> 2014 > Ağustos - Dini Duygularda Muvâzene > Geleneksel Ailenin Ölümüne Ağıt
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Geleneksel Ailenin Ölümüne Ağıt
İdris Arpat
2014 - Ağustos, Sayı: 342, Sayfa: 042

Bir toplum ilim üretemiyorsa, tefekkür dünyası gelişmemiş demektir. Tefekkür dünyası gelişmemişse ilim üretemeyecektir. İlmî şüphe, “neden-niçin” yoksa, eleştiriye saygı duyulmuyorsa akıl bitecektir. Akıl bittiyse geriye nakil kalacaktır. Nakil tamam da, acaba aktardıklarını doğru mu anlıyorsun? Doğru bilgiler mi aktarıyorsun? Mesele burada.

Düşünce ve ilmi üretiminde yayaysanız, hayatın size sorduğu suallere cevap veremeyeceksiniz demektir. Suallerine cevap veremiyorsanız hayat size acımaz, ezer geçer.

Sorulara cevap veremiyorsanız, mecburen başkalarının verdiği cevaplara sarılacaksınız. Başkalarının cevapları onların şartlarından, onların kafa ve gönül dünyalarından doğduğuna göre size uymayabilir. Bu uyumsuzluk sizi perişan edebilir.

Durum buysa, hayatî bir meseleyle karşı karşıyayız demektir. İlim ve düşünce üretememek bizim dünyamızı alt-üst edecekse, işin şakaya gelir tarafı yok demektir.

Öyleyse soralım:

Toplumların ilim ve düşünce üretebilmelerinin alt yapısı nedir?

Şöyle de söylenebilir; neden bazı toplumlar ilim ve düşünce üretir de diğerleri üretemez?

Bu ayrı bir konudur ve bu yazının sadedi dışındadır.

Belirtmeliyiz ki, size göre bir hayat tarzına ulaşmanız size göre ilim, size göre düşünceyle mümkündür. Bunu da siz başaramıyorsunuz. Öyleyse, sonun başlangıcına girdiniz demektir.

Vaktiyle ilimde Osmanlıcılık, ilimde Marksçılık, ilimde İslamcılık diye bir eğitim ve öğretim anlayışı vardı. Bilim üreten siz olsaydınız sarin gazi, fosfor bombası üretir miydiniz?

Şu halde “geleneksel âile” neden öldü sorusuyla, “neden biz bilim ve düşünce üretemedik” sorusu birbirini çağrıştırır.

Kur’ân-ı Kerim, müslümanları akıllarını kullanmaya çağırırken yeri göğü inletmektedir. Bu çağrı boşuna değildir. Çünkü, hayatın zarûretlerine göz yumanlar, hayata da gözlerini yummak zorunda kalırlar.

Burada bir hususu daha konu dışı bırakmalıyız, o da şu:

“Yolun sonuna kadar akılla mı gidiyoruz, gönülle mi?” Bunlar birbirinin alternatifi mi, mütemmimi mi?

Akılla gönül insanda birleştiyse, hayatın devamı için her ikisine de ihtiyaç var demektir. Aksi takdirde Yüce Yaratıcı’ya abes isnâdı söz konusu olur. Dolayısıyla “git kitaplarını denize at” sözü, yanlış anlaşılmaya çok müsait bir sözdür. Bu da ayrı bir konudur bunu da geçelim.

Gelelim “Ma nahnû fîh”imize. Yani asıl meselemize.

Geleneksel âile neden öldü, netice ne oldu?

Efendim, bir kere daha hatırlayalım; kendi problemlerinize kendiniz, kendinize göre bir çözüm bulamıyorsanız, ithâl çözümler sizi perişan edebilir.

Derler ki; “insanları doğdukları yerde doyurmak lâzımdır.”

Bu ne demektir? İnsanlar doğdukları yerde geçinme imkânlarını bulmalıdır. Bulamıyorlarsa doydukları yere gideceklerdir. Doyduğunuz yere gurup hâlinde, âilece gidemiyorsanız âile parçalanacaktır. Gurup hâlinde gitmek te başka sorunlar getirecektir ama, bunu da geçelim.

Geriye ne kaldı? Çekirdek âile veya modern âile. Peşinden ne gelecek? Geleneksel âileye yakılan ağıtlar.

Müzmin hâle gelen gerilim, geçimsizlikler, boşanmalar ve âile cinayetleri ile, geleneksel âilenin yıkılması arasında birebir bağlantı olduğunu düşünüyorum.

“Geleneksel âile öldü” diye ağıt mı yakalım, şenlik mi yapalım?

Bu noktada asıl söz sâhibi sosyologlardır ama biz görebildiklerimizi ifâde edelim.

Bir müslüman olarak diyebiliriz ki, Kur’ân-ı Kerim cennette âilenin, daha doğrusu akraba gurubunun bir araya getirileceğini söylüyor. (Ra’d, 23; Gafir, 8) Cennet hayatı kusursuz ve ideal bir hayat olduğuna göre, yakın ve uzak akrabanın bir arada yaşaması elbette fıtrî ve insanı mes’ut eden bir hayattır.

Kabul edelim ki, modern hayat çocukları kreşe, ana-babayı fabrika servislerine göndererek çekirdek âileyi de darma dağın etmiştir.

