Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

İnnâ Lillâh Sekîneti
Cafer Durmuş
2014 - Kasım, Sayı: 345, Sayfa: 028

Bakara suresinde şöyle buyruluyor: “And olsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele! O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman: “Biz Allah’ın kullarıyız ve biz O’na döneceğiz” derler.” (Bakara suresi, 2/155-156)

Bu mübarek ayetlerin ilkinde şu hususlar duyurulmuş oluyor: İnsanlar, dünya hayatında kulluk ve teslimiyet sınavına tabi tutulmaktadır. Ve bu imtihan bazen korku ve açlık ile olur bazen de mallardan, canlardan ve ürünlerden azaltma ile olur. Kulun başarısı, bir halden diğerine intikal ederken, durumunun gözetilerek denendiğinin bilincinde olmasına bağlıdır. Verenin de vermeyenin de O olduğunun şuurunda olmasıyla alâkalıdır. Verdiğini çekip almanın da O’nun hikmeti cümlesinden olduğunu bilmesine bağlıdır. Nitekim ayet-i kerimede, hallerdeki bu değişimleri bilinçli olarak karşılayanlara “Müjdeler olsun.” buyrulmuştur.

İkinci ayet-i kerimede ise o müjdeye layık olanların durumu beyan ediliyor. Kendilerine bir belâ geldiği zaman, “Biz Allah’a aitiz ve biz O’na döneceğiz” dedikleri bildiriliyor. Bir vefat haberi aldıklarında bu ayet-i kerimeyi teslimiyet içinde söylediklerine işaret ediliyor. Şimdi biz burada, bu cümleyi hayatımızdaki iniş çıkışlara ne kadar taşıyabildiğimize bakalım istiyoruz. Ölüm gibi bir acıyla sarsıldığımızda, bu ayet-i kerimenin vereceği sükûnete gönlümüzü ne kadar açabildiğimizi sorgulayalım istiyoruz.

Tefsirde belirtildiğine göre; “Biz Allah’a aitiz ve biz O’na döneceğiz” diyebilen bir insan; “Biz Allah’a aitiz” sözüyle her şeyin mülkiyetinin O’na ait bulunduğunu ve “biz O’na döneceğiz.” sözüyle de nefislerin helâke mâruz olduğunu ikrâr etmiş olur. Ki musîbet anında bunu söyleyebilmek en büyük tesellî kaynağıdır. Nitekim Said ibn-i Cübeyr (r.a.) şöyle demiştir: “Musibete uğrayan hiçbir kimseye, bu ümmete verilen “Biz Allah’a aitiz ve biz O’na döneceğiz” sözü verilmemiştir.”

Böyle bir durumda konumuzu teşkil eden âyet-i kerîmeyi okumanın faydalarını şu şekilde özetleyebiliriz:

1- Bu sözü söylemekle meşgul olmak o anda insanın ağzından uygunsuz birtakım sözlerin çıkmasını engeller.

2- Belaya uğrayan kişinin kalbi tesellî bulur ve üzüntüsü azalır.

3- Şeytanın o kişiye uygunsuz söz söyletme arzusu kesilir.

4- Bu sözü duyanlar, aynı şeyi tekrar ederek ona uyarlar.

5- Diliyle bunu söyleyenin kalbine güzel düşünceler doğar, Allah’ın kazâ ve kaderine teslimiyet arzusu meydana gelir.

Ancak, “innâ lillâh...” âyetini okuyarak sadece dil ile “istircâ”da bulunmak, sabredenlerden sayılmaya yeterli olmaz. Bunun için ne maksatla yaratıldığını düşünerek Allah’ın bütün tekliflerine boyun eğmek; aldığı ve verdiği her şeyde kalben O’nun kaderine ve kazasına teslim olmak lâzımdır. Çünkü aldığımız vefat haberleri her zaman “sıralı ölümler” kabîlinden olmaz. “Zaten yaşı kemâle ermişti, artık tedaviye cevap vermiyordu, sıkıntılarından kurtuldu” diyerek teselli olma imkânı her zaman bulunmaz. Hiç beklemediğimiz ölümlerin vuku bulması da hayatın gerçeklerindendir. Bu itibarla esas olan, bizi acı gerçeği kabule hazırlayacak olan; “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” ayetini tam bir teslimiyetle telaffuz etmektir.

