Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Ümmet Ah Ümmet!
Ahmet Taşgetiren
2014 - Kasım, Sayı: 345, Sayfa: 003

Ümmeti yazmak... Oturdum düşündüm. Sonra geçmişte ne yazmış olduğuma baktım, 2011 Eylül’ünde “Ümmet için dua”yı yazmışım Altınoluk’ta. Onu okudum ve orada her şeyin ifade edildiğini gördüm. Ne yapayım, onu yeniden sizinle paylaşmak istedim. “Ümmet ah ümmet” başlığı ile...

Arif Nihat Asya’nın na’tı, İslam’ın izzet günlerini yadederek başlar. İlk mısralar şöyledir:

“Seccaden kumlardı..

Devirlerden, diyarlardan

Gelip, göklerde buluşan

Ezanların vardı!

Mescit mü’min, minber mü’min...

Taşardı kubbelerden tekbir,

Dolardı kubbelere “amin”..

Ve mübarek geceler dualarımız;

Geri gelmeyen dualardı...

Geceler ki pırıl pırıl

Kandillerin yanardı..

Kapına gelenler ya Muhammed,

- uzaktan, yakından –

Mü’min döndüler kapından...

Besmele, ekmeğimizin bereketiydi,

İki dünyada aziz ümmet;

Muhammed ümmetiydi.”

Evet, “İki dünyada aziz ümmet Muhammed ümmetiydi.”

İzzetin kaynağı olan Rabbü zülcelal bildiriyordu: “İzzet (güç, onur ve üstünlük) Allah’ın, O’nun Resûlü’nün ve mü’minlerindir.” (Münafıkûn, 8)

Kelam-ı ilahi, “Muhammed, Allah’ın Resûlüdür.” ilanında bulunduktan sonra “Onunla beraber olanlar” çerçevesinde,  muhteşem bir “Muhammed ümmeti” tablosu çizmişti. İşte şu şekildeydi o muhteşem tablonun çizgileri:

“...İnkârcılara karşı çetin, birbirlerine karşı merhametlidirler.

Onların, rükû ve secde hâlinde, Allah’tan lütuf ve hoşnutluk istediklerini görürsün.

Onların secde eseri olan alametleri yüzlerindedir.

İşte bu, onların Tevrat’ta ve İncil’de anlatılan durumlarıdır: Onlar filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş, ziraatçıların hoşuna giden bir ekin gibidirler.

Allah, kendileri sebebiyle inkârcıları öfkelendirmek için onları böyle sağlam ve dirençli kılar.

Allah, içlerinden iman edip salih amel işleyenlere bir bağışlama ve büyük bir mükâfat vaad etmiştir.” (Fetih, 29)

Kelam-ı ilahi, mü’min­lerin önüne bir “ümmet inşası” hedefi koymuştu. “Ümmet” bir anlamıyla “Öncü, ana topluluk” demekti. İslam ümmeti, insanlığa hayırda ve iyilikte öncü olacak, kötülüklerle mücadele edecek bir topluluk olmaya yönlendirilmişti. İşte şu ayet-i kerime ile:

“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir ümmet (öncü topluluk) bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (Al-i İmran, 104)

Ve Rasulullah sallallahü aleyhi ve sellem tarafından inşa edilen, gelecekte de olması istenen  “Ümmet”in Hâlık Teala nezdindeki kıymeti şöyleydi:

“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz.” (Al-i İmran, 110)

Ümmet, Rasullulah Efendimiz (s.a.)’in elinden tutan insan topluluğu demektir. O’nun izine basan, O’nun rengine boyanan, O’nun ahlâkıyla ahlâklanan, İslam kumaşı ile dokunan insan topluluğu demektir.

Farklı kavimler, farklı renkler, diller “İslam ümmeti”nin evrensel kubbesi altında toplanıyor. Ümmet çizgisi, evrensel bir islami - insani çizgi anlamına geliyor. Bütün zamanlarda büyük bir insanlık buluşmasını anlatıyor İslam ümmeti.

Mesela Hac’daki Arafat ortamının, bu vasıfta bir ümmet buluşması olduğu muhakkak.

Orada Yaradan’ın huzurunda buluşmuş yüzlerce renk, ırk ve dil var. Dünyevi sıfatlardan soyunmuş, kulluk şuurunu yüklenmiş, yürekleri birbirine raptolmuş, aralarında rahmet alışverişi yapan, iyilikte öncü, kötülüğe karşı siper, adeta dünyadaki büyük ümmetin minyatür bir temsilcisi...

