> 2014 > Ağustos - Dini Duygularda Muvâzene > Nureddin Yıldız Hoca ile “Dinde Muvâzene” Üzerine… Muvâzene İçin Kur'an ve Sünnet Temel Mihengimiz
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Nureddin Yıldız Hoca ile “Dinde Muvâzene” Üzerine… Muvâzene İçin Kur'an ve Sünnet Temel Mihengimiz
Nureddin Yıldız
2014 - Ağustos, Sayı: 342, Sayfa: 010

Röportaj: Abdülbaki Kömür

ALTINOLUK: Hocam, İslami hayatta denge nasıl olmalı? Bir Müslüman’ın İslam’ı yaşarken onu dengeli yaşaması nasıl olmalı? Asıl konuşacağımız mevzu bu olmakla beraber, bu soruya geçmeden tek tek kavramlar üzerinde biraz detaylı konuşalım istiyorum. Denge nedir, din nedir, hayat nedir? İnsan nedir? Bunları tek tek İslami bakış açısıyla değerlendirelim, ondan sonra da Müslümanca hayatı dengeli yaşamak nasıl olmalıdır konuşalım.

Nureddin YILDIZ: Bismillahirrahmanirrahim. Önce dini konuşalım. Din Allah’ındır. Allah Levh-i Mahfuz’unda tuttuğu Kur’an’ını bize göndermiştir. Bu Kur’an’a göre bir din yaşamamızı emretmiştir.

Din; beşerî sistemlerde olduğu gibi insanların oluşturduğu bir standart değildir. Aslı Levh-i Mahfuz’da olan ulvî bir değerdir. Âdem aleyhisselamdan son insana kadar bütün insanlar o dine doğru koşacaklardır. Yani din, zirvedir; her insan makamına, seviyesine göre bu zirveye koşacaktır.

Peygamberler, -başta sevgili Peygamberimiz aleyhisselam olmak üzere- hepsi en üst seviyede bu zirveye koşmuşlardır. Din budur.

İnsan ise etten, kemikten yaratılmıştır. Nihayetinde eceli olan, yorulan, uyuyan, acıkan, sinirlenen, ağlayan, gevşeyen, terleyen, bıkan, usanan bir mahlûktur.

Binaenaleyh, ulvî noktalarda duran Arş’ta, Levh-i Mahfuz’da duran bir din, yerde bebek olarak doğmuş, sürekli gelişen ama ihtiyarlayan, bunalan ve saydığımız özellikleri olan bir insan tarafından yakalanmaya çalışılan bir hedeftir. Ve her insan farklıdır. Kimi güçlü kimi zayıf kimi duygusal kimi katı. Hiçbir insan, bir diğerine benzemez; büyük, güçlü, yüksek.

Bin bir farkı yansıtan insanların ulaşılabilir ya da ulaşılmaz hedeflerin, imkânların, fakirliğin, zenginliğin, iyinin, kötünün, sıcağın, soğuğun vb. tezatların bulunduğu ortama da hayat diyoruz.

Üç şey saydık: Ulvî gayeleri oluşturan din ve bir sürü zafiyetler ve çaprazlıklarda duran insan ve insanın bu ortamda bulunduğu büyük bir hayat; sıcağıyla, soğuğuyla, iyisiyle, kötüsüyle, Firavun’uyla, Peygamberiyle farklı kitlelerin bulunduğu hayat.

Allah’ın bizden muradı -takatimizle sınırlı olmak kaydı, şartıyla- iyi bir kulluktur. Bu kullukta hedefimiz belki de Cebrail aleyhisselamdır. Bir melek olarak onu yakalamak, ondan daha iyi Allah’ın kulu olmak bizden beklenmektedir ama bireysel imkânlarımız, kabiliyetlerimiz ve yaşadığımız ortamın aşabileceğimiz imkânları kadar. Ne insan olarak benim elimi kaldırıp gökyüzüne temas ettirmem istenmektedir. Yükselmem isteniyor ama ‘gökyüzünde güneşi tut’ denmiyor. İnsan olarak yapabileceğim kadar. Ne de dağdaki insandan şehir hayatı isteniyor, şehirdeki insandan da dağdaki hayat isteniyor. Ne firavunun düzeni içerisinde yüzde yüz İslam hayatı isteniyor ne de Medine’de Ömer bin Hattab’ın döneminde Firavun dönemindeki Müslümanların vermek zorunda kaldıkları tavize izin veriliyor. Bu ortalama, yani insanın, hayatın, dinin ve yaşadığımız şartların ortalamasını bulmaya denge diyebiliriz. Buna denge diyoruz. Bu denge üzerinden din yaşanır ve Allah’ın rızası elde edilir.

