Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Nokta-i Süveydâ-4
Prof. Dr. Ethem Cebecioğlu
2014 - Eylül, Sayı: 343, Sayfa: 026

Tasavvufun erken dönem ana kaynaklarına bakıldığında maalesef Nokta-i Süveydâ adı altında geniş bilgi veren müstakil bir bölümün bulunmadığı görülür.1

Fakir, bu çalışmamızda, bulduğumuz bölük pörçük bilgi kırıntılarını bir araya getirip, konuyu enine boyuna tahlîlî bir süzgeçten geçirerek toparlamayı hedefledik.

İlerideki makalelerde inşallah genel değerlendirmelerde temas edeceğimiz gibi, oldukça ilginç bazı sonuçların daha şimdiden yavaş yavaş ortaya çıktığı görülüyor: Mesela; Kur’ân-ı Kerim’in sıklıkla, kalbi akılla aynı manada özdeşleştirmesinin2 ve bu iki kavram arasındaki illiyet irtibatının, nokta-i süveydâ bağlamında biraz daha açık olarak ortaya çıktığını gördük. Makalelerimizin daha sonraki bölümlerinde bu hususu, inşallah ayrı bir başlık altında analiz edeceğiz.

Bu yazımızda, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin “Nokta-i süveydâ” hakkında görüşlerini iki ara başlık altında ele alıp anlamaya çalışacağız.

5- ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI’YA GÖRE NOKTA-İ SÜVEYDÂ a) Kalbin Bir Tavrı Olarak Nokta-i Süveydâ

İbrahim Hakkı Hazretleri (ks) Ma’rifetnâme’sinde (ks) kalbin nokta-i süveydasına temas eder.3 Şüphesiz ki her insan, potansiyel olarak kendi insanlık hakikatını kendinde zaman ve mekan üstü olarak taşır. Kimi insan seyr ü sülûk ile yani tasavvufî eğitimle bu potansiyelini açığa çıkarırı/tahakkuk ettirir ve Hazret-i İnsan olurken kimileri de bu potansiyelini kinetize edemez, yani kendi “insanlık”larını, insanlık hakikatlerini ortaya çıkaramazlar, ölü olarak, ikinci doğuşla doğmadan yaşar, ve aynı hal üzere ölü kalb olarak ölürler.

İbrahim Hakkı Hazretleri (ks) “Muhakkak ki insan bedeninde bir et parçası vardır ki o düzgün olduğunda, bütün beden düzgün olur. O bozuk olunca da bütün beden bozuk olur. Dikkat ediniz işte o, kalptir.”4 hadisine dayanarak şu tespiti yapar:

Şu halde kalbin düzeltilmesi, her şeyden önemli ve önceliklidir. Çünkü gönül (kalb) hükmü geçerli bir sultandır ki bedenin diğer bütün âzâları onun hizmetçileri ve vatandaşlarıdır. Kalb; kötü huy ve davranışlardan kurtulup güzel huylarla donatılırsa ıslah edilmiş olur. Daha açık bir ifadeyle kalb, Hz. Peygamber’in (sav) sözlerine, davranışlarına ve ahlâkına uyarak ıslah olunur.5

Dirilmiş kalb, muhtevasındaki insanlığı açığa çıkarmış ve dolayısıyla insanlığa açılmış kalbtir.

Merhum Sami Efendi Hazretleri (ks) bu hususta sık sık şu vurguyu yapardı:

“Mezara insan olarak giriniz. Biz size bu maneviyat derslerini cesedinizi mezarda çürütmeyesiniz diye veriyoruz. Çünkü insan olanlar, yani aşıklar ölmezler!..”6

İbrahim Hakkı Hazretleri (ks.) “insanlık”ın en üst mertebesine nokta-i süveydâ’yı koyar.

Ancak, her şeyden önce veled-i kalbin yani kalb çocuğunun dünyaya gelmesi, kendi yumurtasını çatlatıp doğması lazım. O buna ikinci doğuş der.

