hür iradesi ile seçecek ya da reddedecek ki, yaptığı fiilin (eylemin) bir anlamı ve değeri olsun. Ancak Allah Teâlâ, her insanın vicdani derinliklerinde hakkı kabul edebilecek kabiliyeti yaratmış, sorumluluklarını ve görevlerini hatırlatacak kitaplar, sahifeler ve peygamberler göndererek onu yalnız, yardımsız ve başıboş bırakmamıştır. İnsanın hür iradesine göre dini (İslam’ı) kabul etmesine ve dinde zorlamanın olmadığına dair ilk akla gelen ilâhî beyan, Bakara Sûresi’nin 256. âyetidir. Söz konusu âyetin anlamı şöyledir:

“Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tağutu reddedip Allah’a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır…”

Tağut; şeytan ve Allah Teâlâ’dan başka tapılan her şey, sapıklıkta önder olan herkes, anlamındadır.2 Hak ile batıl, doğru ile yanlış apaçık ve kesin bir şekilde birbirinden ayrıldığına göre, insanın, kendisini Allah’a imandan ve O’na kulluktan alıkoyan, nefsini, şeytanı ve diğer tağutları reddetmesi, kendi iradesi ile gerçekleşecek bir fiil olarak görülmektedir.

Merhum Muhammed Hamdi Yazır bu âyeti şöyle açıklar: Dinde zorlama yoktur. Dini, kişinin kendi iradesi ile dilemesi gerekir. Sadece dinde değil, her ne olursa olsun, zorlama cinsinden hiçbir şey, hak din olan İslam dininde yoktur. Din konusu zorunlu fiiller, davranışlar değil; isteğe bağlı fiiller ve davranışlardır. Dinde, dinin hükmünde, dinin dairesinde zorlama olmaz, olmamalıdır. Dinin özelliği, zorlamak değil, bilakis zorlamadan korumaktır. İslam dininin gerçek hakim olduğu yerde zorlama bulunmaz veya bulunmamalıdır. Zorbalık ve zorlama olursa onun dışında olur.

Hamdi Yazır, isteksiz ve zorlama ile yapılan ameller hakkında şu yorumu yapmıştır: “Zorlama ile yapılan amelde dinin vaad ettiği sevap bulunmaz, rıza ve iyi niyet bulunmayınca hiçbir amel ibadet olmaz. Dinin isteklerinin hepsi, zorlamasız, iyi niyet ve rıza ile yapılmalıdır. Zorlama ile itikat (iman) mümkün değildir. Zorlama ile gösterilen iman, gerçek iman değil, zorlama ile kılınan namaz, namaz değildir, Oruç da öyle, hac da öyle, cihad da öyledir.”3

İnsanın inancında, düşüncesinde, başkalarına zarar vermeyen davranışlarında hür olduğunu Kur’ân’ın çeşitli beyanlarından anlamamız mümkündür. Ancak böyle bir özgürlük hakkına sahip olan insan, hak ile hidayet yolunu reddederek nefsine, şeytana ve diğer tağutların arzularına tabi olmasının, onların peşinden gitmesinin sonuçlarına bu dünyada ya da âhirette katlanmak zorundadır.

Dinde zorlamanın, zorla dinin gereklerini uygulamanın olamayacağını, insanın bu konuda serbest bırakıldığını diğer bir ifade ile özgür kılındığını ifade eden ve Bakara, 256. âyetin muhtevasını destekleyen bazı Kur’ân âyetleri şöyledir:

“İşte bu (anlatılanlar), şüphesiz bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine (varan) bir yol tutar.”4 Âyette, önceki âyetlerde anlatılan vahiy gerçeğinin ve buna bağlı olarak zikredilen ulûhiyet, risâlet ve inkârla ilgili açıklamaların bir hatırlatma olduğuna vurgu yapılmış, dileyen kimsenin Allah’ın doğru yoluna tabi olacağı ve bu yolda yürüyeceği belirtilmiştir. Görüldüğü gibi zorlayıcı bir yol izlenmemiş ve kişiye doğru yolu kabul edip etmeme hürriyet de tanınmıştır.