Yazık ki günümüzde Müslümanlığa yakışmayan manzaralar göze çarpıyor. Medyada vefat haberlerinin kategorize edildiğine şahit oluyoruz. Meşhurların ölümü magazinleştirilerek, avamın ölümü sıradanlaştırılarak veriliyor. Ölümün “sessiz vaiz” oluşu görsellikle bir nevi perdeleniyor. Herkes başkalarının ölümünü olabilirlikle karşılıyor. Ancak hiç kimse onu yakınlarına konduramıyor. Yahut böyle bir haber alınca isyana varan sözler sarf ediliyor. Gönülden kopup gelen gözyaşlarının sıcaklığını, dudaklardan teslimiyetle dökülüveren duaların sükûnetini arıyorsunuz etrafınızda.

Oysa ölüm, bütün canlıların değişmez kaderi. Ve o, her an herkese bir nefes kadar yakın. Dolayısıyla vefat haberini alan Müslüman’ın tepkisi Müslüman’a yakışır olgunlukta olmalı; ölçüsüz davranışlar ve seviyesiz sözler olmamalı. Hemen kendine çeki düzen verip “Hüküm Allah’ındır.” diyebilmeli. Burada “Bir gölgelikte konaklayan misafir konumunda olduğunu” hatırlamalı. “Asıl hayat ahiret hayatıdır.” ihtarını hatırlamalı. “Allah eceli gelen hiç kimseyi geri bırakmaz” (Münafıkûn suresi, 63/11) demeli.”Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır…” (Nisa suresi, 4/78) ayetini okumalı. Bunlar gibi ayetlerle dünya hayatının geçiciliğini hatırlatan hadislere kulak vermeli. Dîn-i mübînin insanı teslimiyetle buluşturan iklimine sığınmalı. Ki okudukları, davranışlarını disipline etmiş olsun.

Bunu başarabilenler, kâmil bir mü’mine yakışanı yapmış olurlar. “İstircâ ayeti”nin elzem olduğu yerde okunmasına vesîle olarak, mahzun gönüllerin şifasına işaret etmiş olurlar.

Eyyûb Aleyhisselam’ın Örnekliği

Sâd suresinin 41 ilâ 43. ayetlerinde Eyyûb (a.s.)’ın müptelâ kılındığı imtihanlardan söz ediliyor. Onun sabrı, teslimiyeti ve rızasıyla insanlığa örnek olduğu; “Eyyûb’u sabırlı (bir kul) bulmuştuk. O, ne iyi kuldu! Daima Allah’a yönelirdi.” (38/44) ayeti ile bildiriliyor.

Rûhu’l-Beyân’da belirtildiğine göre; Eyyûb (a.s.)’ın pek çok malı bulunmasına rağmen, Allah’a itâat etmeye ve ihtiyaç sahiplerine ihsanda bulunmaya devam ederdi. Şeytan onu kıskanarak; “Şuna bak! Hem dünyasını hem de âhiretini âbâd ediyor!” demeye başladı. “Allah’ım! Eyyûb’e bunca nimet verdin şükrediyor; sağlık ve âfiyet verdiğin için hamd ediyor. Nimet ve âfiyeti elinden alıp kendisini imtihan edecek olsan, bu şekilde davranamaz” demeye başladı. Bunun üzerine Allah Teâlâ İblis’i ona musallat etti ve Eyyûb (a.s.)’ın ekinleri yandı, binası çocuklarının üzerine yıkıldı. Fakat bu olanlar onun hamdini artırmaktan başka bir işe yaramadı. Bu sefer İblis, Eyyûb (a.s.)’a üfledi ve onun bedeninde çıbanlar çıktı, yaralarından kan ve irin damlamaya başladı. Eyyûb (a.s.) bu şekilde sabır, rızâ ve teslimiyet makamında tam yedi sene devam etti.

Eyyûb (a.s.)’ın insanlığa örnek gösterilmesinin sebebi; sağlıkta ve hastalıkta, bollukta ve darlıkta daima teslimiyet içinde yaşaması, rıza halinde bulunmasıdır. Hataları daima nefsine izafe etmesidir, her halde muhafaza ettiği istikametidir.

Kelâm-ı İlâhî’de zikredilen örneklerin bir hikmeti de, insanları istikamet sahiplerinin izinden yürümeye teşvik ederek kötülere benzemekten sakındırmaktır.