> 2014 > Kasım - İnsanlık İçin 'Hayırlı Ümmet Olun' > Parçalanmışlığın Sebebi Zihin Kaymaları
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Parçalanmışlığın Sebebi Zihin Kaymaları
Prof. Dr. Mehmet Görmez
2014 - Kasım, Sayı: 345, Sayfa: 007

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez İle  “Hayırlı Ümmet” Üzerine...

Altınoluk: Efendim, zatı alinizle “Ümmet” üzerine sohbet etmek istiyoruz. Bugün “Ümmet coğrafyası” diye niteleyebileceğimiz coğrafya, dünyanın en dramatik gelişmelerine sahne oluyor. Savaşlar var, kan akıyor ve çoğu zaman, ümmetin farklı unsurları birbirinin kanını akıtıyor. İslam imanı çerçevesindeki herkesin “Ümmet bu olmamalı” diyeceği bir duruma tanıklık ediyoruz. Zatıâlinizin, Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanı olarak olan biteni en yakından takip edenlerden ve yaşananları yüreğinde hissedenlerden olduğunuzdan eminiz. Bir ümmet değerlendirmesi zaruri gibi geldi bize ve zatıâlinize başvuralım istedik.

İsterseniz, öncelikle kavramsal boyutu ile başlayalım. “Ümmet” için bir kavramsal çerçeve çizer misiniz?

Prof. Dr. Mehmet Görmez: Öncelikle Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla söze başlamak isterim. Hamd Ona, sena Onadır. Salat ve selam bütün enbiyaya ve Rasül-ü Ekrem’e olsun.

Ümmet kavramı etimolojik olarak anne kelimesiyle aynı kökten gelmektedir. E-m-m kökünden gelen ümmet kelimesi, Türkçeleşmiş bir kelimedir. Daha çok bir peygambere bağlı topluluk anlamında kullanılmaktadır. Bu kavramın anne kelimesiyle aynı kökten geliyor olması manidardır. Annenin çocuklarını birbirinden ayırmaması gibi bir kuşatıcılığı, sevgiyi muhabbeti ve bütünlüğü içinde barındırır. Bir anneden doğmuş çocuklar gibi birbirine bağlı, ancak kanla asabiyetle değil peygamberlerin rehberliğinde mutlak hakikat fikriyle, yüce değerlerle, güvenle, sadakatle ve adaletle birbirine bağlı topluluk demektir ümmet.

Ümmet ile millet kavramları modern zamanlarda anlam kaybına uğramış ve millet ümmetin bir alt parçası olarak algılanarak etnik bir hüviyet kazanmıştır. Hâlbuki Kur’an’ın kullandığı anlamıyla millet, din ile eşit bir kavram olup etnik yapılar göz önünde bulunmaksızın bir dini aidiyet ve mensubiyetin en genel adıdır. Bu anlamıyla eskiler daha çok “İbrahim (as) Milleti, Muhammed (sas) Ümmeti” tabirini kullanırlardı. Bu daha doğru bir anlamlandırmadır. Ancak bugün bu anlam kaymasıyla ümmet kelimesi daha çok bir peygambere ittiba edenden ziyade bir dine mensubiyet için kullanılmaktadır. Bu din, İslamdır ve bu dinin peygamberi Muhammed (sas)’dir. Hâlbuki bizler hak din olarak sadece İslam’ı görürüz ve bütün peygamberleri de bu dinin peygamberleri kabul ederiz. “Biz peygamberler arasında ayırım yapmayız” ayeti bir miraç hediyesi olarak gelmiştir. Bu anlamıyla Hz. İsa’da İslam peygamberidir, Hz. Musa’da ve diğer tüm peygamberler de. Hatta en geniş anlamda bütün insanlık iki ümmet kabul edilmiştir. Biri ümmet-i davet diğeri ümmet-i icabet. Biri yüce yaratıcının hak, rahmet ve adalet çağrısını kabul etmiş, diğeri ise her an bu çağrıyı kabul etmeyi bekleyen topluluk demektir. Ancak bugün millet kelimesi Arap milleti, Türk milleti vb. anlamında kullanılmaktadır. Hâlbuki etnik temele dayalı tanımlama Kur’anî bakış acısıyla daha çok “kavim”le anlatılmaktadır. Bu tanımlama tamamen ulus devletlerin inşasıyla meydana gelen anlam kaymalarındandır. Bizler bütün peygamberlerin getirdiği dini, İslam görür ve bu anlamıyla kendimizi İslam milletinin bir parçası olduğumuzu görürüz. İttiba etme noktasında ise Hz. Muhammed (sas)’in Risaleti’ne muhatap olduğumuzdan dolayı “Muhammed Ümmeti” olarak kendimizi tanımlamaktayız. İslam peygamberinin Medine Vesikasında ki ümmet tarifini esas alacak olursak Müslümanlarla birlikte yaşamayı kabul eden, birlikte yaşama hukuku çerçevesinde güvenle, Müslüman topluma bağlı olan farklı din mensupları da ümmetin ayrılmaz parçası olarak kabul edilmiştir. Fakat zamanla kavramların değişmesi, elimizde olmayan dış etkenlerle meydana gelmektedir. Bugün ümmet derken daha çok Müslümanlar kastedilmektedir. Her türlü etnik farklılıklar söz konusu edilmeksizin tüm Müslümanlara bugün İslam ümmeti denmektedir. Siz de sanırım bu bağlamda ümmet kavramını kullanmaktasınız.

