Büyük Fitne Tekfir ve Cinayet Sapkınlığı
344.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Nokta-i Süveyda
Prof. Dr. Ethem Cebecioğlu
2014 - Ekim, Sayı: 344, Sayfa: 046

Bundan bir önceki yazımızda ünlü mutasavvıfımız Erzurumlu İbrahim Hakkı (ks) Hazretleri’ne göre Nokta-i Süveydâ konusunu ele almış ve orada Nokta-i Süveydâ’nın kalbdeki yerinin ne olduğunu incelemiştik.1

Bu yazımızda da Kur’ân’ın kalbe indiği ve zikir darbını yaptığımız yer olan Nokta-i Süveydâ’nın yani siyah noktanın Marifetnâme’de anlatılan özellikleri üzerinde durmak istiyoruz.

b) Erzurumlu İbrahim Hakkı’ya
Göre Nokta-i Süveydâ’nın Mahiyeti

İbrahim Hakkı (ks) yüreğin tam ortasında siyah bir nokta bulunduğunu ve onun Süveydâ’nın yeri olduğunu söyler.2 Ancak bu nokta, elle tutulup gözle görünen deterministik dünyamıza ait bir şey/nesne değildir, yani maddi değildir, mânevîdir.

Bu hususu belirttikten sonra üstadımız, bu siyah noktanın niteliğini/mahiyetini anlatmaya çalışır. Fakat burada peşinen işaret etmek istediğimiz bir nokta var. Malumdur ki az önce ifade ettiğimiz gibi kalb tamamen metafizik bir varlıktır. Bu durumda sonlu olan akılla, kuşatıcı olarak tam anlamıyla sonsuz, zamansız, mekansız, soyut özelliğe sahip kalbi anlamak/anlatmak oldukça zordur. Yani kısaca akılla sonsuz olan kalbi kuşatmak mümkün değildir.

İşlediğimiz Nokta-i Süveydâ konusu, kalb metafiziğinin içinde daha ileri metafizik bir konudur. Yani Nokta-i Süveydâ’nın özelliklerini anlatmak demek, bu durumuyla metafizik içinde metafiziği anlatmak manasına gelir. Bu, gerçekten Şakir Kocabaş’ın “İfadelerin Gramatik Analiz”inde bahsettiği gibi mana içinde mana analizi3 gibi en üst seviyede soyut bir anlama faaliyetini gösterir.

İşte bu noktada, üstadımız İbrahim Hakkı Hazretleri (ks) ilmî-irfânî derin sezişiyle Nokta-i Süveydâ’yı anlatmaya çalışarak çok çetin bir zihni çabayı, bizce başarıyla tamamlamıştır.

Bu girişten sonra Erzurumlu İbrahim Hakkı’ya göre Nokta-i Süveydâ’nın mahiyeti nedir? Şimdi maddeler halinde onu görelim.

1) Nokta-i Süveydâ, cihanın, kâinatın ruhudur.4 Klasik tasavvuf anlayışında insan büyük alemdir, kainat ise küçük alemdir ve insanda tohum olarak/öz olarak dürülmüştür. Şeyh Galib’in dediği gibi:


Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dide-i ekvân olan âdemsin sen
5

Özetle İbrahim Hakkı Hazretleri insan kalbindeki Nokta-i Süveydâ, bütün varlığın tohum halindeki özeti, yani özüdür, der. Kainatın ruhu, kainatın özüdür ve bu öz, halife olan insanın 6 kalbinin Nokta-i Süveydâ’sında mevcuttur. Eşyanın hakikati Nokta-i Süveydâ’dır.

2) Nokta-i Süveydâ İbrahim Hakkı’ya (ks) göre, insan aleminin arşı olan maneviyat güneşinin doğduğu yerdir. Bu doğuş yerine “Cenân” adı verilir.7 Ve, İbrahim Hakkı’nın kullandığı bu terimin kalb, cennet, can, karanlık, cin vs. gibi mânâ-lügat açılımları vardır.8

“Kalbü’l-mü’mini ‘arşullah” yani “müminin kalbi Allah’ın (cc) arşıdır.”9 İbrahim Hakkı burada kalbin Allah’ı kuşatan yönünün, yine kalbin derinliklerindeki Nokta-i Süveydâ olduğunu ifade ediyor ve Nokta-i Süveydâ’nın bu yönüne “Cenân” adını veriyor. Ona göre “cenân” kalb ve yürek manasınadır.

Özetle bu durumuyla Nokta-i Süveydâ, küçük kara delik, maneviyat güneşinin doğduğu yerdir. Işık karanlıktan, yani işte bu küçük siyah noktacıktan doğar gelir, varlığa çıkar.

