Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Ümmetin İhtilafı
Ahmet Taşgetiren
2014 - Eylül, Sayı: 343, Sayfa: 003

Bir zamanlar “En aziz ümmet Muhammed ümmeti idi”, çünkü izzet onun şanındandı, izzet onda Allah ve Rasulüne bağlılığın tabii sonucu idi.

Şimdi o ümmet perişan halde ve perişanlığın en görünen yüzü ise, derin ayrışmalar yaşıyor olmasıdır.

Ümmet ki Rasulullah sallallahü aleyhi ve sellem etrafında bir oluşların, el ele tutuşmaların, halkalaşmaların ifadesidir, şimdi biz dağılışları, parçalanışları, ezilişleri görüyoruz. Muhammed ümmeti bu olmamalıydı ama ne yazık ki, belki de önemli bir kısmı bizim “Muhammed ümmeti” olabilmekteki zaaflarımız yüzünden gerçekleşen böyle bir mazlumiyeti yaşıyoruz.

Rasulullah sallallahü aleyhi ve sellem Efendi­mi­zin “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” diye ifade buyurduğu ihtilaf bu olmamalı. Çünkü Rasulullah, bu tür birbirini kırma niteliğine bürünecek davranışları tamir ede ede, iyileştire iyileştire, kişiliklerdeki yıkıcı ihtilaf odaklarını temizleye temizleye inşa etti “Aziz ümmet”i.

Evet, “ihtilaf”ın, farklı düşünmelerin, farklı arayışların, farklı zihni mesailerin “rahmet” olduğu bir durum vardır, mü’minler, ortak bir iyiliği arama, inşa etme çabasında her çabayı göstermelidir. Bu arayışların tamamı, ortak ümmet havuzuna katkı anlamı taşır. Hakikate giden yollar farklı farklı olabilir. Farklılıklar, en iyiyi süzme gibi bir gayeye yönelir. Bazan bir müzakerede, müşaverede, en aykırı olanı dillendirmek bile, niyet, Allah’ın rızasını kazanmak ve ümmetin ortak havuzunu zenginleştirmek olduğunda hayır olarak görülmelidir.

Ama Rasulullah Efendimizin “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” sözü, her ihtilafın rahmet olduğu manasına gelmiyor. Saadet asrında bazı ihtilaflar yaşanmıştır ki, bizzat Rasulü Ekrem Efendimiz, onları “cahiliye davranışı” olarak nitelemiştir.

O yüzden bir Müslüman toplumda kardeşlik ilişkilerini geliştiren duygu ve davranışlar özendirilmiş, kardeşliği yaralayıcı duygu ve davranışlar ise zemmedilmiştir.

Aynı şekilde, İslam’ın cihanşümul vasfı sebebiyle farklı kavimlerin ümmet bütünlüğü içine girmeleri kaçınılmaz olduğu için de, kavmi asabiyetlerin, dil, renk, kavim farklılaşmalarının ümmet bütünlüğüne zarar vermemesi için, hem de Rasulullah’ın Veda Hutbesinde çok net mesajlar verilmiştir. Bu mesajlar, adeta, Allah Elçisi’nin mü’minlerin yüreğindeki kavmi asabiyetleri kazıyıp atma niyetini yansıtır.

İslam, insanlar ve toplumlar birbiri ile münasebet kurdukları ölçüde, söz konusu Müslümanlar olsa bile ihtilafların olabileceğini gözardı etmemiştir. İnsanoğlu demek, en başta, ilk yaratılış günlerinde, kardeşin kardeşe kıyabildiği bir ilişkiler dünyası demek. Hâbil - Kâbil dünyası.

Müslümanlar da, bütünüyle insani zaaflardan arınmış, sinirleri çıkarılmış varlıklar değildir. Melekten söz etmiyoruz Müslüman dediğimizde. Şeytanın uğraştığı, bazan damarlara girip dolaştığı, nefsin sinir boylarında iltihaplar oluşturduğu insanları kastediyoruz. Bazı organlarımızı ele geçirdiği bir durumdan... Malımıza, evladımıza, bazan beynimize ortak olduğu bir alemden. İfsad eylemi her zaman söz konusu şeytanın.

Nisa Suresi 59’uncu ayet böyle durumlarda Müslümanın nasıl davranması gerektiğini bildiriyor bizlere. Ayet meali şöyle:

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygam­ber’e ve sizden olan ülülemre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız onu Allah’a ve Resul’e götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” (Nisa, 59)

Hitap iman edenlere... Önce ona dikkat gerekiyor. Sonra diğer çağrılar geliyor:

-Allah’a itaat edin.

-Peygambere itaat edin.

-Ve, (Allah’a ve Peygamber’e itaat eden) emir sahiplerine, idarecilere itaat edin.

Sonra ihtilafların çözümü bahsine geliniyor:

-Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah’a ve Resul’e götürün. Bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.