Altınoluk: “Ümmet” ekseninde bir bilince sahip olmak önemli mi, neden önemli?

Prof. Dr. Görmez: Ümmet ekseninde bilinç sahibi olmak elbette önemlidir. Aslında bu önemin sebeplerinden çok bu bilinç kaybının nedenleri üzerinde durmak gerekir. Yukarıda ifade ettiğim gibi zaten din, millet ve ümmet kavramlarında zamanla anlam kaymaları meydana gelmiştir. Öncelikle bizlerin bu kavramları eski kuşatıcılığıyla ve anlamıyla yeniden doğru anlamamız gerekiyor. Bu anlam kaymaları zaten bilinç sahibi oluşumuzu da ortadan kaldıran nedenlerdir. Kur’an, Hıristiyanları ve Yahudileri eleştirirken daha çok bunların yaptıkları tahrifattan ve Allah’ın murâd ettiği dini anlayıştan uzaklaşmış olmalarından dolayı onları eleştirmektedir. Din ile dilin birbiriyle çok yakın ilişkileri vardır. Dil bozulunca dinde tahrif olur. Buradaki dilden kastım kavramlardır ve o kavramlardaki anlam kaymalarıdır. Anlam kaymaları meydana geldikçe dini anlama biçimimiz de değişir ve murâd-i ilahiye uygun bir bilinçten uzaklaşmış oluruz. Dolayısıyla bugün ümmet ve millet kavramlarının dejenere oluşu tesadüfi değildir. Modern zihnin inşa etmek istediği birey ve toplum, klasik geleneksel toplumdan tamamen farklıdır. Önce ilahi dinlerin ortak paydası yok edilerek o topluluklar birbirinden ayrıştırılmıştır. İkinci süreçte aynı ümmetler birbirinden ayrıştırılarak etnik yapılara bölünmüş ayrı millet bilinci yerleştirilmiş ve bunun üzerine de ayrışan bu toplumlar bireyselleştirilerek sadece ve sadece kendi mutluluğunu düşünen kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden bir bireycilik var edilmiştir. “Heva ve arzusunu ilah edineni gördün mü?” ayeti buna işaret eder. Dolayısıyla bu yaklaşım İslam’ın ruhuna ve özüne aykırıdır. İslam’da aslolan kişinin kendi iradesiyle ve kendi hesabını kendisinin vereceği bir metafizik anlayışıyla bireyin toplumsallığıdır. İbni Ârabi’nin tespitiyle vahdette kesret, kesrette vahdettir. Bu anlamıyla insanı İslam toplumdan ayırmaz ve hatta Âdemoğlu bağlamında herkesi insanlık âleminde birleştirmeyi esas alır. “Ey İnsanlar hepiniz Ademdensiniz Adem de topraktandır” İslam bütünlüğü esas alırken, modern zihin, parçalanmayı esas almaktadır. Bugün İslam coğrafyasında yaşanan parçalanmışlığın sebebi bu zihin kaymalarından kaynaklanmaktadır. Geleneksel toplumsal bilinçte gerek ırkî ve gerekse dinî ve mezhebi farklılıklar insanlık âleminin doğal yansımaları olarak görülürken bugün farklılıklar ötekileştirilmeye ve dışlanmaya neden olmaktadır. Dün ayrı dinlere mensup olanlar iç içe aynı mahallede yaşayabilirken bugün aynı dine mensup olanlar bile farklı mezhep ve meşrepten olmaklıktan kaynaklı bir arada yaşayamaz hale gelmişlerdir. Bunun üzerinde ciddi düşünmek gerekir.

