> 2014 > Ağustos - Dini Duygularda Muvâzene > Nokta-i Süveydâ - 3
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Nokta-i Süveydâ - 3
Prof. Dr. Ethem Cebecioğlu
2014 - Ağustos, Sayı: 342, Sayfa: 026

Daha önceki yazılarımızda nokta-i süveydâ’yı anlatırken onun, insanın merkezi olduğunu, orada hiçbir dilin/lisanın bulunmadığını, Kur’an-ı Kerim’in oraya, “ikra”’ya/okumaya1 ihtiyacı olan akıl ötesi bir mâna halinde nüzul ettiğini, orada zaman ve mekanın tükendiğini, ayrıca bir müşâhede mahalli olduğunu ve insanda Allah’a açılan kapının orası olduğunu tespit etmiştik.

Zikrin “darb edildiği” bu noktayı2 tasavvufun önde gelen otoritelerinden Muhyiddin İbnü’l-Arâbi (ks) Hazretleri (ö. 1240) nasıl anlamış ve anlatmış, şimdi onu görelim.

4- MUHYİDDİN İBNÜ’L-ARABÎ’YE GÖRE NOKTA-İ SÜVEYDÂ

Nokta-i süveyda, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’de taş sembolü ile ifadesini bulmuştur; adı da“Beht-i Hacer”dir.

Tedbîrât-ı ilâhiyye’sinde bir takım insanî taşlardan bahseden Muhyiddin İbnü’l-Arabî, sanki bir binanın temelini oluşturan yapı taşlarını anlatmaktadır. O taş, “Hayret Taşı”dır. İnsan aklının şaşkınlığa/duraksamaya maruz kaldığı “hayret taşı” insanı oluşturan temel taşlardan biridir.

Malum olduğu üzere aklın kilitlendiği, duraksadığı, nüfuz edemediği, şaşkın kaldığı her yer karanlıktır, siyahtır. Siyah bu yönüyle hayret’tir3 ve sembol değer olarak Muhiyddin İbnü’l Arabî (k.s)’de de “Hayret” ıstılahıyla karşılığını bulur.

O’nun kullandığı taş sembolü ise sabitliği, temeli, değişmezliği, başlangıcı yani noktayı ifade eder. Ve aşağıda da anlatacağımız gibi bu taş ona göre, siyahtır.

Özetle, kalbte bulunan nokta-i süveydanın, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’de mana yakınlığı halinde ifadelendiriliş olarak, “Beht-i hacer”e (hayret taşı)’na dönüştüğünü görüyoruz. O, belki de bunu kalb-Ka’be benzerliğini göz önünde tutarak4 yapmış olmalıdır. Ka’be bir kalb ve kalb de bir Ka’be ise, o kalbin insan ruhunun tavafla yücelmeye başladığı yerin, Hacer-i Esved olması, bu hususu tahattur ettirir.5 Daha önce İmam-ı Rabbânî’de bu hususu anlatırken, insanın yücelişinin kalpteki nokta-i süveyda’dan başladığını ifade etmiştik.6

Şimdi bu semantik parantezden sonra Muhyiddin İbnü’l-Arabî Hazretlerinin terminolojisine göre nokta-i süveyda’nın anlam muhtevasına geçebiliriz.

Maddeler halinde sıralarsak bu muhtevâ ortaya şu şekilde çıkar:

1. Hayret taşı, insanî temel bir taştır; yani fiziki bir taş değildir, ki bu yüzden onun taş dediği husus “nokta”ya, yani bilinmeyene tekabül etmektedir.

2. O, aziz bir taştır; yani izzet vasfını taşır ve insanın mükerremiyetinin temelidir. Yani insan fıtratındaki kerâmetin/şerefin ilk başlangıç noktasıdır.

3. Bu taş (nokta) esmerdir; yani siyahtır. Çünkü az önce ifade ettiğimiz gibi o, aklın kilitlendiği, durduğu, donup kaldığı, duraksadığı, hayrete düştüğü karanlık bir alandır. Çünkü o, hayrete düşülen, aklın durduğu beht-i hacer’dir.

4. O’nun bulunduğu yer; karanlıklar denizidir. Yani süveydâdır, siyahtır. Ve denizdir, sudur, hayattır, feyizdir. Muhyiddin İbnü’l-Arabî, dikkat edilirse hep sembolik dil değeriyle konuşmaktadır. Burada, renk bilimine göre, siyahtan ilk çıkan rengin, ölümün rengi olan mavi olduğunu ve mavinin de suyla bağlantısını hatırlatmakta fayda var.