Buraya “Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız” parantezi konmuş. Yani “Allah’a ve ahiret gününe iman” bu işin deyim yerindeyse bam teli, özü, esası. Yani denmek isteniyor ki: Yarın Ahirette Allah’ın huzuruna varacaksınız ve orada, mahşer aydınlığında, diliniz itiraf etmese bile elleriniz ayaklarınız, bütün uzuvlarınız şahitlik ettiğinde gerçekten işi Allah ve Rasulü’ne götürüp götürmediğiniz açığa çıkacak. Kalbinize danışın, ihtilaflı konuyu gerçekten Allah’a ve Rasulüne mi götürdünüz, yoksa Hevanızı tanrı edinip, onun buyruklarını Allah Teala’nın ve Rasulünün ölçüleri yerine mi geçirdiniz?

Kalbinize danışın, Allah’ın ayetlerini kendi çıkarlarınız, için kavmi asabiyetleriniz için, grup nefisleriniz için, küçük bir bahâ karşısında yerlerinden oynattınız mı, kullandınız mı, Rasulullah’ın muazzez hayatındaki bazı örneklikleri, kendi hizbinizin tuttuğu yolu meşrulaştırmak için kullandınız mı?

Gerçekten “İhtilafın çözümünü Allah ve Rasu­lü­ne götürmek” ne demektir?

Bunu, Rasulullah’ın hayatında yapmak kolay olabilirdi. Gidilirdi Rasulullah’a durum arzedilirdi, Rasulullah da mevcutsa ölçüler hükmünü bildirir, mevcut değilse Allah’ın ayetlerinin gelmesini beklerdi.

Ölçülerin böylesine net olduğu dönemlerde bile Rasulullah, kendisine problem getiren ihtilaflı tarafları şöyle uyarmıştı:

“Sizler muhakeme edilmek üzere bana geliyorsunuz. Bir kısmınız delilini sunmada daha mahir olabilir. Kimin söylediklerini esas alarak kardeşinin hakkını ona geçirecek bir hüküm verirsem, (aslında) o kimseye cehennem ateşinden bir parça ayırıp vermiş olurum; onu almasın.” (Buhârî, Şehâdât, 27)

İslam, Allah Rasulünün, çok sevdiği bir sahabiyi, bir savaşta, kelime-i şehadet getiren bir adamı öldürdüğü ve “neden öldürdüğü” sorulduğunda “korkudan iman etti diye öldürdüm” dediği için “kalbini yardında mı baktın?” diye azarladığı bir din. Öyle dıştan yargılayıp boynunu vurmayı ve bunu “İslam için yapmış olma”yı Müslümanlığın içine sokmak kolay değil. Bir gün, Allah ve Rasulü’nün mahkemesi kurulduğunda karşı karşıya gelinir, ve “kalbini yardında mı baktın?” sorusu sorulur.

-Ülkemizde ve dünyada, Müslümanların birbiri ile ilişkisinde “münafık damgalaması”ndan geçilmiyor.

-Tekfir, yani birisinin üzerine küfür damgası vurmak, öylesine kolay bir iş ki, bu damgayı vururken, Allah ve Rasulü’nün şahitliği hiç akla geliyor mu? Sormak lâzım.

-Bir başkasında nifak alameti aranırken, insanlar, topluluklar kendilerinde, mesela suizan mevcut olup olmadığına bakmıyor.

-Kimsenin aklına Allah’ın ayetlerini ve Rasulul­lah’ın muazzez şahsiyetini bir başkasını dövmek için sopa haline getirmenin vebali kimseyi kaygılandırmıyor.

İhtilafı Allah’a ve Rasulüne götürmek demek, o yüce Huzur’u içine taşımak demek. O Huzur’da hissetmek demek. Yani “ihsan” kıvamında, yani Allah’ı görüyormuş gibi yaşayan bir mü’min olmak demek.

Allah ve Rasullah, bu ihtilafı şöyle çözerdi diyerek, bir anlamda Allah’ı ve Rasulünü şahit göstererek hüküm vermek demek.

Böyle mi yapılıyor Allah aşkına son zamanlarda ümmet bünyesindeki ihtilafların çözümü, tekfir ve “küfürden daha eşed” olarak nitelenen nifakla itham sistemi böyle mi işliyor, insanlar birbirini İslam’ın içine böyle mi sokuyor, dışına böyle mi atıyor, kendilerini Müslüman olarak tanımlayan iki grup, birbirinin boynunu vururken Allah’tan ve Rasulünden mi izin alıyor?

Yok, tabii ki yok.

İçimizi temizlememiz lâzım.

Peygamberimize lâyık bir ümmet olmamız lâzım.

Ahirette hesabı verilemeyecek hiçbir davranışın içine girmememiz, özellikle bir başka mü’minin kanına girmek gibi vahşet yolculuklarını asla onaylamamamız lâzım. Çağımızdaki müslümanlar olarak verdiğimiz sınav, “Gerçekten Muhammed ümmeti olabilme” sınavıdır. Bu da birbirimizin boynunu vurarak verilecek bir sınav değildir. 21’inci asırda, üzerimizde hâlâ “cahiliye tortuları” taşıyarak insanlara İslam’ın baharını taşımak mümkün değildir.

Kur’an’ın “Allah’a koşun” çağrısını yeniden duymalıyız. Rahmet Peygamberi (s.a.v.)’nin elinden yeniden tutmalıyız.