Altınoluk: “Ümmetin kalite standardı” diye bir çerçeveden bahsedilebilir mi? Kur’an’da ve Rasulullah (s.a.)’ın tanımlamalarında “Nasıl bir ümmet?” sorusunun cevabı nasıl şekilleniyor?

-İnsanlık için çıkarılmış olmak

-Hayırlı olmak.

-İyiliğin öncüsü olmak.

-Kötülüklerin engeli olmak

-Farklı düşünüyor olmasında bile rahmet bulunmak.

-Yanlış üzerine ittifak etmeyecek olmak...

Bütün bunların içi nasıl dolmalı?

Prof. Dr. Görmez: Kalite standardı gibi tabirleri bu bağlamda kullanmak doğru mudur? Üzerinde tartışmak gerekir. Ancak genel olarak bu tabirler modern zamanların insan ve eşya ilişkisinde kullandıkları ve sanayi üretimi tabirleridir. Sanayi üretimi seri üretimdir. İslam insanı bir fabrikasyon üretim biçiminde seri bir üretim değildir. İslam insanı ferden ferda bir iman ile başlayan bir terbiye ve marifet süreciyle oluşur. Bu bağlamda insan yetiştirme anlayışı da modern eğitim kurumlarından farklılık arz etmektedir. İslam’da her şeyden önce idrak ile birlikte oluşan bir irade ve bilinç sahibi olma esas alınır. Dolayısıyla ümmetin sorunlarını aşmak için bir standart geliştirme yerine bir bilinç ve şuur meydana getirmek gerekir. Bu bilincin olması için dört eğitim üzerinde durmak gerekir; tevhid eğitimi, adalet eğitimi, mesuliyet (hesap verme- hesap günü) eğitimi ve merhamet ahlakı eğitimi. Mesuliyet ve ahlak eğitiminde üzerinde durulması gereken bireysel sorumluklarımız ve zaaflarımız karşısında irade eğitimi, toplumsal sorumluluklarımız ve çevre eğitimi, insanlık âlemine karşı sorumluluklarımız karşısında erdem ve fazilet eğitimi.