Manaların doğduğu yer, dervişlerin murakabede10 daldıkları gaybet karanlıklarında meknuz olan bir Nokta-i Süveydâ’dır. Bu şekilde mana ışığı, manasızlık karanlığından, gaybdan/gaybetten doğar gelir. Bu yüzden murakabeye çok iltizam etmek, bir müridi manaca çok olgunlaştırır. Ki büyük sufîlerin çoğu bu konuda titizlik göstermişler ve gecelerinin büyük bölümünü murakabeyle geçirerek mana güneşinin doğduğu yerdeki taze mana ışıklarıyla imanlarını, ruhlarını, iç dünyalarını, tefekkürlerini aydınlatarak zenginleştirmişlerdir. İbnü’l-Arabî’nin hocası İbn Berrecân bu keyfiyeti şöyle açıklar: “Kul, dünyada, murâkabe hali, batınî bir nazar ve i’tibarla, Allah’ı görebilir”11 ki buna “ihsân” denir. İhsan makamına ulaştıran murakabede sâlikler, ayrıca korkularından emin olup vuslâtı yaşamışlardır.12

3) Nokta-i Süveydâ, insanın ruhunun çıkış yeri olan en büyük noktanın aynasıdır. Bu Nokta-i Süveydâ ile ilgisi bulunan can/kalb, bütün bedende hâkimiyet/hükümranlık kuran yani sultan/yönetici olan nefs-i nâtıka durumundadır.13

İbrahim Hakkı’ya göre; beden ülkesini yöneten ruh, işte bu siyah nokta ile alakalıdır. Nefs-i nâtıka maddi değildir, ama fiillerinde maddeye yakınlığı olan cevherdir.14 Bu durumda dış dünya ile bağlantılı olan bedeni, nefs-i nâtıka olan kalb/can yönetir. Kalb, ışığını Nokta-i Süveydâ’dan alır. O da büyük noktanın aynasıdır. Yani yansıdığı, ortaya çıktığı yerdir.

4) İbrahim Hakkı Hazretleri (ks)’ne göre; Nokta-i Süveydâ’nın büyüklük ve şanı, dış görünüşünde değil sırr-ı istivâsında ortaya çıkar.

Peki Nokta-i Süveydâ’nın bu şanına, büyüklüğüne kimler ulaşabilir/onu elde edebilir?

İbrahim Hakkı Hazretleri (ks) bu soruya şu kısa cevabı verir: İnsanlıktan geçerek melekler gibi saflaşmış kimseler, Nokta-i Süveydâ’nın bu şanına ve büyüklüğüne ulaşabilirler.15

Yani nefsini tezkiye, ruhunu tasfiye eden, rafine olmuş kamil insanlar, insanlığın başlangıç yeri olan bu saf ve temiz ilahi kaynağa, yani Nokta-i Süveydâ’ya ulaşır. Tasavvufta biz buna kısaca ölmeden önce ölmek diyoruz.16 Oraya varmak asl’a varmaktır. Asl’a rücu‘dur.

Bu durumda Nokta-i Süveydâ, saflaşmış ruhların yaşayarak zevken duyabileceği ama anlatamayacağı bir konumdadır. Akıl ötesi olduğu için, akıl sınırları, Nokta-i Süveydâ’yı anlatma/açıklama konusunda yetersiz kalır. Yani “La tüdrikuhu’l-ebsâr.”17

İbrahim Hakkı Hazretleri (ks)’ne göre o seviyeye ulaşan saf ruhlar, gözlerin göremediğini görür18 ki bu gördüğü Hak’tır ve o, gördüğü Hak ile huzuru, ünsiyeti yaşar. Yani Hak, ona açık olur, açıklanır, tebeyyün eder.19

5) Nokta-i Süveydâ’nın sırr-ı istivâsı, cisim, şekil ve renklerden (vasıflardan) uzak bir ferd ve mücerred/soyut bir noktadır.20 Metafizik, şekilsiz, zamansız olduğu için maddi aleme/fizik aleme ait şekiller onun için geçerli değildir.

6) İşte bu soyut bir ferd olan, Nokta-i Süveydâ’nın sırr-ı istivâsı, büyük noktanın tam karşısında ayna gibidir ve tamamen onu gösterir.21 Nokta-i Süveydâ’nın istivâ sırrı işte bu büyük noktadır, yani Rahman olan Allah’tır. Bu yüzden hadis-i kudsî’de “Ben insanın/âdemin sırrıyım, insan da benim sırrımdır” diye varid olmuştur. Çünkü insan halifedir, yani Allah’ın temsilcisidir. Fihi mâ Fîh22 sırrı da, bir şekilde ayna/yansıma metaforuyla anlatılacak şekilde hilafet keyfiyetiyle bağlantılıdır.