Ona göre insanın kalbi, ruh-ı izafi7 ile birleştiği zaman daimi hayata erer, bu şekilde bütün hayvan ve melek (süflî ve ulvî) mertebelerini geçip insan-ı kamil olur. Yani “insan” olur.8

Ve konuya şöyle devam eder İbrahim Hakkı (ks) Hazretleri:

Nitekim Hz. İsâ (as.); “Bir kimse iki kere doğmadan melekuta, göklere ve melekler topluluğuna giremez!”9

Hz. İsâ’nın bahsettiği ilk doğum, senin ana rahminden dünyaya gelmendir. Yani ana karnında bulunduğun o darlık ve karanlıktan kurtulmandır. Ana karnındaki kanlı sulardan temizlenmen ve cisimler dünyasında belli bir şahıs olarak yerini almandır. Hisler ve kuvvetlerle süslenmiş olarak doğmandır.

Bahsedilen ikinci doğum ise hayvanî ve kötü sıfatlardan arınmandır. Nefsin karanlık ve bulanıklıklarından kurtularak manevi temizlikle melek özelliği kazanmandır. Böylece gönül âlemine gelir, melekler topluluğundan olursun ve Hakka yakınlık üns toplantısına katılmak üzere yol bulursun. O mânâ âleminde gönül ehlinden olarak kalbin derecelerini görürsün. Atvar-ı Seb’a yani gönlün yedi tavır ve derecesinde olgunlaşıp Hz. Musa (as.) gibi münacâta erersin.10

İşte tam burada İbrahim Hakkı, dünyaya gelen o kalb çocuğunun, kalbin yedi mertebesinde sanki bebeklik, çocukluk, bulûğ, gençlik, orta yaşlılık, ihtiyarlık ve nokta-i süveydâ yani ölüm gibi olgunluk merhalelerinden geçtiğini anlatır. Merhalelerin en sonunda amâ (simsiyah bulut), nokta-i süveydâ yani ölmeden önce ölmek vardır ki buna o sıddîkiyet, der.11

Nitekim Peygamber Efendimiz “Ölmeden önce ölmüş birini görmek isteyen Ebu Bekir-i Sıddîk’a baksın” demiştir.12

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri (ks) önce kalbi yedi tavr’a/hale ayırıyor ve Nokta-i süveydâ’ya kadar kalbin açılım/gelişim tekâmülünü şu minval üzere açıklıyor. Ve onun her bir durumuna tavr adı veriyor.

1. İbrahim Hakkı, (ks) sen kalbin ilk derecesinde/ tavrında, önce aklını kullanır Hakk’ı bâtıldan ayırarak “Mü’min” olursun, der. Yani ona göre; kalbin en primitif en genel en avam hali; iman derecesidir.13 Yani kalb yola çıkar.

2. İkinci derecesi/tavrı sadru’l-kalb’tir. Bu mertebede tefekkür ehlinde şerh-i sadr/inşirâh-ı sadr zevki oluşur.14 Yani bu seviye, tefekkürden feyz ve zevk alma ve gönülde ilâhî ma’rifet sırlarının parlaması halidir.15

3. Kalbin üçüncü tavrı ise hubbetu’l-kalb’dir. Kalb bu olgunluk kıvamında, üzüntü ve sevinci unutur, manevî âlemin isteklerine göre uçar, menzilleri/konakları aşar. Yani sevince de üzüntüye de nötr’dür. Kur’an’da: “Allah’ın verdiği (nimetle) ferahlanmayın, elinizden aldıkları yüzünden de üzülmeyin”16 âyeti kalbin bu nötr tavrına, seviyesine işaret eder.

4. Kalbin dördüncü tavrı mühcetü’l-kalp’tir.17 Yani kalbin ruhu ve canıdır. Bu durumda kalb, Allah’tan gelen cemâlî tecelli ile, nefsden gelen celâlî tecellinin arasını firasetle ayırdeder hale gelir.18

5. Kalbin beşinci tavrı da “şeğâf”tır.19 Bu mertebede Hak, cezbeyle seni senden alır, dünya sevgisinden kurtulursun, az güler hâle gelirsin: ayetteki “Çok ağlayın, az gülün”20 emri ile bu tavra işaret vardır.