Günün sorusu şu:

Acaba İslam ümmeti, şu anda, Kelam-ı ilahinin resmettiği, Rasulullah Efendimizin kutlu elleriyle kumaşını dokuduğu “Aziz Ümmet”in içini ne kadar dolduruyor?

Belli ki acılar var.

Belli ki mazlumiyetler var.

Belli ki mahrumiyetler var.

“Ebu Cehil kıtalar dolaşıyor” diyor Arif Nihat Asya na’tinde.

Ebu Cehil’i bitirmişti oysa İslam ümmeti, Saadet Çağında... Şimdi nereden geldi Ebu Cehil yeniden ve İslam ümmetine ne oldu ki o geldi?

Dar’ül İslam’a baktığımızda, orada yabancı bayraklar, tasallutlar, zulümler, işgaller görüyorsak, “İzzet”imize bir şeyler oldu, oluyor demektir.

Hürriyet ki, İslam’ın ve Müslümanın olmazsa olmazıdır, hürriyet problemi yaşıyorsa ülke ülke Müslümanlar, var bir problem bizim “Aziz Ümmet” hüviyetimizde demektir.

Ümmet ümmet olsa, Gazze Gazze olmazdı, belli ki.

Ümmet ümmet olsa, Somali’de bir Müslüman çocuk açlıktan ölmezdi, ötede bir başka “İslam ülkesi”nde altından taht yapan bir hükümdar olmazdı.

Ümmet ümmet olsa, İslam coğrafyası böyle acılar içinde kıvranmazdı.

Ümmet ümmet olmalı.

Rasulullah’a lâyık olmalı.

Kur’an’ın kumaşında dokunmalı.

İzzeti bulmalı.

İslam’ı kişiliğinde temsil eder bir kıvama erişmeli.

Bunun için insan insan, ülke ülke, devlet devlet bir yeniden inşa süreci başlamalı.

Bu bizim imtihanımız.

Ümmet olmak demek, Müslümanlığımızın içini, Rasulullah Efendimizin şahsiyet ölçüleriyle dokumak demek. Bundan vaz geçmek, bunu ıskalamak ve bu halimizle de “Muhammed ümmeti” iddiasında bulunmak mümkün mü?

Abdülhakim Arvasi hazretlerine sorulmuş:

-Efendim, Muhammed Ümmeti ne zaman kurtulacak?

Hazret şu cevabı vermiş:

-Sen bana Muhammed ümmetini göster, ben sana kurtulduğunu göstereyim.

Ümmet planında yaşanan acılar, Rasululllah sallallahü aleyhi vesellemle aramızdaki mesafeden doğuyor, kurtuluş da, O’nunla aynileşmede. Yani gerçek ümmet olmada...

Dua etmeli, mutlaka.

Dua, Rabbimizin lütfuna, yardımına, rahmetine sığınmak demek.

Duasız olmaz.

Ümmet olarak,  Rahman’ın rahmetine, merhametine, lütfuna, yardımına, nusretine sonsuz ihtiyacımız var.

Hiçbir derdimiz olmasa, O’nun lütfuyla nefes alıp vermekteyiz ve bunun için yüreklerimiz O’nun eşiğine merbut olmalı.

Ama ümmet olarak acılar içindeysek, o kerem kapısını daha çok, daha çok çalmak durumundayız.

Belki öncelikle fiili dua için kolları sıvamalıyız.

Fiili dua, kendimizi yeniden inşa gayretine soyunmak demek.

Ülke ülke, insan insan, devlet devlet yeniden inşa.

Kaybedilenlerin çetelesini tutmak ve her birini yeniden kazanmak.

Gözlerimiz kaybolduysa, gözlerimizi, bilincimiz kaybolduysa, bilincimizi, yüreğimiz kaybolduysa yüreğimizi, toprağımız kaybolduysa toprağımızı, devletlerimiz kaybolduysa devletlerimizi arayıp, bulup yerli yerine ve Yaradan’ın istediği kıvamda yerleştirmemiz lazım.

Camileri, minberleri, mihrapları, namazları, oruçları, hacları, zekatları, secdeleri, rükuları, kıyamları, imamları, müezzinleri, anneleri, babaları, gençleri, yaşlıları yeniden inşa etmek... Yeniden Ebubekirler, Ömerler, Osmanlar, Aliler, Muazlar, Ammarlar, Fatımalar, Haticeler, Ayşeler, Nesibeler yetiştirmek.

