> 2014 > Ağustos - Dini Duygularda Muvâzene > Tasavvuf Kültüründe Kedi
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Tasavvuf Kültüründe Kedi
Prof. Dr. Necdet Tosun
2014 - Ağustos, Sayı: 342, Sayfa: 046

Tarih boyunca insanların en samimi dostlarından biri kediler olmuştur. Evlerin kiler ve mutfaklarındaki tahıl çuvallarına dadanan farelere karşı etkili bir silah olarak da kullanılan kediler, hayatımızın bir parçası olmuş, atasözlerinden hikâyelere kadar kültürümüz içinde geniş bir yer tutmuşlardır. Arslanlara benzerliği sebebiyle şöyle bir efsane de üretilmiştir: Hz. Nuh’un gemisinde fareler çoğalınca Nuh, Allah Teâlâ’ya dua edip bir çözüm istemiş. Cenâb-ı Hak da “Arslana aksırmasını emret” diye vahy etmiş. Diğer bir rivâyete göre Nuh’a, arslanın başına dokunmasını veya burnunun deliklerini ovmasını söylemiş. Hz. Nuh bunu yapınca arslan aksırmış ve burnundan bir çift kedi düşmüş…1 Birbirine benzeyen şeyler için kullanılan “Şıp demiş burnundan damlamış” deyiminin kaynağı da bu hikâye olsa gerek.

Kedilerin yemek yerken gözlerini kısmaları, o yiyeceği kendisine veren kişiyi görmek istemedikleri şeklinde yorumlanmış ve nankörlük ile suçlanmış iseler de, aslında duygusal hayvan oldukları, hatta insanların göremedikleri bazı varlıkları gördüklerine inanıldığı için çizgi filmlerde bile büyücülerin yanında mutlaka bir kediye yer ve rol verilmiştir.

İslam kültüründe kediler hakkında çok şey söylenmiştir. Hz. Peygamber’in (a.s) ashâbından biri olan Ebû Hüreyre, kedilere olan ilgi ve sevgisi sebebiyle “kedicik babası” anlamına gelen bu ismi almıştır. Yine Hz. Peygamber bir hadis-i şeriflerinde: “Bir kediyi aç bırakıp ölümüne sebep olan kadın cehennemlik oldu” buyurmuştur2.

Tasavvuf büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî’ye mu­râ­kabeyi yani kalbi dünyevî düşüncelere karşı koruma ve kontrol etme işini nereden öğrendiği sorulunca şöyle cevap vermişti: “Benim murakabe konusunda üstadım bir kedi­dir. Bir gün bir kedi gördüm. Bir deliğin önünde pusuya yatmış, fareyi gözetliyordu. Avına öyle bir yönelmişti ki hiçbir âzâsı oynamıyor, hatta tek bir kılı dahi kıpırdamıyordu. Hayretler içinde onu seyrederken bir­denbire gönlüme bir nida geldi. Diyordu ki: ‘Ey düşük himmetli! Ben se­nin maksudun olmakta bir fareden eksik değilim. O halde sen de beni talepte bir kediden aşağı kalma!’ O zamandan beri murakabeye çok önem veririm.”3 Bu rivâyetin bir benzeri Ebu’l-Hüseyn en-Nûrî için de anlatılır4.

Rivâyete göre, bir gün Ahmed er-Rifâî hazretlerinin cübbesinin eteğinde evin kedisi uyumuştu. Namaz vakti geldiğinde kediyi uyandırmaya kıyamadı. Bir müddet onu şefkatle seyretti. Uyanmayacağını anlayınca bir makas alıp kedinin yattığı yeri kesti. O hâliyle kalkıp namaza gitti. Geldiğinde kedi uyanıp oradan gitmişti. Kesik parçayı cübbesine tekrar dikti5. Bu rivâyetin bir benzeri de Muhammed Bâkî Billâh hazretleri için anlatılır. Bir gece teheccüd namazına kalktığında yorganının üzerinde bir kedi uyumuş, Bâkî Billâh da kediyi uyandırmamak için sabaha kadar yatağa girmemişti6

Tasavvufî eğitimi esnâsında şeyhinin emri ile yedi yıl Buhara’daki kedi-köpek gibi sokak hayvanlarının bakımı ve tedavisiyle meşgul olan Bahâeddin Nakşbend hazretleri sohbetlerinde “kedi” kelimesini mecâzî/sembolik anlamda kullanmıştır. Rüyada Üveysî yolla büyük bir veliden feyz almaktansa, küçük ama yaşayan bir veliden istifâde etmenin daha iyi olduğunu anlatmak için şöyle derdi: “Canlı bir kedi, ölü bir arslandan daha iyidir”7.