Bu durumda Nokta-i Süveydâ’nın sırr-ı istivâsı; akl-ı evvelin ve mükemmel ruhun aynası yani göründüğü, ortaya çıktığı yer olur. Yani Allah’a imanın insanda ilk başladığı yer, işte bu noktanın istivâ sırrı oluyor. Ve bu yüzden zikirle/hatırlama ile iman artıyor, itmi’nan, huzur başlıyor. İşte bu noktada zikrin imanı artırma keyfiyetini Kur’an’da da buluyoruz: “Onlara âyetlerimiz tilâvet olununca bu, onların imanını artırır.”23

Nokta-i Süveydâ’nın bu durumda kendine özgü bir istivâsı var olmuş oluyor. Yani Nokta-i Süveydâ’nın istivâ keyfiyeti akl-ı evveli, mükemmel ruhu gösteren bir ayna olmasıdır. Bu durumda akl-ı küllü, akl-ı evvel’i görmek/bilmek için Nokta-i Süveydâ’nın istivâ aynasına ihtiyaç vardır, diyebiliriz. Nokta-i Süveydâ’sı ile bir insan, Hakk’ı görecek bir şekilde aşk ile yaşayıp tecrübe ederek O’nu zevken-irfânen bilir. Bu durumda “insan” Rahman olan Allah’ın/Rahman’ın istivâsına, kalbe gelip yerleşmesine metafizik mahal oluyor. Bu keyfiyet, varlıklar âleminde sadece insanda vardır. Bu yüzden de “insan” halifelik payesine erişilebilir kıvamda yaratılmıştır.24

Peki Nokta-i Süveydâ’nın aynalık ettiği akl-ı evvel nedir?

Akl-ı evvel, hadiste geçtiği gibi Allah (cc)’ın ilk yarattığı şeydir. Vahdet mertebesi, Nur-ı Muhammedî (sav), insanın hakikati, arş,25 Allah (cc) önce ilk aklı/Nur-i Muhammedî’yi (sav) yarattı.26 Ondan sonra da diğer varlıkları O’ndan yarattı.27 Buna ilahi ilmin ilk zuhuru denir ve tafsili/ayrıntılanması değildir.

Bu durumda Nokta-i Süveydâ, istivâ etmemiş haliyle Nur-i Muhammedî’den, akl-ı evvelden, insanın hakikatinden, arştan daha hususi bir konumda, ama ayna olma potansiyelindedir.

7) İnsanî hakikat, Nokta-i Süveydâ’nın sırrıdır. İnsanî hakikat ise her zaman endişe duyar, uyuyunca rüya icad eder. Nokta-i Süveydâ’nın sırrı olan bu hakikat-i insaniyye, insana ait hislerin ve kuvvelerin kaynağının kaynağı/özünün özüdür.28

Konuşuruz, sesler çıkarırız. O sesler, düşünce ve fikirlerimizin zarfı ve dış kabuğudur. Düşünce ve fikirlerimiz de Nokta-i Süveydâ’nın harfleri mesabesindedir. Ve o harf denilen düşünce ve fikirlerimizin çıktığı Nokta-i Süveydâ ise mananın özüdür. Harfler, o noktadan doğmuştur. Akl-ı meâdın/ahireti düşünen aklın kaynağı işte bu özdür.29 Bu durumda mananın çıktığı yer Nokta-i Süveydâ’mızdır. Harf olan düşüncelerimiz işte buradan çıkar. Konuşunca çıkardığımız sesler de, bu düşünce harflerimizin zarfı ve kabuğudur. “Her insan konuşmasının altında gizlidir.”30 Yani konuşmasına bakarak bir insanın harfini biliriz. وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ31 ayetine göre o insan hangi harf üzere ibadet, kulluk yapıyor, anlarız. Bu yüzden mana denen sırrın temiz olması kulluk için çok mühimdir. O tasfiye için de tasavvufî seyr ü sülüka çok büyük ihtiyaç vardır. Fefhem!

İbrahim Hakkı Hazretleri (ks) burada yarı metaforik şu açıklamayı yapar: Kalbin Nokta-i Sevdâ’sından doğan güneşin ışıkları beyne yansır, onu aydınlatır. Tıpkı maddi güneş gibi… Güneş gökte iken onun ışıkları yeryüzüne ulaşır. Oradan atmosfere girer ve bu şekilde bu maddi dünyamızı aydınlatır. Eşyaya hayat verir, kuvvet verir. İşte bunun gibi maneviyat güneşi de ehadiyyet mertebesi olan ‘amâ semasından, insanî hakikat mertebesine ışık saçarken onun ışığı Nokta-i Süveydâ’yı doldurur, oradan da beyne yansıyıp, bu şekilde insan bedenine ait hisleri ve kuvvetleri ışıklandırarak vücut organlarına hayat ve kuvvet verir. Böylece bir hayatiyet olarak göz görmeye, el tutmaya, kulak duymaya, ayak yürümeye başlar. İşte bedenin her bir hücresinde gördüğümüz hayat ve kuvvetin ışığı bu Nokta-i Süveydâ’dan gelir.32 ‘Amâ, insanî hakikat, Nokta-i Süveydâ, beyin ve vücud organları sırasıyla ard arda Allah’tan gelen ışığın takip ettiği yukarıdan aşağı inen hiyerarşik bir yol haritasıdır. Bu yüzden şeriata uygun olarak salih amellerin kalbde bıraktığı iz, nur ve ışık olur. Aksine salih olmayan/günah ameller de kalbde karanlığa/ışıksızlığa yol açar. Hadis-i şerif ve ayette, işlenen her günahın kalbde bir iz/kir bıraktığı ifade edilmektedir.33