5. Bu noktanın /taşın acaib, aklın eremeyeceği sırları vardır.

6. Bu nokta kalbte, zatî bir nüktedir. Yani kalpte bulunan arizî, geçici bir nükte değil, aslî, temel bir nüktedir. Evvelidir, aslîdir, ilk olan’dır (Primordiale)

7. Gözde (simsiyah olan) gözbebeği gibidir. Yani siyah taş görme/manevi görme yeridir. Burada önce ifade etmek isteriz ki gözbebeğinin Latince’deki ismi pupilla’dır ve manası insan demektir. Aynı şekilde Araplar da görme organı olan gözbebeğine (el-insan) derler. Yani insanın merkezi kalp ise ve bunun başladığı nokta, nokta-i süveyda ise, o nokta, görmeyi ifade eden “el-insan”dır. Özetle insan, el-insandan yani simsiyah olan gözbebeğinden başlar. Ve genellikle ressamlar bir çizim metodu olarak insan yüzünü çizmeye ilk önce gözün bebeğinden başlarlar; bu bir içgüdüdür.

Ne ilginçtir ki anne karnındaki fetüsün embriyolojik gelişiminde ilk ortaya kalb, en son ortaya çıkan ise gözdür. Nokta-i süveyda ve maddi yaratılışta da gözdeki gözbebeğinin bu teşekkül senkronizasyonu, ulu’l-elbâb için derin hikemî manalar ifade etmektedir.7

8. O, Cuma günündeki duaların kabul edildiği bir saate benzer.8 Peygamberimiz (sav)’in buyurduğu gibi, yani Cuma, bir ayna olarak nokta-i süveydâ’ya benzetilmiş/temsil olunmuştur. Siyah bir nokta (nokta-i süveydâ) vardır.

İşte Peygamberimiz (sav.) onun cumada (gizlenmiş) bir saat olduğunu söylemiştir. Cumanın sırrı da o saatte/o andadır. Yani o özel saat Cuma’nın nokta-i süveydasıdır.

9. Kalbin üzerinde bu siyah örtü bulundukça, bu taşın/noktanın vücuda, varlığa gelişi zuhur etmez.

10. Akıl ve onun dışındaki tüm ruhlar, sadece kalpeki bu (siyah) noktanın müşahedesini gözlerler, yani ona bakar … Çünkü herşeyin merkezi o siyah noktadır.

11. Eğer kalb, murakabe, zikir ve Kur’an tilavetiyle cilalanırsa bu nokta zahir olur, ortaya çıkar. Yani harekete geçer.

…Ve en önemli nokta; 12. O nokta zahir olduğu zaman, ona Hakk’ın zatından başka tekabül eden bir şey yoktur. Yani Allah’ın zatı akılla bilinip ortaya çıkmaz, ama kalpteki bu nokta-i süveyda ile zahir olur. Allah kalbe yani kalpteki o nokta-i süveydaya sığar. 13. İşte bundan dolayı bu taştan bir nur yayılır, (insan cisminin her köşesine/zerresine sirayet eder.) Bu durum karşısında akıl ve onun dışındakiler hayrette kalır. Bu taştan/noktadan çok muazzam, oldukça geniş ve parıltılı bir nur çıkar akılları ve onun dışındakileri dehşette/hayrette bırakır. Hayrete düşenlerde de ne zahiri ne de batinî bir tasarruf kalır. Yani hepsi kilitlenir, duraklar, hayrette kalır. İşte bunun için buna; “hacer-i beht” (hayret taşı, hayt noktası ) dendi.9 Konuk burada yorum yaparken “hayret taşı”ndan kastedilenin kalpteki süveyda yani siyah nokta olduğunu söyler. O taşta esmerlik oluşunu izah ederken, taşın/siyah noktanın yerinin zulumât denizi olduğunu ve bu karanlıklar/zulumât denizinin tabiat tezgahında, kesif unsurlardan (yani toprak, hava, su ve taştan) yaratılmış olan maddi kalp olduğunu söyler. Çünkü unsurlar alemi, karanlıklar denizidir. Muhyiddin İbnü’l Arâbi’den yaklaşık iki asır sonra yaşamış Hacı Bayram-ı Veli (ks.) Hazretleri de insanın inşâsında taş sembolizmasını kullanır.

