Büyük Fitne Tekfir ve Cinayet Sapkınlığı
344.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Büyük Fitne
Ahmet Taşgetiren
2014 - Ekim, Sayı: 344, Sayfa: 003

Tekfir, Müslüman olarak bilinen birisine küfür isnad etmek demek. Küfür isnad etmek, şu veya bu davranışı sebebiyle Müslüman diye bilinen birisinin İslam dairesinden çıktığına, küfür alanına girdiğine hükmetmek anlamına geliyor.

İslam’a göre “İman” diye bilinen bir alan olduğu gibi “küfür” diye nitelenen bir alan da var. İman alanı bazı özelliklerin bulunmasını gerektirdiği gibi, küfür alanı da bazı özelliklere sahip olmayı gerektiriyor. “Küfre girmek” böyle bir duruma düşen insan için kullanılıyor.

İslam alimleri, insanı “küfre götüren” davranışlar üzerinde durmuşlar, bunun için bazı ölçüler belirlemişler.

İman ve küfür, dinin içinde bulunmak veya dışına düşmek gibi çok hayati bir durum tesbiti niteliğinde olduğu için, alimlerimiz de, bu ölçüler üzerinde titizlikle durmuşlardır.

Ayrıca bu ölçüler, imanın “kalb ile tasdik” olması sebebiyle mü’minin kalbî hassasiyetleri açısından, orada gerçek bağlılıkların oluşması bakımından son derece önem arzediyor. Titizlik gerektiriyor. Küfür çizgilerinin bilinmesini ve asla oraya yaklaşılmamasını hayati hale getiriyor.

Buradan bakıldığında mü’minin, imanı üzerinde titremesi, küfür çizgilerini bilmesi ve kalben oralardan uzaklaşması olmazsa olmaz bir hassasiyet alanıdır.

Tekfir ile ilgili mesele, kişinin kendi imanı konusundaki hassasiyeti değil, bir başkasının imanı ile ilgili yargıda bulunma ve onunla hukukunu belirleme meselesidir.

Bu sebeple, bir mü’minin, İslam dışına düştüğünü söylemek çok hassas bir mesele olarak kabul edilmiştir.

Rasulullah Efendimizin bir hadisi şerifleri de, bu hassasiyetin kaynağı olmuştur:

“Herhangi bir kimse, din kardeşine “Ey kafir!” derse, bu tekfir sebebiyle ikisinden biri muhakkak küfre döner. Eğer o kimse dediği gibi ise ne âlâ. Aksi takdirde sözü kendi aleyhine döner.” (Müslim, 1/319)

Bu hadis-i şerife göre küfür ithamı, itham edilen kişi o vasıfta değilse, itham eden kişinin üzerine yüklenen bir vasıf haline geliyor. Bu durumda, tekfirin öyle kesin delillerle gerçekleşmesi gerekiyor ki, itham gerisin geri dönmesin. Oysa küfür ithamının zorluğu, hemen bütün islamî metinlerde altı kuvvetle çizilen bir husustur.

Aynı şekilde Rasulullah Efendimizin, savaşta kelime-i tevhid getirerek Müslüman olan bir kişinin, korkarak Müslüman olduğu kanaatiyle öldürülmesi üzerine söz konusu sahabiyi “Kalbini yardında mı baktın?” diye muaheze etmesi de, olayın bir “Kalb hadisesi” olduğunun ifadesi, dolayısıyla bir insanın imanı konusunda hüküm vermenin kolay olmadığı yönünde çok hayati bir uyarı mahiyetindedir.

Sonuçta iş, bir Müslümanın davranışı üzerinden onun kalb alemi üzerinde hüküm verme hadisesidir.

Bunu kim yapacaktır, sorusu önemlidir.

Yapacak kişinin veya grubun kanaatinin diğer Müslümanlar için bağlayıcı olup olmayacağı bir başka meseledir.

İmanı hakkında hüküm verilen kişi için nasıl bir muamele yapılacağı konusu daha başka meselelerin kaynağıdır.

Neresinden baksanız zor, her adımda bir Müslüman toplumu derin problemlerle karşı karşıya bıraktıracak bir konudur.

Şüphesiz, insanın İslam’la ilgisini tayin eden belli ölçüler vardır.

Kur’an’da da sıkça geçen mü’min, kafir, münafık, müşrik, münkir ve benzeri tanımlamalar içi boş tanımlamalar değildir.

Her bir kavramın tekabül ettiği bir kişilik tipi bulunmaktadır.

Ama bunların şu veya bu insanda somutlaştırılması büyük hassasiyet gerektiren iştir.

Hele “mü’min” diye tanınan insanlardan herhangi birisini, “iman” çerçevesi dışında bir kişilik tipi içine izafe etmek, İslam toplumunda doğuracağı sonuçlar itibariyle çok daha büyük hassasiyeti gerektirir.