Mevlânâ Celâleddin Rûmî de Mesnevî’sinde kedi ve fareler örneği vererek cesur insanları kediye, korkak ve birlik beraberlik duygusundan yoksun insanları da farelere benzeterek şöyle der:

“Binlerce fare ortada dolaşsa, baş kaldırsa, kedi bu halden ne korkar, ne de bir tehlike sezer; aksine, memnun olur! Onları teker teker yakalar, yer. Çünkü farelerde birlik ve topluluk yoktur!”8

Hindistanlı Nakşbendî şeyhlerinden Mazhar Cân-ı Cânân’ın üstadlarından biri olan Hâfız Sa’dullah’ın dergâhında eğitimli bir kedi varmış. Hâfız Sa’dullah bu kedinin ağzına buğday koyar, serçeler de gelip o buğdayları yer, hatta kediyle oynaşırlarmış9.

Ehlullâhın halleri farklı farklıdır. Der­gâ­hındaki fareleri incitmemek için kedi beslemeyen Merkez Efendi gibileri de vardır10, kedisini çok seven, hattâ kedisine mezar yapan sûfîler de olmuştur.

Ahî Ferec Zencânî (ö. 457/1065) bunlardan biridir. Rivâ­ye­te göre, bir gün dergâhın aşçısı sütlaç yapmak için çömleğe bir miktar süt koymuştu. Kara bir yılan bacadan çömleğin içine düş­tü. Şeyh Zencânî’nin kedisi bunu gördü. Çömleğin etrafında sürekli dönüp ızdırapla miyavlıyordu. Bu durumdan habersiz olan aşçı, onu azarlayıp kovaladı. Aşçı onun anlatmak istediğini kavraya­mamıştı. Kedi gelip kendini kaynayan çömleğin içine attı ve öldü. Yemeği boşalttıkları vakit o kara yılanı ölü olarak buldular. Şeyh: “O ke­di, kendisini dervişlere fedâ eyledi. Onu kabre koyun ve orayı ziyarete gidin.” dedi. Derler ki: O kedinin kabri gerçekten mevcut­tur ve halk orayı ziyaret eder11.

Kedisini çok seven sûfîlerden biri de Konya’daki Pisili Sultan Tekkesi’nin şeyhi Pir Es’ad’dır. Hz. Mevlâ­nâ’ya yakın bir dönemde yaşadığı ve mezar taşındaki kitabeden 662 (1263) senesinde vefat ettiği anlaşılan bu zât, kedileri çok sevdiği için dergâhına Pisili Sultan Zâviyesi denmiştir. Bu dergâh zamanla tarihe karışmış ise de, şeyhin türbesi günümüze ulaşmıştır. Halk arasındaki rivayete göre, şeyhin vasiyeti üzerine kedisi ölünce kendi mezar sandukasının soluna, ayak ucuna gömülmüştür. Yani Pisili Sultan lakabıyla anılan Pir Es’ad ile sevgili pisisi bugün aynı türbede istirâhat etmektedirler12.