Kur’ân’ın çağrısına iltifat etmeyenlerin ve reddedenlerin durumu anlatılırken onlara yapılan öğütten söz edilmekte ve bu konuda kendilerine tanınan hürriyetten şöyle bahsedilmektedir:

“Böyle iken onlara ne oluyor ki, âdeta arslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi (hâla) öğütten yüz çeviriyorlar? Daha doğrusu onlardan her biri, kendisine (önünde) açılmış sahifeler (ilâhî vahiy) verilmesini istiyor. Hayır! Aslında onlar âhiretten korkmuyorlar. Asla (düşündükleri gibi değil)! Bilsinler ki, bu, gerçekten bir ikazdır/uyarıdır. Dileyen ondan (düşünüp) öğüt alır.”5

Âyetlerden açıkça anlaşılacağı üzere kendilerine yapılan ikaz, irşat ve tavsiyeleri reddedenlere, Kur’ân’ın ortaya koyduğu ilkeleri seçip seçmeme hakkı verilmiştir. Dileyen kabul edecek, öğüt alacak ve vahyin nurundan istifade edecek, dileyen de nefsanî arzularının peşinde sürüklenerek haktan yüz çevirecek ve karanlığı ihtiyar edecektir.

Kur’ân, muhataplarından inanmalarını, kendisine tabi olmalarını, doğru yolda yürümelerini istemektedir. Kur’ân, kendisi ile doğru yola ulaşılacağını, kendisinin doğru yola tabi olmak isteyen herkes için öğüt olduğunu bildirir: “O, herkes için, sizden doğru yolda gitmek isteyenler için bir öğüttür.”6 Kur’ân’ın tarif ettiği ve açıkladığı hak yolunu herkes kendi iradesine göre seçecek, Allah Teâlâ da bu ihtiyara, bu niyete göre dilerse ona istikamet lütfedecektir.

Hz. Peygamber, Kur’ân’ın ilk muhataplarının iman etmemesine, vahyi inkar etmelerine, küfür üzerinde ısrar etmelerine çok üzülüyordu. Onlara acıyor, vakit kaybetmeden kendilerine gelen ilahi mesajı kabul etmelerini istiyordu. Rahmet Peygamberi, onların hak karşısında direnmelerine karşı derin bir şekilde müteessir oluyordu. Bu durumu Kur’ân şöyle dile getirir: “Bu yeni Kitab’a inanmazlarsa (ve bu yüzden helak olurlarsa) arkalarından üzüntüyle neredeyse kendini harap edeceksin.”7

Peygamber (s.a.v)’in görevi, sadece tebliğdir, tebyindir (açıklamadır), duyurmadır.8 Hiçbir kimseyi zorla inandırması, İslam’ı kabul ettirmesi söz konusu değildir. İmanı, hidâyeti, doğru istikameti takdir ve lütfedecek Allah’tan başka hiçbir kimse yoktur.9

“Kur’ân’ı sana, güçlük çekesin diye değil, ancak Allah’tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik”10 âyeti, müşriklerin, Kur’ân’ı inkar etmelerine derinden üzülen Peygamber (s.a.v)’i teselli etmekte, onun gönlünü almakta, küfrü seçmiş olanları uyarıp hakkı tebliğ ettikten sonra artık onlar için kederlenmemesinin gerekliliğine vurgu yapmaktadır.

Hiç şüphesiz Peygamber (s.a.v), müşriklerin inanmasını çok arzu ediyordu. Taşıdığı sorumluluk ve kalbindeki merhamet onu özellikle etkiliyor, onların böyle bir gerçek karşısında ilgisiz davranmalarına çok üzülüyordu. Ne var ki, ilahî iradenin takdir planı daha başka idi. O’nun takdiri ve dilemesi olmadan kimse, hidayete eremez, hakkı bulamaz ve istikametini tayin edemezdi. Nitekim bu konuda Allah Teâlâ, tatlı ve beliğ bir üslûpla Rasûlünü şöyle uyarıyordu:

