> 2014 > Eylül - Türkiye'nin Gençlik Sınavı > ÖRNEK KUL - SON RESÜL’DEN UYARILAR Mazlûmun ahından Sakın
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

ÖRNEK KUL - SON RESÜL’DEN UYARILAR Mazlûmun ahından Sakın
Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan
2014 - Eylül, Sayı: 343, Sayfa: 042

دعوة المظلوم

Müslümanlar olarak hemen her gün gündemimize düşen olaylardan dolayı İslam dünyası ile birlikte daha çok acı çekmekteyiz. Son yıllarda bu durumun İslam Ülkelerinde dayanılmaz boyutlara ulaşmış olmasına rağmen, insanlık adına görev üstlendiği iddiasında olan uluslararası kimi kuruluşların ya kahredici bir suskunluğu yeğlediği ya da açıkça zalimlerden yana tavır aldığı açıktır. Medya ve kitle iletişim vasıtalarına yansıyan yürek yakan zulüm görüntüleri, çoğu kere söylenecek söz bırakmamaktadır. Sözün bittiği yere gelindiği kanaati yaygın bir haklılık kazanmış bulunmaktadır. Kısacası, genel anlamda Müslümanlar için zor dönemler bir türlü gündemden düşmemektedir.

Allah Teâlâ, zor zamanların gündemlerini hep elçileri aracılığı ile ıslah etmiş, inananları yeni ufuklara sevk etmiştir. Günümüzün zorlukları da yine aynı yolla aşılabilecektir. Peygamber Efendimizden sonra Allah elçisi gelmeyeceğine göre, Efendimizin rehberliğini, onun çağlar üstü irşat ve uyarıları aracılığı ile gündeme taşımak, olan-bitenin en azından doğru değerlendirilmesi bakımından önem arz etmektedir. “Ümmetin elçiliği”nin önde gelen gereği de bu olsa gerektir.

Bilindiği gibi Peygamber Efendimiz, insanlığı ve ümmetini irşat ederken teşvik(terğib) ve uyarı (terhib) usulünü uygulamıştır. Genelde sıralama böyle olmakla beraber, duruma göre uyarının öne geçtiği de olmuştur.

Bu düşünceden hareketle biz de Efendimizin “Sakın(ın)” uyarılarını içeren hadislerinden bir demeti “Örnek Kul - Son Resül’den Uyarılar” genel başlığı altında sizlerle paylaşmayı -nasipse- planlamış bulunmaktayız. “Mazlumun âhından sakın” tavsiye ve uyarısını, tüm zâlimlere ve destekçilerine, içte ve dıştaki zulüm severlere -bir şey, önemli bir şey söylemiş olmak bakımından- bu serinin ilk konusu olarak seçtik.

Konuya ait hadis-i şeriflerin özünü oluşturan rivâyet şöyledir:

عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا

أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بَعَثَ مُعَاذًا إِلَى الْيَمَنِ فَقَالَ:
اتَّقِ دَعْوَةَ الْمَظْلُومِ فَإِنَّهَا لَيْسَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ اللَّهِ حِجَابٌ

Abdullah İbn Abbas radıyallahu anhüma’dan nakledildiğine göre Peygamber sallellahu aleyhi ve sellem Muâz’ı (İbn Cebel) Yemen’e (vâli olarak) gönderdi. (Ona verdiği talimâtın sonunda) şöyle buyurdu:

- “(Ey Muaz’) mazlûmun bedduasından (âhını almaktan) sakın. Zira mazlumun ahı ile Allah arasında o bedduanın kabulüne hiç bir engel yoktur.”1

Bu son cümle “mazlûm ile Allah arasında (o duanın kabulüne) hiçbir engel yoktur فَإِنَّهُ لَيْسَ بَيْنَهُ وَبَيْنَ اللَّهِ حِجَابٌ”2 diye de rivayet edilmiştir.

