Büyük Fitne Tekfir ve Cinayet Sapkınlığı
344.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Dünya Hayatı
Sâdık Dânâ
2014 - Ekim, Sayı: 344, Sayfa: 031

Cüneyd Bağdadî -kuddise sirruh-buyurur:

– İmam Şâfiî dünyada hakkı konuşan bir zat idi. Bir gün bir din kardeşine verdiği öğütte şunları söylemiştir:

Ey kardeşim! Dünya hayatı kaygan bir yer gibidir. Orada ayak sâbit kalamaz. Dünya ne kadar imar edilse sonu harap olmaktır. Onda yaşayanların en son ziyâretgâhları kabirdir. Sonu sevdiklerinden ayrılmaktır. Dünya zenginliğinin sonu fakirliktir. Mal servet toplamak güçtür. Ey kardeşim Allah’tan kork. O’nun helâlinden verdiği rızka râzı ol. Gayrimeşrû kazanç yollarına sapma. Yetişemeyeceğin, yetişeceğini bilmediğin günler için, önceden uzun emellere dalma. Çünkü senin ömrün geçici bir gölge gibidir. Güzel amelleri çoğalt. Uzun emelleri azalt.

Abdülkâdir Geylânî -kuddise sirruh- anlatır:

– Ey Aziz! Şu aldatıcı âlemden geç... Bu aynı zamanda ilâhî bir emirdir. Çünkü Cenâb-ı Hak:

“Sizi bu dünya hayatı aldatmasın. Aldatıcı sizi, Allah’ı anarak kandırmasın” (Lokman Sûresi / 33) buyuruyor.

Burada aldatıcı şeytandır. O gelir yaptıracağını yaptırır. Sonra da “Allah Kerîmdir, istiğfar eyle, bağışlanırsın.” gibi sözler eder ve seni kandırır... Sakın onun bu sözüne kanmayasın... Hem istiğfar nasip olacağını nereden biliyorsun? Tevbe, istiğfar etmeden ölenlerin sayısı az mıdır?

Dünya geçici bir misafirhânedir. Hak katında horlanmış, zemmedilmiştir. Çünkü dünya herkese oyun oynamış, herkesi kendisi ile oyalamış, kendisini sevdirmesini bilmiş. Taşı ile toprağı ile türlü türlü şekillerde görünmüş. Bilhassa sevenlerine türlü gâileler, huzursuzluklar vermiş, kendisine sarılanları perişan etmiş sonunda da rağbet edenlerinden bir kahpe gibi yüz çevirmiş ve çevirmektedir.

Ancak az bir zümre huzura kavuşabilmişler, kendilerini bu bâdireden muhâfaza edebilmişler. Bunlar dünyaya gelmekteki gâyeyi iyi anlayıp, Kur’ân-ı Kerîm’in emirlerine sarılan ve Fahr-i Kâinat Efendimizin yolunu izleyen akıllı, zeki, sâlihler, muttakîler, ârifler ve Hak âşıklarıdır. Bunlar dünyanın geçiciliğine ve sahteliğine aldanmamışlar, zamanlarını Allah’a karşı ubudiyetle geçirmişlerdir.

Hatta bütün soruların cevabını verip de cennete dahil olan bahtiyarlar bile eğer dünyada iken Hâlık -teâlâ ve tekaddes- hazretlerini lâyıkı vechile zikredemeyip noksanlık göstermiş iseler, onlar dahî keşke daha fazla Cenâb-ı Hakkı zikrebilseydik diye nedâmet edeceklerdir.

Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- efendimiz, insanları akıllarına göre değerlendirirlerdi.

Akıllı olalım. Bulunduğumuz bu muvakkat misafir­hânedeki vakitlerimizi en fâideli şeylere hasredelim. Hatta yol göstericilerden birisi tasavvufu: “Tasavvuf vakti en değerli şeylere hasretmektir.” diye târif etmiştir.

Bizlere düşen Cenâb-ı Hakk’ın biz âcizlere, bahşettiği sayıya gelmeyen nîmetlerine karşı uyanık olup, şükrümüzü hayatımızın sonuna kadar her hususta idâme ettirmemiz lâzımdır. Başta îman ve sıhhat nîmeti gelir. Cenâb-ı Hak hazretlerine kul olmak nîmeti, ne kadar şereflidir. Rasûl-i Ekrem hazretlerine ümmet olmak nîmeti, ne kadar şereflidir. Müslüman olmak, Hakk’a vâsıl olmak gayret ve nîmeti ne kadar şereflidir.

Semâ, güneş, ay, aldığımız nefes, yediğimiz yemekler hep Rabbımızın ikramıdır. Hülâsa bütün âlem, mükevvenât, cemâdât, nebâtât, hayvanât hep insanlara hâdim. Bu sûretle Cenâb-ı Hak kullarına kendisinin varlığını, ulûhiyetini, settarlığını, gaffarlığını, rahmanlığını daha nice sıfatlarını bildirmiştir.

Bunları bildikten sonra bizlere düşen, nezih, afif, temiz bir hayat yaşamağa tevessüldür. Bunların başında dünya malına harîs olmamak, helâl ve haram husûsunda çok dikkatli olmak, dünyevî ve uhrevî bütün muâmelelerimizi istikâmet üzere değerlendirmesini bilmek, hulâsa tam devamlı bir kulluğa yönelmek vazîfemizdir.

Çünkü insan kendi kadrini, şerefini, yaratılış sebebini bilmeli. İnsan hakîkatte bir cevherdir. Çünkü Hakk’ın temsilcisidir.

Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri-1, s. 218-220