“(Rasûlüm!) Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?”11

İnsanların iman etmeleri için Allah Teâlâ zorlama dilememiştir. Şayet böyle bir şey dileseydi, irade hürriyetlerini yok ederek onları imana zorlar ve bu duruma kimse itiraz edemezdi. Neticede herkes iman etmiş olurdu. Ancak böyle bir uygulama, imtihan hikmetine ve insanların özgür iradesiyle yollarını seçme ve tayin etme hürriyetine aykırı olurdu. Her şeye kadir olan Allah Teâlâ bile böyle bir dilemede bulunmadığına göre, en başta peygamberler olmak üzere hiçbir kimse, bir başkasını inanmaya ve İslam dinini kabul etmeye zorlayamaz.

“De ki: Ben dinimde ihlas ile ancak Allah’a ibadet ederim. (Ey Allah’a eş koşanlar!): siz de O’ndan başka dilediğinize tapın (kulluk edin)…”12 “Âyetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp eğriliğe sapanlar bize gizli kalmaz. O halde, ateşin içine atılan mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi? Dilediğinizi yapın. Kuşkusuz O, yaptıklarınızı görmektedir.”13 “(Ey Muhammed!), sen öğüt ver, çünkü sen ancak öğüt verensin. Onların üzerinde zorlayıcı değilsin.”14 “Biz onların dediklerini çok iyi biliriz. Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin.”15 “De ki: Hak (Kur’ân), Rabbinizdendir. Artık dileyen inansın, dileyen inkar etsin. Çünkü biz, zalimlere öyle ateş hazırladık ki, onun duvarları kendilerini çepe çevre kuşatmıştır…”16 gibi âyetler, Hz. Peygamber’in görevinin sadece uyarmak, tebliğ etmek ve öğüt vermek olduğunu açıklamakta, Kur’ân’ın davetini reddedenlere zorlama ve baskının yapılamayacağını öngörmektedir.

Yukarıdaki ve benzerî âyetler, Bakara Sûresi, 256. âyeti bir anlamada tefsir ve teyid etmektedir. Dinde zorlama yoktur, olmamalıdır. Çünkü herkes kendi inancına, inancının gereklerini uygulamasına göre mükafatlandırılacak ya da cezalandırılacaktır. Herkes, inancının, yaşantısının ve kabullerinin sonucuna ya bu dünyada ya ebedî âlemde veya her ikisinde de katlanacaktır. Herkes hür iradesine göre seçtiği, kabul ettiği ve yaptığı şeylerden mesul olacak ve imtihana çekilecektir.

Bu çerçevede Kur’ân’a inananların, insanlığın gidişatına, olumsuzluklara, haktan yüz çevirmelere bakarak ümitsizliğe düşmemelerinin gerekliliği apaçık ortadadır. Sorgulanması gereken, tebliğ, tebyin ve nasihat görevlerinin hakkıyla yapılıp yapılmadığıdır. Bu sorumluluk alanı dahilinde tebliğ görevi için, servet ve zaman olarak ne derece fedakarlığın, sabrın, tahammülün gösterilip gösterilmediğidir. Bu bakımdan “Hidayet ancak Allah’ın dilemesi ile olur” gerçeğini unutmadan, uyarı, öğüt ve davet görevimize bütün imkanlarımızla devam etmeli, iyiliği emreden, kötülükten sakındıran bir ümmet olmanın hakkını vermeye çalışmalıyız.

Dipnotlar: 1) İsrâ, 17/70. 2) İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, Beyrut, 1999, VIII, 170. 3) Geniş bilgi için bkz. Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul, 1971, II, 860-861. 4) Müzzemmil, 73/19. 5) Müddessir, 74/49-55. 6)  Tekvîr, 81/27-28. 7) Kehf, 18/6. 8) Bkz. Nahl, 16/44; Şûrâ, 42/48. 9) Bkz. Kasas, 28/56. 10) Tâ Hâ, 20/2-3. 11) Yûnus, 10/99. 12) Zümer, 39/14-15. 13) Fussilet, 41/40. 14) Ğâşiye, 88/21-22. 15) Kaf, 50/45. 16) Kehf, 1829.