Tirmizi, rivayetin sonunda, “bu konuda Enes, Ebu Hüreyre, Abdullah b. Ömer, Ebu Said’den de rivayetler vardır” dedikten sonra, hadisin hasen-sahih olduğunu bildirmektedir.3 Hadis-i şerife ait rivayetlerin hemen tamamında, bu uyarının, hicretin dokuzuncu yılında Yemen’in Cened bölgesine vali olarak görevlendirdiği Muaz b. Cebel’e Resulullah sallalellahu aleyhi ve sellem’in, özellikle zekat olarak alacağı malların, mükelleflerin en nitelikli (kerâim) malları olmamasını, orta halli malları tercih etmesini tenbih ettikten sonra yaptığı uyarı olarak yer almış olması, fevkalâde dikkat çekicidir. Devlet gücünün kötüye kullanılmasının, hangi alanda olursa olsun, zulüm niteliği taşıdığı ortaya çıkmaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber’in “mazlumun âhını almaktan sakın” talimâtı, esasen “zulüm yapmaktan sakın” anlamındadır. Zira mazlumun ahı, gördüğü herhangi bir haksızlığın sonucudur. Zulüm görmeden yapılacak bedduaya, “mazlumun ahı” hükmü verilmez. Hadisimizde söz konusu olan haksızlık mâlî niteliklidir. Aynı konuda Hz. Peygamber’in “Matlu’l-ganiyyi zulmün = İmkânı olanın, borcunu (veya vermesi gereken ödemeyi) geciktirmesi zulümdür”4 beyanı da ekonomik ilişkilerde fevkalâde önem taşıyan bir tespit ve tehdittir. Anlaşılmaktadır ki, mazlumun bedduası, hangi alanda gördüğü bir zulme/haksızlığa dayalı olursa olsun, onunla Allah arasında bir engel bulunmamaktadır. O halde asıl uyarı, böyle bir duruma sebebiyet vermemek yani zulüm işlememek noktasında yoğunlaşmakta demektir. Peygamber Efendimiz bir başka hadis-i şerif’te işin âhirete uzanan boyutunu da şöylece açıklamış bulunmaktadır: “Zulüm işlemekten sakının. Çünkü zulüm, kıyâmet günü karanlıklara (zulumât) dönüşür.”5 Kıyamet gününün kendine özgü dehşeti içinde bir de dünyada iken işlenen haksızlıkların sebep olduğu karanlıklar içinde kalmak, esasen aklı başında hiçbir kimsenin isteyeceği bir durum değildir. Bunun çaresi dünya hayatında bütün çeşitleriyle zulümden uzak kalmaya çalışmaktır. Zulmün Üç Boyutu Konuya yönelik değerlendirmede bulunan İslam bilginleri genel bir tasnif olarak zulmü üçe ayırmışlardır: 1. İnsan ile Allah arasındadır: Şirk, küfür, nifak ve isyan 2. İnsanlar arasındadır: Haksızlık, öldürme, iftira vs. günahlar 3. İnsan ile nefsi arasındadır: Allah’a karşı görevlerini yapmamak ve insanlara zulmetmek suretiyle kişinin kendi nefsine haksızlık etmesi.

Her günah, ya nefse ya da başkasına bir zulümdür. Başkasına yönelik gibi görünen zulüm de esasen ve neticede onu işleyene yöneliktir. Hesabını o verecek, cezasını o çekecektir.

Zulüm Acz Ürünüdür

Aslında acizler zulmeder. Zaman zaman zulüm, “zeval aklına gelmeyecek” derecede şiddetlenir ve yaygınlaşır. Fakat hiç ummadığı bir zamanda, aklının kıyısından geçmeyen bir sebeple birden yok olur gider. Hani Peygamber Efendimizin doğumuyla, Cahiliye dönemi zulmü için Akif merhum der ya: “Zulmün ki zevâl aklına gelmezdi geberdi.”

Günümüz dünyasında egemen güçlerin özellikle Müslüman toplumlara yönelik acımasızca uyguladıkları, tüm çeşitleriyle zulüm, asla cevapsız kalmayacaktır. Zira bu zulmün muhatapları mazlumların duaları-dilekleri ile Allah arasında perde yoktur. Onların âhları doğrudan Allah’a ulaşır. Allah Teâlâ ise, zalimleri cezalandırmayı erteler (imhâl eder) ama asla ihmal etmez. Bu gerçek ne güzel ifade edilmiştir:

“Hak sillesinin yoktur sedâsı.
Bir vurdu mu bulunmaz devâsı.”

Bir hadis-i kudsi’de o şöyle buyurur: “Ey kullarım, ben zulmü kendime haram kıldım. Sizin birbirinize zulmetmenizi de haram kıldım. O halde birbirinize zulmetmeyiniz.”6

Bir âyet-i kerimede de “Biliniz ki, Allah’ın la’neti zalimler üzerinedir”7 buyurur. Bu demektir ki, Allah Teâlâ, zalimleri rahmetinden uzak tutacaktır. O’nun rahmetinden uzak kalmak ise, en ağır ceza ve en büyük mahrumiyettir.

Genel bir kural olarak bir hadis-i şerifte فَإِنَّ دَعْوَةَ الْمَظْلُومِ مُسْتَجَابَةٌ “Mazlumun bedduası mutlaka cevabını bulur”8 buyurulmuştur. Buradan hareketle de halkımız “alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste” özdeyişini yaygınlaştırmıştır. Unutulmamalıdır ki Peygamber Efendimizin Allah’a sığındığı konulardan biri de “mazlumun ahı/ bedduası”dır.9

Bu genel kuralın açıklaması olarak kabul edebileceğimiz iki rivayet daha vardır ki, bu rivayetler “mazlûm”un, mazlum olmasının, isteğinin yerine getirilmesi için yeter olduğunu göstermektedir.10 Yani mazlumun ne günahkârlığı ne de inançlı veya inançsız biri olmasının hiç fark etmediğini vurgulamaktadır: دَعْوَةُ الْمَظْلُومِ مُسْتَجَابَةٌ وَإِنْ كَانَ فَاجِرًا فَفُجُورُهُ عَلَى نَفْسِهِ“Günahkâr da olsa mazlumun bedduası makbuldür. Zira onun günahkârlığı kendisinedir.”