Bağdatlı mutasavvıf Ebû Bekir Şiblî hicrî 334 (m. 946) senesinde vefat etmişti. Ölümünden sonra dostlarından biri onu rüyasında gördü ve: “Allah Teâlâ sana nasıl muâmele etti?” diye sordu. Şiblî şöyle cevap verdi: Rabbim beni huzuruna aldı ve bana: Ey Ebû Bekir Şiblî, biliyor musun, seni neden affettim? diye sordu. Dedim ki: İyi amellerimden dolayıdır. Hayır, dedi. Ben: İbâdetlerimde samimi idim, dedim. O: Hayır, dedi. Hac, oruç ve namazlarımdan dolayıdır, dedim. Hayır, dedi, bu yüzden de seni affetmiş değilim… Dedim ki: Ey Allahım, o zaman ne sebeple beni affettin? Buyurdu ki: Hatırlıyor musun, Bağdat’ın ara sokaklarında gidiyordun. Soğuktan mecalsiz kalmış, ayazdan ve kardan kurtulmak için duvardan duvara koşarak sığınak arayan bir kedi yavrusu buldun, merhametle onu yerden kaldırdın ve kürkünün içine sokup ısıttın. Dedim ki: Evet hatırlıyorum. Buyurdu ki: O kediye merhamet ettiğin için ben de sana merhamet ettim13.

Muhyiddin İbnü’l-Arabî hazretleri kendi üstad ve şeyhlerinden bahsederken şöyle demiştir: “Şeyh­le­rimden biri de Fas şehrinde bulunan bir oluk yani su kanalıdır. Kendisinden birçok meselelerde istifâde ettim. Onlardan biri de bir kedidir. Ondan da değişik meselelerde faydalandım”14.

Yukarıda anlatılanlar dikkate alındığında tasavvuf kültüründe ve sûfîlerin gönül dünyasında kedilerin ayrı bir yeri olduğu anlaşılmaktadır. Bugün büyük şehirlerin betonlaşan yapısı içinde bile kediler varlığını sürdürebilmekte ve hayatımızın bir parçası olmaya devam etmektedirler. Mârifet, onlara sûfîlerin gözüyle bakabilmekte gâlibâ.

Dipnotlar: 1) Amr el-Câhız, Kitâbü’l-Hayevân (thk. Abdüsse­lâm M. Hârûn), Kâhire 1943, V, 347-348; Mahmud Omidsalar, “Cat (in Mythology and Folklore)”, Encyclopaedia Iranica, California 1992, V, 74. 2) Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Selâm 151. 3) Ali b. Hüseyin Safî, Reşahât-ı Aynü’l-hayât (nşr. A.A. Muîniyân), Tahran 1977, I, 216. 4) Ferîdüddin Attâr, Tezkiretü’l-evliyâ (nşr. Muhammed İsti’lâmî), Tahran 1374 hş, s. 471. 5) Ken’ân er-Rifâî, Seyyid Ahmed er-Rifâî (nşr. Mustafa Tahralı- Müjgân Cunbur), İstanbul 2008, s. 31. 6) Muhammed Hâşim Kişmî, Berekât-ı Ahmediyye (Zübdetü’l-makâmât), Kanpur 1307/1889, s. 21. 7) Mîr Abdülevvel, Mesmûât, Ahvâl ve Sühanân-ı Hâce Ubeydullâh-i Ahrâr (hzr. Ârif Nevşâhî), Tahran 1380 hş./2002 içinde, s. 231. 8) Mevlânâ, Mesnevî-yi Ma’nevî (nşr. T. H. Sübhânî), Tahran 1378 hş., s. 926 (c. 6, beyit: 3042). 9) Abdullah Dihlevî, Makâmât-ı Mazhariyye, İstanbul 1993, s. 16. 10) Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, Süleymaniye Ktp., Yazma Bağışlar, nr. 2307, III, 273. 11) Abdurrahman Câmî, Nefahâtü’l-üns (nşr. Mahmûd Âbidî), Tahran 1375 hş./1996, s. 150-151. 12) Haşim Karpuz, “Konya’da Selçuklu ve Osmanlı Tarîkat Yapıları”, VI. Ortaçağ ve Türk Dönemi Kazı Sonuçları ve Sanat Tarihi Sempozyumu, Kayseri 2002, s. 460. 13) Muhammed b. Mustafa ed-Demîrî, Hayâtü’l-hayevâni’l-kübrâ (thk. İbrahim Sâlih), Dımaşk 2005, IV, 157; Annemarie Schimmel, Şark Kedisi (trc. Senail Özkan), İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2009, s. 22-23. 14) Muhammed Es’ad Sâhibzâde (drl.), Bugyetü’l-vâcid fî mektûbâti Hazreti Mevlânâ Hâlid, Dımaşk 1334, s. 176.