Sizin standart olarak bahsettiğiniz konular ise ümmetin fonksiyonlarıdır. Bu en genel anlamında bireyin yani kişinin içinde yaşadığı toplum ile iç içe gelerek toplumsal bir sorumluluğun parçası haline gelmektir. Ümmet olma aslında bir toplum olma halidir. Bu toplumsallık bireyi yok eden değil bireyin bir toplum içinde inşa olmasıdır. Geleneksel yapılar içinde zamanla ümmet içinde var olmak kişileri yok eden hale gelerek olumsuz uygulamaları doğurmuştur. Bizim burada kastımız İslam’ın ideal toplumunu anlatmaktır. İslam ahlaki kaygıları ön planda tutan bir adalete ve merhamete dayalı toplum inşa etmeyi öngörmüştür. Bu toplumu inşa ederken başta bireylerin imana, İslam’a ve ihsana dayalı hayat tezahürünün olmasını istemektedir. Bu bilince eren bireylerden müteşekkil adalet, merhamet ve meşverete dayalı bir sosyal yapının oluşumu İslam toplumunun özelliklerindendir. Ayrıca gücün ahlakını değil ahlakın gücünün tesis edilmesi, hak, hukuk, paylaşım, yardımlaşma ve dayanışma gibi sosyal sorumluluklar ibadet olarak görülmekte ve onun için namaz ile zekât, iman ile infak bir arda zikredilmektedir. Ve her şeyden önemlisi müminler yapıp ettiklerini bir iman bilinciyle ve hesap günü şuuruyla hareket ederek çok üst düzeyde bir vicdana sahip olurlar. Kur’an’nın “vasat ümmet” ifadesini merkez ümmet olarak anlıyorum. İnsanlığa örneklik ifade eder. Kur’an bunu da “şüheda alen nas” insanlığa örnek diye ifade eder. Yeryüzünü imar ve ıslah etmek, adaleti ikame etmek, iyiliği yaymak, kötülüğü engellemek, ahlak ve fazileti yaymak gibi vasıflar hem Kur’an da hem de sünnette sıkça zikredilir. İşte bu özellikleri içinde barındıran bir toplum, İslam toplumudur ve bu İslam ümmetinin bir parçası olur. Aynı ahlaki kaygılarla en küçük toplumdan en büyük topluma kadar İslam paydasında bütün bir ümmet bir ve beraber büyük bir toplum inşa ederler. Aksine bu dışarıdan inşa edilecek bir yapı değildir. Kuran’da birçok yasa vardır ve en önemli toplumsal yasa ‘siz nefislerinizi değiştirmedikçe Allah o toplumu değiştirmez’ yasasıdır. Bu yasa bize öncelikli olarak nefislerimizi değiştirmemizi gerekli kılmaktadır. Bu kişinin özündeki iyilikleri açığa çıkarması ve kötü davranış potansiyelinden uzak durmasıyla gerçekleşir.

Yukarıda sizin sıraladığınız hususlar yerine gelirse yani iyiliği hatırlatan kötülükten uzaklaştıran, insanlık için hayırlı olmak vb. tanımlamalar bu topluma yani hayırlı topluma insanlık içinde vazife vermektedir. Bunlarda yeryüzünde fitnenin ortadan kaldırılması başta olmak üzere, dünyanın barış ve güven yurdu olması için çaba göstermektir. İslam hukuk paradigması beş temel esas üzere inşa edilmiştir. Bunlar akıl, din, can, mal ve nesep emniyetidir. Bu din ve vicdan özgürlüğünü, mal ve can emniyetini esas alır. Bugün İslam coğrafyasında yaşananlarla bunlar kıyaslandığında İslam toplumu özelliklerini barındırıp barındırmadığımız ortaya çıkar. İslam’ın yurtları selam ve eman yurdu olması gerekirken bugün İslam beldeleri harbin, çatışmanın, kargaşanın, ve vahşetin beldeleri haline gelmiştir.

Altınoluk: Türkiye’nin fotoğrafını çekmek, sorumluluğunuzun olmazsa olmazı. Eminiz ki İslam dünyasını da çok yakından gözlüyorsunuz. Sizce bu yaralı ümmet coğrafyasının belli başlı sorunları neler? Problem nerede? Yara ne?