Dede ve nine derseniz, onlar ya köyde kendi başlarına çile dolduruyorlar, ya da huzurevinde, bin bir özlem içinde, kapılara bakıp bakıp gönülleniyorlar. Halbuki dede ve nine hayatın ne olduğunu bilen tecrübeli ve hâne halkına dost insanlardır. Bu, daha az tecrübeli âile fertleri için bulunmaz bir imkandır, Allah’ın lütfudur. Çocukların bakım ve gözetiminde dede ve nine gönüllü elamanlardır, hemen devreye girerler. Teselliye muhtaç olana tesellî, akla muhtaç olana akıl, sevgiye muhtaç olana sevgi, tecrübeye muhtaç olana tecrübe.

Geleneksel âilede dirlik-düzen sağlanabildiyse bir-kaç oğlan, bir kaç gelin bir arada yaşayabilirdi. O zaman âile bir devlete dönüşürdü. Yerine göre yirmi beş nüfus bir arada yaşardı. Böyle bir âilede çocukların nasıl büyüdüğü anlaşılmazdı. Çocuk alt kat, üst at, yengem, teyzem derken büyür giderdi. Çocukların yalnızlık problemi olmaz, can sıkıntısı nedir bilmezlerdi. Çünkü âilede çocuktan bol bir şey yoktu.

Geleneksel âilede yardımlaşma, sevgi, kültür, tecrübe kendiliğinden artardı. Dahası, akrabanın diğer fertleri de aynı yerleşim yerinde olduğundan, icabı halinde onlara gidilebilirdi. Bu, üç-beş söz duyma ve rahatlamaydı.

Düğünde - bayramda hâ­ne daha da yoğunlaşırdı.

Geçmiş zamanlarda sinir ve stresin bilinmeyişi ile böylesine kalabalık ve müşterek bir hayat arasında sebep-sonuç ilişkisinin var olduğunu düşünüyorum.

Geleneksel âi­le­de sevinçler de, hüzünler de ortaklaşa yaşanırdı. Ne var ki, hüzünler söz konusu olduğunda âilenin bir kısmı diğerlerini teselli ederdi.

Müspet davranışlar, meselâ dedenin ve ninenin namaz kılışı, Kur’ân okuyuşu aşağıdan gelenlere nümûne-i imtisâl olurdu. Âile fertlerinin bazılarında görülen özellikler, meselâ düzgün giyinme, temizliğe riâyet gibi, zaman plânlaması gibi alışkanlıklar diğerlerini olumlu yönde etkilerdi.

Sonbahar ve kış aylarında sürekli Kur’an okuyup hatim süren, hatim bitince de akrabayı toplayıp merâsim düzenleyen dedeyi düşünelim. Böyle bir ev hem medreseye, hem câmiye dönüşürdü. Bunun çocuklar üzerinde dini tesiri yoğun olurdu.

Köy yerinde geleneksel âile bir başka sıcaklık kazanırdı. Şartların getirdiği hareketlilik ve tabiî zenginlik âileyi iyiden iyiye renklendirirdi.

Her bir ferdin, belirlenip kararlaştırılmış âile içi bir vazifesi vardı. Vazifenin ifâsı âileye hem bir bereket, hem de gönül şenliği getirirdi. Diyelim ki âileye âit sürünün gelişi-gidişi bir taraftan çobana karşı sevgi, diğer taraftan âile fertlerinde sevinç hâsıl ederdi.

Mahsul güzel olmuş, harmana sıra sıra yığınlar dizilmiştir. Bu durum bir taraftan âile fertlerinin sevincini, diğer taraftan ekim-dikim işlerini yürüten âile ferdine karşı hürmeti artırırdı.

Âilede üç-beş çocuğun bulunuşu akla hayâle gelmez güzellikler ve ruhsal rahatlamalar getirirdi. Çocukların kendi aralarındaki oyunları, konuşmaları, gülüşmeleri, dövüşmeleri... Ninenin bunlara müdâhalesi, hakem rolünü oynaması vb.

Şimdi, en azından Türkiye’nin batısında geleneksel âilenin yerinde yeller esiyor. Kala kala elde çekirdek âile kalmış, o da darma dağın.

Bir dünya üretim yapmışsın, kim yiyecek? Sağdan say bir Köroğlu, bir Ayvaz, soldan say bir Köroğlu, bir Ayvaz.

Millet ve Ümmet kendi değerlerini, kendi hayat tarzını, kendi istikbâlini güzel okuyup kendine mahsus bir hayat tarzı oluşturamıyorsa vay geldi o milletin, o ümmetin başına. Telkin görüşlerle, empoze ilkelerle “kendin olunmaz, kendin kalınmaz.”

Geleneğin sürdürülmesi, alınması gerekenin alınması, atılması gerekenin atılması, millet ruhunun korunması, sistem bütünlüğünün muhafazası kolay değildir. İlim, düşünce, hassasiyet ve kararlılık ister. Çadır kurar gibi yeni bir hayat tarzı kurulamaz. Kurulmaya kalkılırsa millet ve ümmet perişan olur.

Ümmet-i Muhammet olarak, asırlardır nice darbeler yedik. Yaralarımız kanamaya devam ediyor. İş, sokakta yirmi yedi yerinden kadın bıçaklamaya kadar indi. Bu kanlı-kinli gidişin nerede duracağı belli değil. Teknik gelişmeler, daha modern, daha müreffeh bir Türkiye acılarımızı ve kaygılarımızı dindirmeye yetmeyecektir. “Hep refah toplumu” olmaya özeneceğimize, biraz da “felah toplumu” olmaya özensek, diye düşünüyorum.

Vel hâsıl, sana senden olur her ne olursa.

Köklerine bak, dallarına bak, ne hallere düştüğünü gör. Hiç olmazsa dedelerinin ismini unutma. Unutma ki, dönüş yolu açık kalsın. Ola ki, günün birinde “bu gidiş nereye?” diye kendi kendine sorarsın.