Büyük Fitne Tekfir ve Cinayet Sapkınlığı
344.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Rabbimin Müşfik Sualleri
Cafer Durmuş
2014 - Ekim, Sayı: 344, Sayfa: 028

Bu günkü okumalarımda bir soru cümlesi beni alıp götürüyor; başka sorularla buluşturuyor. Şefkat ve merhametle örülen sualler etrafında düşünürken şuna inanıyorum ki, merhamet-i ilâhiye çepeçevre varlığımızı kuşatmıştır. Çünkü Cenâb-ı Mevlâ lütf u keremiyle bizlere hitap ediyor ve sarsıcı sorularla uyarıyor. Her şeyi Allah’ın verdiği ve O’nun idare etmekte olduğu gerçeğini bir yerde değil, yüzlerce âyet-i kerîmede defaatle hatırlatıyor ki insan akletsin, fikretsin, şükretsin, zikretsin. Âfâkta ve enfüste cereyân eden hâdiselere kayıtsız kalmasın. Ve şunu yeniden anlıyorum ki soru sormak, öğrenmenin alfabesi olduğu gibi öğretmek ve talim etmek için de elzemdir. Çünkü soru sormak zihnin kılcal damarlarını uyarmaktır. Fikrin neşv ü nema bulacağı araziye tohum ekmektir; düşünce şehrinin kapısını açmaktır…

İlk önce yaratılışa yani nereden gelip nereye gitmekte olduğumuza dair bazı sualleri buraya alıyoruz. Yüce Mevlâ şunu soruyor: “İnsan, önceden hiçbir şey değilken kendisini nasıl yarattığımızı düşünmüyor mu?”1 Başka bir âyet-i kerîmede; “Bizim sizi boş yere, bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”2 diye ikaz ediyor. Bundan sonra, “İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?”3 diye soruyor. “Maiyet şuuru” ile yaşamak gibi bir hedef getiriyor önüne…

İkinci olarak önümüze serilen sayısız nimetleri hatırlatan suallerden bazılarına yer veriyoruz. Buyruluyor ki; “Ey insanlar, Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın. Allah’tan başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı var mı?”4

“İçtiğiniz suya baktınız mı? Siz mi onu buluttan indirdiniz, yoksa indirenler biz miyiz? Dileseydik onu tuzlu yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi? ”5 De ki: suyunuz çekiliverse, söyleyin bakalım, size kim bir akarsu getirebilir?”6 “Tutuşturduğunuz ateşi gördünüz mü? Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?”7

“Görmedin mi Allah, yerdeki eşyayı ve emriyle denizde akıp giden gemileri sizin hizmetinize verdi. Göğü de, kendi izni olmadıkça yer üzerine düşmekten korur. Çünkü Allah, insanlara çok şefkatli ve çok merhametlidir.”8

“(İnsanlar) bakmazlar mı devenin nasıl yaratıldığına? Göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bakmazlar mı?”9

“Biz, yeryüzünde nice nice hurma bahçeleri, üzüm bağları yarattık ve oralarda birçok pınarlar fışkırttık. Ta ki, onların meyvelerinden ve elleriyle bunlardan imal ettiklerinden yesinler. Hâla şükretmeyecekler mi?»10

Bu soruların şöyle seslendiğini düşünüyorum: Ey insan! Nasıl yaratıldığını bir düşün. Uzuvların başta olmak üzere «Bunlar benim» diyerek «sahiplendiğin her şeyin, sana meccânen bahşedildiğini unutma! Bütün nimetlerin hesabını vereceğini aklından çıkarma! Suyu, toprağı ve bunlarda yetişen sayısız nimetleri düşün. Mesela rengârenk çiçekleri, lezîz yiyecekleri, akarsuları, emrine musahhar kılınan irili ufaklı hayvânâtı düşün. Uçsuz bucaksız semaları ve boşlukta süzülüp giden kuşları düşün. Onca şaşırtıcı özellikleriyle devenin nasıl yaratıldığını düşün; heybetli dağları, rahmet yüklü bulutları düşün. Galaksilerden sivrisineğe kadar; gözle görülenleri düşün, görünmeyenleri tahayyül et. Burada sayamadığımız, adını bilmediğimiz nimetleri düşün. Bunlarla seni mütemâdiyen rızıklandıran Kudret Sahibi’nin azametini düşün. Her nimetin şükrünü kendi cinsinden edâ etmeye çalış. Oradan, sana hiçliğini unutturmayacak bir düşünce ufkuna yürü…