Nâgehân ol şara vardım

Anı ben yapılur gördüm

Ben dahi bile yapıldım

Tâş u toprak âresinde10

Burada toprağın insanın maddi bedenine tekâbul ettiği, taşın da manevi yönüyle yani kalbiyle alâkalı olduğu görülür. Nitekim İsmail Hakkı Bursevî, bu şiirdeki “Taş”ı anlatırken “taş’tan murad, asılda kalbdir” der.11 Ve şu âyeti delil getirir. “Ondan sonra onların taş gibi yahut taştan da daha kara hale geldi.”12 Yani Bursevî de Muhyiddin İbnü’l-Arabî gibi, kalb için siyah taş sembolünü Hacı Bayram-ı Veli’ye atfen kullanmıştır.

Ve hayret taşından maksad, unsurî/maddi kalple bir tür irtibatı olan işte bu “süveyda” yani “siyah nokta”dır. Ki bu noktada gizlenmiş sır vardır. Yani (siyah nokta) mana olarak (cismani kalbe) surete/şekle taalluk etmiştir. Yani maddi kalple bir tür bağlantısı vardır. Bu taalluk, sanatın ele aidiyeti, bakışın göze olan alakası gibidir. Bu yüzden o (siyah nokta), ne maddî kalbin dahilindedir, ne de haricindedir. Niteliksiz ve aklen tarifi bilinmez şekilde ona taalluk etmiş/irtibatlanmıştır.

Latife-i ahfa buraya (siyah noktaya) taalluk etmiş/bağlanmıştır. Nitekim kudsi hadiste Allah buyurur: Ben ahfadayım!..”13

Allah’ın kalbine iman yazdığı kişi dahi böyledir.

Kulun imanı kalb süveydasından asla ayrılmaz. İman oradadır. Bunun için ayette şöyle gelmiştir: “İşte Allah’ın kalplerine iman yazdığı kimseler bunlardır.”14

İmam- Rabbânî ve Muhyiddin İbnü’l-Arabî’ye göre kalpte, zamansız, mekansız ilahi bir temel, asıl olarak nokta-i süveyda veya beht-i hacer denen siyah bir nokta vardır. Bu, imanın başladığı ve insanın tekamülünün başladığı, zikir darbı yaptığımız kalp latifesindedir. Yere göğe sığmayan Allah (cc) buraya sığar. İman buradadır. Halifelik kabiliyetinin insanda kinetize edilmeye başladığı yer işte yine burasıdır.

Her ikisine göre akıl, bunu idrak edemez, akıl ötesidir. Akıl sadece bu noktayı gözler, murakabe eder. Zamanlı mekanlı formatlı olarak yaratılan aklın şaşırıp kilitlendiği yerdir burası.

Zamansız ve mekansızdır. Ölümdür burası. Allah’a imana açılan, ölmeden önce ölme ve mevt-i tabîîdeki ölüm sürecinin başladığı, ruhun bedene giriş çıkış yaptığı bir kapıdır, vesselâm…

Dipnotlar: 1) Alak, 1/3. 2) Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul 2001, ss. 385-6. 3) Hayret için bkz. İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, h-y-r maddesi. 4) Aclunî, Keşfu’l-Hafâ, c. II, s.116. 5) Bkz. Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, İstanbul 2004, ss.100-1. 6) Ethem Cebecioğlu, Nokta-i Süveydâ-2, Altınoluk, Nisan 2014. 7) Keith L. Moore, T.V.N. Persaud, çev.: M. Yıldırım, Ömer Okar, Hakkı Dalkılıç; Ayrıca bkz: Moore, İnsan Embriyolojisi, İstanbul 2002, çevirisi, ss. 349-405. 8) Buharî, Deâvât, 61; el-Ezkâr, 80. 9) Bkz. Konuk, Ahmed Avni, Tedbirât-ı İlahiyye Tercüme ve Şerhi, Haz. Mustafa Tahralı, İz Yay., İstanbul 2004, s.384. 10) Ethem Cebecioğlu, Hacı Bayram-ı Veli, TDV,, Ankara 1998, s. 104. 11) İsmail Hakkı Bursevî, Şerh-i Rumûzât-ı Hacı Bayram-ı Veli, Elyazması, Es’ad Efendi, Süleymaniye Ktb., no:1521, vr. 10a. 12) Bakara, 2/24. 13) Konuk, Tedbirât-ı İlâhiyye, ss. 385-6. 14) Mücadile, 58/22.