Prof. Dr. Görmez: İslam dünyası sizin de belirttiğiniz gibi yaralıdır. Bilinçlerimiz yaralıdır. Gerek Türkiye ve gerekse İslam coğrafyasının her yerinde sorunların temeli aslında aynıdır. Bu da bilinç kaymasıdır. Yukarıda bahsettiklerimizin yanında İslam dünyasının dünyayı algılama sorunu vardır. İslam çok basit ifadeyle kişinin yaratıcıyla başta olmak üzere kendisi, çevresi ve tabiatla olan ilişkisini belirler. Bugün insanlığın tüm global sorunları İslam’ın sorunudur ve bunlara cevap aramak zorundayız. Ümmet kavramının dini manevi yönü ihmal edilerek siyaset öncelikli bir kavram haline getirilmesi de modern bir bilinç kaymasına neden olmuştur. Ümmet ve imamet ilişkisi tarih boyunca tartışılmıştır. Kimisi ümmeti ümmet kılacak vasıfları bir tarafa bırakarak kurtuluşu sadece imamete bağladı. “Ümmetin olduğumuz devlet yeter” diyemeden birbirimizin kanlarıyla sınırlar çizerek ayrı ayrı devletler olmayı kurtuluş zannedenlerden olduk. Hatta imamet, ümmetin belli bir kısmında itikadın en önemli esası haline geldi. Şii-sünni ayırımı bir ümmet tartışması değil bir imamet tartışması olarak doğdu. Bir imamet tartışması olarak da devam ediyor. Enerjimizi örnek ümmet olmaya değil kimin imam olacağı tartışmalarına sarfettik. Oysa bugün işgallerin sömürgelerin, istibdat rejimlerinin gölgesinde yaralanmış bilinçlerin ürettiği ölümcül kimlikler cehalet, sefalet ve şiddet üretiyor. Bunlar bir başka dünya da İslam’a karşı öfke, nefret ve düşmanlığa dönüşüyor. Kavmiyetçilik, ırkçılık ve mezhepçilik öne çıkan en büyük iki fitne olmaya devam ediyor.

Bugün hiçliğe savrulmuş tüm gençlerin sorunu bizim ümmet olarak sorunumuz olmalıdır. Bugün açlığa mahkûm insan kitlelerinden bahsediliyorsa biz ümmet olarak bundan sorumluyuz ve bunu bir sorun olarak görmeliyiz.

İnsan onurunu ve emeğini bizatihi değer gören hakça paylaşımın gerçekleşemediği bir ekonomik düzen sürüyor ve insanlar her türlü istismar aracı yapılıyorsa, biz bunu bir sorun olarak göremiyorsak nasıl insanlık için çıkarılmış bir hayırlı ümmet olabiliriz.

Bir tarafta çılgınca aşırı tüketimin, israfın, hızın ve hazzın yaşandığı mutlu azınlık diğer tarafta açlık, sokağa terk, asgari ücretle geçinmeye mecbur bırakılmışlık, engelinden dolayı eve mahkûm edilmişlik ve çaresizliğin yaşandığı kimsesiz ve sessiz çoğunluğun oluşturduğu bir dünyada yaşıyoruz. Eğer İslam ümmeti böyle bir dünyada yaşadığının farkında değilse ve bu sorunları aşmak için bir çaba içinde bulunmuyorsa bu ümmetin değil bilinci vicdanı da kayıp demektir.

Töre cinayetinin, aile içi şiddetin, sosyal tacizin, terk edilmenin, boşanmanın, ucuz iş gücü olarak istihdam edilmenin, tüketim aracı olarak görülmenin, onursuzca çalıştırılmanın, istismar edilişin mağdurları ezilen kadınların dünyası hala bu dünyanın bir gerçeğiyse; “cennet annelerin ayakları altındadır” hadisini sıkça okumanın ne anlamı vardır. Maalesef İslam dünyasının bir kadın sorunu vardır ve görmezlikten gelinmektedir.