Nahl sûresinde, başlıca nimetler hatırlatıldıktan sonra insanın önüne ikisi birbiriyle aslâ mukayese edilemeyecek iki misal getiriliyor; bir âciz köle ile mükrim bir cömert, lâl u ebkem bir dilsiz ile adalet tevzi eden bir muktedir zat. (Bkz; 16/65 ilâ 76.ncı ayetler arası) Tabiîdir ki bu misallerde, kendilerinde güç vehmettiği odaklardan beklenti ve korku içinde olup da Allah’a kulluk çerçevesini hâlâ gönlüne nakşedemeyenler âciz köleye benzetilmiş oluyor. Bunca nimete rağmen Mün’im-i Hakîki’yi ikrar edemeyenler ise hiçbir şeyi anlamayan ve anlatamayan dilsize benzetilmiş oluyor.

Herhalde şunu diyebiliriz; yukarıda zikredilen sarsıcı sorularla benzerlerini herkes öncelikle nefsine sormalı, sonra etrafına taşımalı. Bu soruların her birine hesap gününde nasıl cevap vereceğini düşünmeli, hayatın akışı içinde bu hazırlığı ihmal etmemeli. İyi bir hazırlık için de Kur’ân’ın diriltici soluğuna, merhamet yüklü âyetlere koşmalı. Hemen, şimdi.

Dipnotlar: 1) Meryem sûresi, 19/67. 2) Mü’minûn sûresi, 23/115. 3) Kıyâme sûresi, 75/36. 4) Fâtır sûresi, 35/3. 5) Vâkıa sûresi, 56/68-70. 6) Mülk sûresi, 67/30. 7) Vâkıa sûresi,56/71-72. 8) Hac sûresi, 22/65. 9) Gâşiye sûresi, 88/17-20. 10) Yâsin sûresi, 36/34-35.

“O LATÎFTİR” NE DEMEK?

Âyet-i kerîmede “Allah kullarına lütufkârdır, dilediğini rızıklandırır. O kuvvetlidir, güçlüdür.”1 buyruluyor. Burada “lütufkâr” olarak tercüme ettiğimiz “latîf” kelimesi sözlükte, «hoşluk ve güzellikle muamele» demektir.

Cafer-i Sâdık (rh.a.); “Allah’ın kullarına lütufkâr oluşu, onlara helâlinden rızık verip, durumlarına göre bu rızkı taksim etmesidir” diyor. Yani Allah Teâlâ seni helâl ve temiz şeylerle peyderpey rızıklandırmaktadır. Rızkını bir kerede taksim ederek; “Al bunu, ne halin varsa gör” dememiştir. Hikmetine binaen rızkı muhtelif sebeplere bağlamış ve bunu ömre yaymıştır.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, “Rızık ecelinden daha ziyade sahibini arar ve nerede olsa onu bulur”2 hadis-i şerifinin doğru anlaşılması ve insanların bunu içselleştirmesi için büyük çaba sarf ediyor. Rızkın maksûm (Allah katında taksim edilmiş), mazmûn (üstlenilmiş), mev’ûd (va’dedilmiş) ve memlûk (temlîk edilmiş) olduğunu defalarca hatırlatıyor.

İbn-i Atâ (rh.a.) ise “Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Dilediğine rızkı bol verir, dilediğinden de kısar. O, her şeyi bilendir”3 âyetinin izahı sadedinde şöyle diyor; «Rızıkların anahtarı sağlam tevekkül, kalplerin anahtarı sağlam mârifetullah, ilimlerin anahtarı ise açlıktır.»

Velhasıl O’nun kullarına lütufkâr olduğunu idrak etmek için, rızkın merhametle taksiminden başlayarak üzerinde düşünülmesi gereken nice incelikler var. Bunun için kalplerin arı duru olması lâzım.

Dipnotlar: 1) Şûrâ sûresi, 42/19. 2) Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, II, 27. 3) Şûrâ sûresi, 42/12.