Fiili duadan sonra, yüreklerimizi yönlendirmeliyiz Rahman’ın yüce katına...

En canhıraş feryadı yüklemeliyiz yüreklerimize...

Somali’de, çocuğunu yolda bırakmak zorunda kalan annenin canhıraş feryadını mesela...

Bosna’da karnı deşilen annenin feryadını mesela...

Gazze’de topa tutulan evlerin feryadını...

Afganistan’da vurulan sivillerin feryadını.

Suriye’de, Libya’da, Mısır’da, kendi yönetimlerinin boğazladığı kitlelerin feryadını...

Rasûlullah (s.a.v)’in şu hadis-i şeriflerine yansıyan dua gibi seslenmeliyiz:

Allah Rasulü, bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur:

“Allah katında, kulun şöyle demesinden daha sevimli bir dua yoktur:

«Allah’ım! Ümmet-i Muhammed’e umûmî bir rahmet ile merhamet eyle!»” (Ali el-Müttakî, no: 3212, 3702)

Ve Rasulullah Efendimizin bu duasından yola çıkarak gönüllerinden seslenen Allah dostları gibi seslenmeliyiz:

Allah’ım! Ümmet-i Muhammed’i mağfiret eyle!

Allah’ım! Ümmet-i Muhammed’e rahmet eyle!

Allah’ım! Ümmet-i Muhammed’e yardım eyle, zafer nasîb eyle!

Allah’ım! Ümmet-i Muhammed’i muhâfaza eyle!

Allah’ım! Ümmet-i Muhammed’i bir araya getir ve yekvücût eyle!

Allah’ım! Ümmet-i Muhammed’i ıslah eyle!

“Bize merhamet etmeyecek olanı başımıza musallat etme Rabbim!”

Yazımıza Arif Nihat Asya’nın na’tıyla başladık. Şimdi Pakistan’ın mütefekkiri Muhammed İkbal’in İslam ümmetine yönelik ‘Uyan’ çağrısıyla bitirelim.

UYAN

Derin uykuya dalan gonca uyan, uyan kalk;

Nergis gibi gözünü açıp etrafına bak;

Safâ sarayımızı keder talan etti bak;

Kuşlar ötüyor uyan!

Bu ateşli feryatlar

Her tarafı kavurdu.

Her tarafta bir figan…

Uyan derin uykudan,

Derin uykudan uyan!

Derin uykudan uyan!

Bak bütün Şark ne halde,

Külü göğe savrulmuş..

Boğulmuş bir inilti, susuyor…

Eseri yok.. Bu kaybolmuş bir feryat.

Bu toprakta her zerre bir muzdarip nazardır.

Hindistan’dan isyan et; Semerkand’dan,

Iraktan, Hemedan’dan tuğyan et;

Bir hayat göster, canlan..

Uyan derin uykudan,

Derin uykudan uyan!

Derin uykudan uyan!

Seher vaktidir, güneş ufukta yükseldi bak!

Seherin kulağına kanlı bi küpe taktı

Sahralardan, dağlardan, kafileler, kervanlar

Yola koyuldu uyan!...

Ey dünyayı gören göz, anlayan göz!

Uyan da gör ne haldedir cihan!

Uyan derin uykudan,

Derin uykudan uyan!

Derin uykudan uyan!

Sen ne biçim ummansın? Ovalar sakin!

Böyle deniz olur mu, artmıyor eksilmiyor.

Kabaran dalgalar yok, timsahlar kaynaşmıyor,

Böyle deniz olur mu, bu denizin yarılmış göğsünden

Başı göğe eren bir dalga ol da ufuklara kanatlan!

Uyan derin uykudan,

Derin uykudan uyan!

Derin uykudan uyan!

Hakkı ezeli kanunu sana, sana emanet edilmiştir.

Allah’ın varsa eğer, sağı sen, solu sensin!

Onun serveti sen, onun kudreti sensin!

Topraktan yaratılan bir kulsun sen, ey insan.

Lâkin zemin de sensin, evet zaman da sensin.

Hakka ermek sırrının şarabını iç ve kan!

Şüphe uçurumundan fırla, kendini kurtar!...

Ne duruyorsun davran!

Uyan derin uykudan,

Derin uykudan uyan!

Derin uykudan uyan!

Muhammed İkbâl

Kaynak: Zebur-u Acem’den Seçmeler-Farsçadan Çeviri: Prof. Dr. Ali Nihad Tarlan- Hilal Yayınları-İst–1964