Bütün bu sorunların yanında maalesef İslam dünyasının birlikte yaşama hukuku ve kardeşlik ahlakı sorunu vardır. Bu öncelikle kendin için istediğini başkası içinde isteme ahlakını bütün herkesin içselleştirmesinden başlar. İslam insanlara zorunlu yaşam sitili dayatmaz, İslam insanlar arasında bir hukukun tesis edilmesini ister. Bugün hak ve hukukun topyekûn İslam dünyasında bir sorun olduğu aşikârdır. Herkes kendi hakikatini herkese dayatma çabası içindedir. Kimse kimsenin hakkını ve hukukunu gözetmemektedir. Bütün bunlar bizim yumuşak yanlarımızdır ve bu yumuşak yanlarımızı keşfeden unsurlar İslam dünyasını her türlü fitneye açık hale getirmişlerdir. Maalesef İslam ümmeti kardeşliğini zedelemiştir. Bu coğrafyada kardeş kanı akmıştır. Bu kanı temizlemek için içimizden bir hayırlı topluluk çıkarak iyiliği emreden kötülükten alıkoyan bir yapı oluşturmak zorundayız.

Altınoluk: Ramazan ayında Diyanet İşleri Başkanlı olarak Şii-Sünni ihtilafının yaşandığı bütün bölgelerden İslam alimlerini toplayarak bir inisiyatif başlattınız. Bu girişiminiz bu mahiyette mi idi?

Prof. Dr. Görmez: Elbette. Bugün yaşanan olaylar bugün ki hale gelmeden, İslam dünyasına yönelik 8 dilde bir açıklama paylaşarak bugün yaşanacaklarla ilgili endişelerimizi paylaşıp bir sağduyu çağrısında bulunduk. Bu çağrımızı ramazandan önce yapmıştık. Bunun üzerine olumlu tepkiler alarak “Dünya İslam Âlimleri Barış ve İtidal Sağduyu İnisiyatifi” adıyla İstanbul’da İslam dünyasının her bölgesinden alimlerin katılımıyla bir toplantı yapıp büyük bir bildirge yayınlamış olduk. Bu çağrımızın özü çatışmasızlığın oluşturulması ve birlikte yaşamanın ahlakı ve hukukunu inşa etmek için bir çalışma yapılmasıdır.

Nitekim âlimler inisiyatifi kendi aralarında on kişilik bir temas grubu oluşturdu. Bu temas grubu Diyanet İşleri Başkanının başkanlığında bir araya gelerek İstanbul’da bir sekretarya oluşturdu. Temas grubu acıların yaşandığı bütün bölgelere ziyaretler gerçekleştirecektir. Öncelikle alim, bilgin, fikir ve düşünce insanlarını kardeşliğin yeniden inşası için bu inisiyatife katılmaya davet edecektir.

Altınoluk: Ve tabii tedaviye nereden başlamak lazım? Hep vurguladığınız “Ortak akıl” inşası mümkün mü, nasıl mümkün?

Prof. Dr. Görmez: İslam Dünyasında Ramazan ayında yaptığımız girişime benzer oluşumlar meydana gelmelidir. Bütün İslam coğrafyasını kapsayacak şekilde hukukçular bir araya gelmeli ve birlikte yaşamanın hukukunu İslami referanslarla inşa etmelidirler. Yine diğer toplumsal sorunlarla ilgili de her konu da eğitimden sağlığa, ekonomiden sosyal projelere kadar her konu da birlikte çözümler ortaya konmalıdır. Bugünün dünyasında yaşanan tüm sorunları ortak akılla çözme imkânı vardır. Biz Müslümanlar üzülerek belirtmem gerekir ki, hiçbir toplumsal sorunumuzu akılla çözmeyi denemiyoruz.

Ortak akılı oluşturmandan önce şu hususlara da dikkat etmemiz gerekir. Sağlıklı dini bilgi ve İslam’ı öğrenme kaynaklarımızı elden geçirmemiz gerekir. Bugün İslam dünyasında birçok yapı vardır ve hepsi İslam’ı temsil iddiası taşımaktadır. Bu yapılara karşı sorgulayıcı olmak ve toptan kabul ve ret içinde olmamak gerekir. Bütün bunları yapabilmek için sağlam bir irade sahibi olmak ve irademizi ve aklımızı hiç kimsenin ipoteğine teslim etmemeği esas almamız lazım. Herkes kendi yaptıklarıyla hesaba çekilecektir. Hiç kimse kimsenin sorumluluğunu ve günahını üstlenmez. Bunun için her bireyin kendi iç terbiyesini yaparak İnsan-ı kâmil olma çaba ve gayretini göstererek ahlaki vasıfları kişiliğimizi parçası halline getirerek benliğimizi oluşturmamız gerekir.