اتقوا دعوة المظلوم وإن كان كافرا فإنه ليس دونها حجاب “Kâfir de olsa mazlumun bedduası makbuldür. Zira mazlumun duasının önünde herhangi bir engel yoktur.”

Esasen zulüm insanlık suçudur. Kime karşı işlenirse işlensin helal olmaz. Nitekim, “فإن الظلم لا يحل على أحد ولو كان كافرا Kâfir bile olsa herhangi bir kimseye zulmetmek helal değildir”11 buyurulmuştur.

Makbul Üç Dua Öte yandan duası-bedduası makbul olanlar da genelde şu üç sınıf olarak belirtilmiştir:

ثَلَاثُ دَعَوَاتٍ يُسْتَجَابُ لَهُنَّ لَا شَكَّ فِيهِنَّ دَعْوَةُ الْمَظْلُومِ وَدَعْوَةُ الْمُسَافِرِ وَدَعْوَةُ الْوَالِدِ لِوَلَدِهِ

“Üç dua vardır ki, onların gereği mutlaka yerine getirir: Mazlumun duası; Misafirin duası ve babanın evladı hakkındaki duası.”12

Duası-bedduası makbul bu üç gruptan olmayanların başkaları hakkında yapacakları beddualar, muhataplarından çok, yapanları tehlikeye atabilir. Peygamber Efendimizin, Hendek savaşında, Müslümanların ikindi namazını kazaya bırakmasına sebep oldukları için Mekkeli müşrikler hakkında “مَلَأَ اللَّهُ بُيُوتَهُمْ وَقُبُورَهُمْ نَارًا شَغَلُونَا عَنْ الصَّلَاةِ الْوُسْطَى حَتَّى غَابَتْ الشَّمْسُ Allah onların evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun, Bizi, güneş batıncaya kadar ikindi namazını kılmaktan alıkoydular“13 diye dua ettiği bir gerçektir. Uhud Harbin’den sonra da müşriklerin ileri gelenlerinden Safvan b. Ümeyye, Süheyl b. Amr ve Hâris b Hişam gibilerinin ismini vererek ve yine Bi’r-i meûne’de , İslam irşat heyetine tuzak kurup onları şehid eden Ri’l, Zekvan ve Usayy kabilelerine, bir ay süre ile sabah namazının son rekatında rükü’dan sonra kunut yaparak la’net/beddua ettiği bilinmektedir. “Bu konuda sana düşen bir şey yok! Allah’ın, onların tevbelerini kabul etmesine yahut onları kendilerine zulmetmeleri yüzünden cezalandırmasına karar vermek senin işin değildir. Çünkü onlar zâlimlerdir”14 anlamındaki âyet-i kerime’nin nüzulü ile bu uygulamaya son vermiştir,

Burada Allah Teâlâ, affetmenin veya azab etmenin tamamen kendisine ait olduğunu, yaptığı beddua ile ısrarla cezalandırılmalarını istemek hakkına Efendimizin bile sahip olmadığını ihtar etmiş, kendisine ait tasarruflarda, Hz. Peygamberi ilgilendiren herhangi bir tarafın bulunmadığını bildirmiş olmaktadır. Bu noktaya fevkalâde dikkat etmek gerekmektedir. Bu demektir ki, birilerinin kalkıp Müslüman birileri hakkında ulu-orta, açıktan ve alenen beddua etmeleri, kendilerini de mazlum durumunda göstermeleri, “mazlumun âhı” niteliği açısından tartışılır hatta kabul edilemez bir haldir. Böyle olunca pek tabii olarak neticesi de onların beklediği gibi olmayabilir. Çünkü hadisimizdeki uyarı, gerçekten mazlum olanın bedduasından sakınmaya yöneliktir. Zulüm işlemekten ve zulme hedef olmaktan Allah Teâlâ tüm Müslümanları korusun. Dipnotlar: 1) Buhâri, Mezalim 9; Cihad 180; Meğazi 60; Müslim, İman 29; Ebu Davud, Zekat 5; Nesâî, Zekat 1, 46; Tirmizî, Birr 68; İbn Mâce, Zekâ 1; Muvatta, Davetü’l-mazlum 1; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I,223; III, 153. 2) Buhari, Meğazi 60. 3) Tirmizi, Birr 68. 4) Buhari, Havâlât 1, 2; İstikrâz 12; Müslim, Müsâkat 33. 5) Müslim, Birr 56. 6) Müslim, Birr 55. 7) Hud (11),18. 8) Buhari, Cihad 180. 9) Bk.İbn Ebi Şeybe, Musannef, X, 359. 10) Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 153; VI, 353 ( Bu iki rivayet için Şuayb el-Arnavud “isnadı zayıf” demektedir.) 11) Muvatta, (Hasen eş-Şeybani nüshası) III, 261. 12) İbn Mace , Dua 11. 13) Buhari, Cihad 98; Meğazî 29; Tefsiru sure 2, 42; Müslim, Mesacid, 202-206; Ebu Davud, Salat 5. 14) Al-i İmran (3), 128.