Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Allah İçin Sevmek
Sâdık Dânâ
2014 - Kasım, Sayı: 345, Sayfa: 031

Allah için sevmenin şartlarından biri dinî ve dünyevî her mevzûda gücünün yettiği kadar, kardeşini kendisine tercih etmektir.

Allah -azze ve celle- hazretleri buyurur:

“Ve onlardan önce yurda (Medîne’ye) yerleşen, îmana sarılanlar (yani daha önce Medîne’yi yurt edinen ensar veya ilk önce hicret edip Medîne’ye yerleşen müslümanlar) kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilen ganîmetlerden dolayı göğüslerinde bir ihtiyaç (sıkıntı) duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları dahî olsa (göç eden yoksul kardeşlerini) öz canlarına tercih ederler, kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar, umduklarına erenlerdir.” (Haşr Sûresi, 9)

Bu âyette, muhabbette, kardeşin nasıl tercih edilmesi gerektiğine işaret edilmiştir. Bu âyet-i kerîmede geçen “Kardeşini öz canına tercih etmek, göğüslerinde sıkıntı duymaksızın…” onların ellerindeki mala haset etmemek şeklinde verilen iki özellik, sevgi ve muhabbetin temizliğini tamamlar.

Bunlardan birincisi, dinî ve dünyevî herhangi bir şey için kardeşe ve elindekine hasedi ortadan kaldırmak, ikincisi de; gücünün yettiği kadar dostunu kendisine tercih etmek demektir.

*

Allah için sevginin tertemiz olmasının alâmeti; içinde iyilik ve ihsan türünden hemencecik elde edilmesi beklenen, şâibeli dünyevî bir arzûnun bulunmamasıdır. Eğer sevgi böyle bir illetle lekelenmiş ise, ancak bunun giderilmesi ile temizlenebilir. Dostluğu ve kardeşliği dünyevî bir menfaata dayalı olmayan kimsenin arkadaşlığının devamına hükmedilir.

Kim ki, Allah’a karşı olan hak ve vazîfelerini tam yaparsa, Cenâb-ı Hak onu, nefsini ve kusurlarını tanıma ilmi ile rızıklandırır. Güzel ahlâk ve güzel edeble onu tanıştırır. Üzerine borç olan her hak ve mükellefiyetleri basîretle edâya onu muvaffak kılar.

Bu konuların inceliklerine vâkıf kılar. Hakk’ın hukuku ve ona karşı yapılması gereken konularda ihtiyaç duyacağı hiç bir şeyi kalmaz. Halkın hukuku ile ilgili meselelerde de her şeyi bilir. Bütün kusur ve kötülükler nefsin kötülüğünden, tezkiye edilmediğinden ve nefsânî sıfatların kalıntılarının bulunmasından kaynaklanır.

Eğer nefs sohbette bulunursa, bazan kendisi bundan ifrat derecesinde rahatsız olur. Bazan diğerlerini de rahatsız eder. Hakk’a karşı ve halka karşı gereken konularda, dinî hikâye, vaaz ve nasihatlarda riâyet edilmesi gereken edeblerde haddi aşar. Bunları dinlemek nefste fazla bir tesir meydana getirmez. Nefs; yukarıdan suyu çekilen ve içinde bir şey kalmayan kuyu gibidir. Hasenâttan aslâ istifâde edemez. Eğer nefs, takvâ ve dünyaya karşı zühd ile eğitilirse, ondan âb-ı hayat kaynar. Her şeyde mâhir olur. Faydalı şeyi bilir. Hakk’a ve halka karşı olan hukuku eksiksiz yerine getirir. Allah Teâlâ’nın tevfîki ile her türlü âdaba riâyet eder.

Zeyd bin Eslem buyurur ki:

– Kişinin durumunun kemâle erdiğine delâlet eden şey; sabah akşam Allah için, hiç bir zaman mâsiyete önem vermemektir. Talib; takvâ ve zühdünü sağlamlaştırdığı zaman, nefsi ona açılır ve nefs örtüsünden çıkar. Bu kişi nefsinin nasıl hareket ettiğini, onun gizli şehvetini, desîselerini ve büründüğü muhtelif kılıflarını bilir. Sadâkata sarılan kimse sağlam bir kulpa sarılmıştır.

Benî İsrail’de bir âbid vardı. Kraliçelerden biri onun nefsinden murad almak istedi. O da: “Benim için tenha bir yerde su hazırlayın da temizleneyim.” dedi. Hemen sarayda bulunan yüksekçe bir yere çıktı. Ve kendisini boşluğa fırlattı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, hava meleğine:

– Kulumu tut, buyurdu. O da onu tuttu ve incitmeden yere koydu.

İblis’e onu kandıramadın mı, diye sorulunca:

– Hevâ ve hevesine karşı muhâlefet eden ve kendini Allah için adayan kimse üzerinde benim hakimiyetim yoktur, cevabını verdi. (Avârif’ul-Meârif)

Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri-2, s. 158-160