O yüzden, Peygamberimiz hayatta iken bile, dıştan Müslüman gözüken ama içten inanmadığı kabul edilen “münafık” tanımlamasının, bunlar Peygamberimizce malum olsa bile kişi kişi somutlaştırılması yoluna gidilmemiştir. Bugün de hiç kimsenin elinde şu veya bu kişiyi münafık diye “tanımlama, işaretleme” yetkisi bulunmamaktadır.

Peki Peygamberimizin, münafığın özelliklerine ilişkin uyarılarını ne yapacağız, sorusu sorulursa, orada da, öncelikle kendimizde “nifak özellikleri”nin bulunmamasına itina edeceğiz, bir başkasında nifak özelliği görüyorsak, orada da “sui-zan endişeleri”ni dikkate almak kaydıyla, ancak kişisel olarak tavırlarımızla sınırlı kalacağız.

İslam’da insanı küfre götüren davranışlara da işaret edilmiş, bu konuda fıkıhta geniş bahisler açılmıştır.

Ama bu bahislerin içinde “İman ve amel ilişkisi” de ayrıca tartışılmış, “Amelin imandan bir cüz olup olmadığı” üzerine farklı anlayış yolları, yani fıkıh ve kelam mezhepleri oluşmuştur. Büyük günahlar, küçük günahlar... bunların işlenmesi hangi safhada insanın imanını nasıl etkiler sorusu, tüm İslam tarihinin üzerinde tartıştığı bir konu olmuştur.

Ayrıca yönetim sistemleri planında da konu “Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetme” çerçevesinde tartışılmış, Maide suresi 44’üncü ayetindeki “Allah’ın indirdiği ahkâm ile hükmetmeyenler kâfirlerin taa kendileridir” şeklinde belirlenen çerçeve, özellikle İslam ülkelerindeki yönetimlere nasıl bakılacağı konusunda farklı yaklaşımlara yol açmıştır. Benzeri iki ayette daha bu yönetimler “fâsık” ve “zâlim” olarak nitelenmektedir. Kâfir, fâsık, zâlim... bunlar birbirinin müteradifi, yani eş anlamlısı mıdır, sorusu da bu arada üzerinde tartışılan soru olmuştur.

İşin fitne boyutu... Yani herkesin herkesten kuşkulandığı, herkesin herkesin imanını sorguladığı, herkesin herkesin imanını makbul veya makbul değil tarzında damgaladığı bir durum...

Herkesin elinde bir “iman ölçer araç” bulunduğunu farzettiği bir durum...

Buna bir de “küfrüne fetva verilen” kişi veya yapılara karşı açılacak savaş noktasından bakarsak, ortaya nasıl “katilden beter” bir ufunet çıkacağını tahmin etmek zor değildir.

Hazreti Ali gibi bir büyük sahabinin, Muaviye ile ihtilafta, hakeme razı olduğu gerekçesiyle, yani hakeme razı olarak güya Allah’ın hükmünden uzaklaştığı var sayılarak küfrüne ve katline fetva verilmesi, sonra camiye giderken şehid edilmesi, fitnenin nasıl bir akıl dışılığa sürüklenebileceği ve oradan yola çıkıp nasıl cinayetlerin işlenebileceğini gösteren çok acı bir örnektir.

“Harici mantık” taa oralarda cinayet işlemeye başlamış, bugünlere kadar, İslam coğrafyasında fiili katiller ya da şahsiyet katilleri tarzında devam etmiştir.

“Tekfir” belli ki iki tarafı kesen kılıçtır.

Bu iş yol haline geldiği zaman, tekfir edenin de, şu veya bu davranışı veya anlayışı sebebiyle tekfir edilmesi işten bile değildir.

Kur’an’daki şu veya bu ayetini, Rasulullah Efendimizin şu veya bu hadisini, uygulamasını, kendi keyfine göre, nefsine - hevâsına gerekçe yaparak kullanmak da, eğer içinde gerçekten böyle bir öz taşıyorsa, kolaylıkla iman dışına itilebilir. Bu ithamlar – isnadlar birbirini kovalayacağı için de, ortada Müslüman diye tanımlanacak bir toplumun kalmaması söz konusudur.

Kimsenin kalbini yarıp bakmak mümkün olmadığına göre, iman ise, dil ile ikrardan öte bir kalb işi olduğuna göre, mü’min olduğunu ifade eden bir kişiye karşı tekfir kılıcını kullanmak, ne Kur’an ölçüsüne uygundur, ne de Nebevi çizgiye.

Rasulullah Efendimiz, “kalbini yardın da mı baktın?” sorusunu, kendi rahle-i tedrisinde yetişen bir kişiye, bir sahabisine sormuştu. Üstelik o sahabi bir savaş ortamında karşılaştığı düşman sözünün samimiyetine güvenmeyerek o insanı öldürmüştü. Bugün insanların küfrüne ve ardından katline fetva vermek, nasıl bir cür’ettir ve Hazreti Peygamber’e bunun hesabı nasıl verilecektir?