6. Kalb bu altıncı mertebede/tavırda “fuâd”21 adını alır. Bu durumda Rahmân’dan kalbe vâridât gelmeye başlar ve nefsin vesveselerinden kurtulur,22 cemâle mazhar olur. “Gönüllere vesvese verenin şerrinden Sana sığınırım”23 ayetindeki sığınma gerçekleşir ve bu kalb cemâle mazhar olur.

7. Yedincisi “Süveydâ”dır. Yani siyah nokta. Bu son dereceye ulaşırsan sen doğruluk ve sadâkatla sıddîklardan24 olursun. Kalbin, cemâl aynası ve Hakk’ın nazargâhı olur. Nurla huzurla sevinçle dolarsın. İşte tam burada nokta-i süveydanın en önemli özelliğini açıklayan Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri (ks.) sen kalbin bu mertebesinde, zaman ve mekandan dışarı çıkarsın diyerek, kulun lâ zamanî ve lâ mekânî25 hale geldiğini, zamansıza, mekansıza ulaştığını söyler, diğer mutasavvıflar gibi. Ona göre bu süveydâ’nın ötesinde, Hadis-i Şerifte belirtildiği gibi “Altında ve üstünde hava bulunmayan” en yüce göğe yani sema-yı amâ’ya26 yani simsiyah kara buluta yükselirsin. Herşeye gücü yeten Allah (cc) katında, Peygamberlerle birlikte mak’ad-ı sıdk’ (sıddıkiyet makamı’na)27 erersin. Orada sonsuz olarak huzur bulup zevk alırsın.28

Erzurumlu İbrahim Hakkı kalbi bu minval üzere iman, sadru’l-kalb, hub­betü’l-kalb, mühcetü’l-kalb, şeğaf, fuad ve süveydâ olarak tekâmülî inşa derecelerine/tavırlarına ayırır.

Her insanın kalbinde bu yedi tavır vardır. Ancak tekâmül etmemiş kalpte bu tavırlar bi’l-kuvve olarak bekleme halindedir. Yani tahakkuk, tahkik ile, bu potansiyel yapının kinetize edilmesi çalışması ortaya çıkarılması lazımdır ki sıddîkiyet sahibi bir kul profili ortaya çıksın.

Câlib-i dikkattir ki diğer mutasavvıflar, nokta-i süveydâyı bir başlangıç görürken, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri son olarak görür.

Aslında iki görüş de birbirlerini tamamlar gibi görülebilir. Ruh zamansız ve mekansız bir varlık olarak, kalbin süveydâ tavrında mâverâya/ötelere doğru yani amâ’ya ve insanî hakîkata doğru yolcuğuna devam etmektedir.

Mesela İbn Berrecan, kalbin ötelere açılan zamansız mekansız yönüne “kalb” derken akla açılan yani zamanlı mekanlı yönüne de “fuâd” adını vermektedir.29

Hallâc da Kitabu’t-Tavasin’de süveydâ’ya direkt olarak kapı ismini verir. Yani süveyda denilen kalbin bu yönü, İbn Arabî ve İmam-ı Rabbânî’de de görüldüğü gibi zamansız mekansız olan Allah’ın zâtına açılan, hatta zikrin darb edildiği yeri, vahyin indiği herşeyin başladığı müşahedenin ortaya çıktığı, ölüm, ahirete açılan bir kapıdır.

Genelde muğlak görünse de en sonunda bu siyah nokta/kara deliğin ötesinde Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın (ks) ifade ettiği gibi “Amâ”30 vardır. Ve bu en son zirve iman derecesi olan sıddîkıyyet makamıdır …

Bilindiği gibi sahabe bir gün Peygamberimize (sav) sorar.

-Ya Rasûlallâh! Bu Kâinât başlangıçta nerede idi?

Peygamberimiz de (sav) cevap verir.

-Altında ve üstünde hava olmayan (yani zamansızlık ve mekansızlıkta) “Amâ”daydı…31

Amâ, simsiyah kara bulut demektir ve tam körlük anlamına gelir. Yani aklın erişemediği anlayamadığı karanlıkta kaldığı bir varlık alanıdır amâ…  Yani daha önce bütün kainat, bilinmeyende/körlükte/siyahtaydı. Allah (cc) “Ol!” deyince kâinat yani her şey oradan ortaya çıktı.32 Yani nokta-i süveydâ ve hemen ötesindeki amâ, mutasavvıflarımızın da dediği gibi herşeyin ortaya çıktığı yerdir.

Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın ruhî tekâmülün zirve noktası olarak değerlendirdiği bu noktada, müşâhede tam ve olgun olur. Kul bu kemalât seviyesinde ihsan hadisinde ifade edildiği gibi Allah’ı görür hale gelir. Eşhedü enlâ ilahe illallah; işte burada gerçekleşir. Yani şehâdet; Ben, Allah’tan (cc.) başka bir ilâhın olmadığına gözlerimle görür gibi inanıyorum, demek olur.

Kısaca Erzurumlu İbrahim Hakkı (ks) da nokta-i Süveydâyı, kulun Allah’a (cc) yani zaman mekan ötesine açılan kalb seviyesi olarak görür.33

Dipnotlar: 1) Bkz: el-Kuşeyri, Risâle, Kahire 1966; Hucvîri, Keşfu’l Mahcûb, Tahran 1338; Serrac, el-Luma’, Kahire, 1960; Ebu Talib Mekkî, Kûtu’l Kulub, Kahire 1961 vs. 2) A’raf, 179; Hacc, 46; Muhammed, 24. 3) Erzurumlu İbrahim Hakkı, Ma’rifetname, İstanbul 1310, ss. 292-304; ayrıca bkz: Ma’rifetname, Sad.: Dr. Kerim Kara, Cafer Durmuş, Erkam Yayınları, İstanbul 2011, ss. 315-349. 4) Buhârî, İman, 39; Nesâî, Buyû’, 2; Müslim, Musâkât, 107; Tirmizî, Buyû’,1; Camiû’s-Sağir, 3856. 5) Erzurumlu İbrahim Hakkı, Ma’rifetname, c. II, s. 318. 6) Ethem Cebecioğlu, Mahmud Sami Ramazanoğlu, Evliya Menkıbeleri, no: 9, s. 117. 7) Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1991, ss.400-402. 8) Suad el-Hakîm, el-Mu’cemu’s-Sufî, el-Hikmetü fî Hudûdi’l-Kelime, Beyrut 1981, ss. 158-168. 9) Bkz: Suhreverdî, Avârif (İhyâ kenarında), c.II., s. 18 vd.; Hânî, el-Behcetü’s-Seniyye, ss. 3, 30. 10) Meryem, 52. 11) Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetnâme, II, ss. 329-30. 12) Bkz.: Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri, s. 497. 13) Ma’rifetname, c. II, s. 330. 14) Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, s. 409. 15) Elem Neşrah için bkz: İsmail Hakkı Bursevî, Ruhu’l Beyan, İstanbul 1389, c. X, ss 461-2. 16) Hadîd, 23. 17) Necmüddin-i Dâye Razî, Mirsâdü’lİibad, Tahran 1453, s. 110. 18) Ma’rifetname, c. II, s. 330. 19) Yusuf, 30. 20) Tevbe, 82. 21) Ayrıca bkz: Alusi, Ebu’l Beka , Külliyyât, Kahire 1273, s. 278. 22) Kuşeyrî, er-Risâle, s. 43. 23) Nas, 5. 24) Cürcânî, et-Ta’rîfat, s. 138; Sülemî, Tabakâtü’s-Sûfiyye, ss. 20, 96, 144, 203, 378. 25)  Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, ss.391-392; İskender Pala, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, İstanbul 2013, s. 284. 26) Ebu Rezin, el-Ukayli’den nakledilmiştir, Cürcânî, et-Ta’rîfat, s. 157. 27) Kamer, 55. 28) Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetnâme, c.II, s. 330. 29) İbn Berrecan, el-İrşâd ilâ Sebili’r-Reşâd, c. II, s. 311. 30) Muhyiddin İbnü’l-Arabî, Futûhât-ı Mekkiyye, c. II, s. 310. 31) Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, s. 40. 32) Yasîn, 82. 33) Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetnâme, c.II, s. 330.