Altınoluk: Ne dersiniz, Abdülhakim Arvasi Hazretlerine sorulmuş hani: Muhmammed (sas) ümmeti ne zaman kurtulacak, diye. O da “Sen bana Muhammed (sas) ümmetini göster, ben sana kurtulmuş olduğunu göstereyim” şeklinde mukabelede bulunmuş. Yoksa sorun “Muhammed Ümmeti olabilme” sorununda mı odaklaşıyor?

Prof. Dr. Görmez: Kuran’da bir ayet vardır, ‘Feeyne tezhebun’ diye. Bu ayeti okudukça başta İslam coğrafyası olmak üzere insanlığın gidişatı aklıma gelmektedir. Herkesin durup bu soruyu sorması gerekir ‘nereye gidiyoruz’ diye. Bu gidiş hayra gidiş değildir. Bu gidişat ilahi iradeye matuf bir düşünceden kaynaklanmamaktadır. Sizin de hatırlattığınız gibi bu bağlamda Muhammed ümmeti olduğunu iddia edenler durup düşünmeli ve peygamberi bir ahlakla bu ümmetin ferdi nasıl olunacak diye düşünerek diye kendisine soru sormalıdır. Bunun başlangıç noktasının Muhammed’ül Emin de olduğu fark edilmelidir. Peygamberimiz vahye muhatap olmadan önce çevresince emin olarak vasıflandırılıyordu. Yani Peygamber olmadan önce Hz. Muhammed güven veren bir insandı. Bu güven veren insan insanlığı imana davet etti. Bizler Muhammed ümmeti olarak bu emin olma özelliğimizi ve insanlığa güven verecek her şeyimizi kaybettiğimizi bilerek yeniden bunu kazanmak ve emanı sağlamak için Allah’a ve hesap gününe inanmanın gereklerini keşfetmeliyiz.

Ümmet olma önce mümin olma bilincinden geçer. Ümmet peygamberleri ifadeyle “selin önünde sürüklenen çöp” misali kuru kalabalıkların adı değildir. Hz. İbrahim bir kişiydi. Ancak Allah onu bize başlı başına bir ümmet olarak tarif etmiştir. Bu sadece taklidi bir iman ile sağlanmaz. Bir şuur ve hissediş halidir. Ümmet şuurunda mümin olmanın bilinci önce bir özgürlük bilincinden geçer ve bu anlamda İslami prensip kula kul olmama prensibidir. İkinci husus güce boyun eğmemek ve teslim olmamaktır. Bu da bağımsızlık bilincimizi oluşmasını sağlar. Üçüncü bir husus iaşe mutlak körü körüne bağlanmaktan kaçınmak ve bu anlamıyla irade sahibi olmak. Bütün bunlarla birlikte ümmet olmanın en önemli kaçınılmaz bir şartı da uhuvvet yani imandan kaynaklı kardeşlik şuuruna sahip olmak gerekir. Bu dört husus bütün ibadetlerimizin içinde ve mahiyetinde vardır. Yaptığımız ibadetlerin şartları ve özellikleriyle gayesi bu hususlardan ayrı değildir. Bizler hayatı bir bütün olarak görmeliyiz hayatımızı ibadet şuuruyla yaşamalı ve ibadetlerimizi hayattan soyutlayarak yapmamalıyız. Ümmet olma aynı kıbleye yönelmeyle başlayan bir süreç olup Arafat meydanında birlikte vakfeye durmayla tamamlanır. Allah’tan niyazımız bir an önce İslam ümmetinin barışı ve adaleti yeniden tesis ederek izzetine kavuşması ve yeryüzünün bütün sakinlerine örneklik teşkil etmesidir.

Altınoluk: Efendim verdiğiniz değerli bilgiler için çok teşekkür ederiz ...