İşte bu yüzden salih amel işlemek demek kalbdeki doğuştan gelen safiyetin/ışığın/hatta imanın korunması yani kalbin diri kalması demektir. Hasta kalb, gafil kalb, ölü kalb ise, kulun kalb denen ilahî emanete günah işlemek suretiyle ihanet etmesi manasına gelir.

Bu yüzden kalbimizden de hesaba çekileceğiz; “inne’s-sem‘a ve’l-basara ve’l-fuâde küllü ulaike kane anhu mes‘ûlâ”34 “Muhakkak ki kulak, göz ve kalb, bunların hepsinden kul sorgulanacaktır, yani mesuldür.”

Dipnotlar: 1) Ethem Cebecioğlu, “Nokta-i Süveydâ”, Altınoluk, Temmuz 2014, ss.22-5. 2) İbrahim Hakkı, Ma‘rifetnâme, s. 319. 3) Bkz. Şakir Kocabaş, İfadelerin Gramatik Analizi, İst. 1974. 4) İbrahim Hakkı, Ma‘rifetnâme, s. 319. 5) İskender Pala, Ansiklopedik Divân Şiiri Sözlüğü, s. 17-8. 6) Bakara, 2/31. 7) İbrahim Hakkı, Ma‘rifetnâme, s. 319. 8) Bkz. İbn Manzur, Lisânü’l-Arab, “c-n-n” mad. 9) Bkz. Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, II, s. 100, hadis no: 1886. 10) Murakabe için bkz. Muhammed b. Abdullah El-Hanî, Adâb, Ali Hüsrevoğlu, İst. 1986. 11) İbn Berrecân, Tenbih, c. I, ss.327-328. 12) Muhammed b. Hüseyin b. Abdullah eş-Şerîf el-Habeşî, el-Ukudü’l-U‘lviyye fî Beyâni Tarikati’s-Sadâti’l-U‘lviyye, ys. 1298/1886, s. 25; Ebü’l-Mevâhib Cemâleddin Muhammed eş-Şâzelî, Kavâninü’l-Hükmi’l-İşrâk, Dımaşk 1309/1891, s. 19. 13) İbrahim Hakkı, Ma‘rifetnâme, s. 319. 14) Cürcânî, Ta‘rîfât, s. 239. 15) İbrahim Hakkı, Ma‘rifetnâme, s. 319-20. 16) Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, ss. 432-33. 17) Enam, 6/103. 18) İbrahim Hakkı, Ma‘rifetnâme, s. 320. 19) Âfâkta ve enfüste âyetlerimizi ona göstereceğiz. Sonunda Hak ona açık hale gelir/tebeyyün eder. (Fussilet, 41/53) 20) İbrahim Hakkı, Ma‘rifetnâme, s. 320. 21) İbrahim Hakkı, Ma‘rifetnâme, s. 320. 22) Mevlânâ’nın eserlerinden birinin “Fîhi mâ Fîh” ünvanıyla olması da irfanî olarak ilginçtir. 23) Enfal, 8/2. 24) Tîn 4. 25) Tehânevî, Keşşâfü Istılâhâti’l-Fünûn, Hindistan 1862, İst. 1318, C. II, s. 1028. 26) Aclunî, Keşfü’l-Hafâ, I, 238, hadis no: 826. 27) Bkz. Suad el-Hakim, ek-Mu‘cemü’s-Sufî, “Nur-i Muhammedî” mad. 28) İbrahim Hakkı, Ma‘rifetnâme, s. 320-21. 29) İbrahim Hakkı, Ma‘rifetnâme, s. 320-21. 30) Ebu Bekir el-Beyhakî, el-Esmâ ve’s-Sıfât, thk. Mukbil Hâdi el-Vadiî, Mektebetü’s-Sevâdî, Cidde 1993, III, 54. 31) Hac, 22/11. 32) İbrahim Hakkı, Ma‘rifetnâme, s. 321. 33) Mutaffifîn, 83/14; İbn Mace, Zühd, 29; İbn Hanbel, Müsned, II, 297. 34) İsrâ, 17/36.