İnsan, bu dengeyi bozduğu zaman mesela; kendisini dağda yaşadığı halde şehirdeki gibi yaşamaya kalkarsa, şehirde yaşadığı halde dağdaki gibi yaşamaya kalkarsa, milyonların bulunduğu bir şehirde yaşadığı halde tek başınaymış gibi yaşamaya kalkarsa denge bozulur. Mesela; Bir Müslüman camide, evde teheccüd kılar gibi namaz kılamaz. Saflar sıkışacak, yanındaki mü’mini rahatsız edemez, etmemeli. O seni rahatsız etmemeli, ama sıkışık namaz kılmak zorundayız. Sadece namaz örneğinden bile bunu anlayabilir, böyle bir sonuç çıkarabiliriz. Bir insan evde istediğini yiyip içebilir ama camiye giderken sarımsak yemeyi yasaklıyor Peygamber aleyhisselam Efendimiz. Neden? Cami şehir şartlarını yansıtıyor, teheccüd de dağda tek başına bir tür hayatı yansıtıyor. Bu sebeple denge, Müslümanın, Allah tarafından konduğu ortama göre tavizsiz yaşamasıdır. O ortamın müsaade ettiği kadar, gerektirdiği, zorunlu tuttuğu kadar esneklik getirilebilir ama daha fazlası dinden taviz olur, dini bir kenara atmak olur gibi bir ölçüye denge diyebiliriz.

ALTINOLUK: Şimdi Hocam, bu dengeyi kuracak olan insanlardır dediniz.

YILDIZ: İnsanların kendileri değil. İnsan ve insanın Allah ile olan münasebeti yani takva ölçüsü.

ALTINOLUK: Fakat bunu ölçen tartan bir metre, bir kilogram, bir kriter olmalı. Herkes “ben denge kuruyorum” diyebilir. Çünkü insanın eksik, zaaflı, noksan olduğunu söylemiştiniz. Mükemmel olana ulaşabilmek için bir de dış şartlar var, hayat dediğimiz. İnsan -eğer bu dengeyi insan kuracaksa- eksik olan bu insan hangi kritere göre kuracak bu dengeyi? Bir tanesi de ‘benim takatim bu’ diyecek. Hangi kritere, hangi ölçülere göre? Yani bu dengeyi eğer insanoğlu kendisi kuracaksa bir ölçü olması lazım. Neye göre denge kuracağız?

YILDIZ: Bu ölçünün iki adı var. Birinci adı herkes tarafından duyulan ama yapması zor olan. İkincisi de pratik. Birinci ad: Müslüman dengeyi Allah’ın Kitabı’na, Peygamber’in Sünnet’ine göre kuracak. Vaazlarda, camilerde herkes bunu söylüyor zaten. Kur’an’a göre yaşayacağız, Sünnet’e göre yaşayacağız. Mesela ne diyor? “Aranızda tartışma olunca bunu Kur’an’a havale edin, Sünnet’e havale edin.” diyor. Bu mübarek bir yaklaşım, doğrudur, hakikattir ama bu hakikat pratikte uygulanamaz. Bir defa Kur’an’ın okumasını bilmeyen milyarlarca mü’mini nasıl Kur’an’a yönlendireceksin? İkincisi Kur’an İstanbul’daki bir olayı, Bağdat’taki bir olayı yorumlama kitabı değil ki, temel prensiplerin kitabıdır. Bu Peygamber aleyhisselam Efendimiz’in bize nasihatidir. Kur’an’ımız, “Tartıştığınız zaman Allah’a havale edin, Peygamber’e havale edin bu tartışmayı.” der. Allah’a havale eden Kur’an’ı, Peygamber’den de Sünnet’i, hadis-i şerifleri anlıyoruz.. Pekalâ nasıl havale edeceğiz? Şimdi ikinci noktaya, pratiğe geliyoruz.

Bunun pratiği nedir? İki şeydir. Bir; Ümmeti Muhammed’den olan Allah korkusuyla yaşayan, haram helal bilen insanların oluşturduğu bir şûra olur. Yani oturup köylüler kendi aralarında karar veremezler. Oturup üç tane Müslüman kendi kendine bir karar veremez. Örgüt kuramaz. Ne olur? Mü’minlerin bir araya geldikleri şûra olur. Bu şûra ki Kur’an’ı Kerim’de Şûra Suresi de var. Bu şûra mü’minlerin bireysel karar vermemelerini sağlar.

Bireysel karar değil de, mü’minler şura ile karar verince yanlış yapmış olsalar dahi Allah’ın affını umarlar. Buna mukabil, bireysel karar verip bir iş yapan mü’min dengeli yaptığını zannetse bile yanlış iş yaptıysa yandı kıyamet günü. Neden? Çünkü Allah’ın eli cemaat üzerindedir. Ümmet adına bir karar verilecekse bu ancak şura ile mümkündür. Şura da, ikinci noktanın B fıkrası İslam ümmetinin âlimlerinin uyguladığı şeyin adıdır. Yani şura büyük bir meydanda toplanıp stadyumda toplanıp parmaklar kaldırmak değildir. Âlimlerin organize ettiği bir sorumluluktur bu.

Şimdi burada herkes şöyle bir soru sorabilir. Âlimler bir araya gelmiyorsa biz ne yapalım? Tabii dengeyi kurma bakımından âlimler bir araya gelmiyorlar. Kimse bir araya gelmiyor. Madem kimse bir araya gelmiyor. Yirmi kişi toplanıp gidip işimizi halledelim deriz. Hayır, dünyada en büyük dengesizlik zaten Kur’an ehli insanların bir araya gelemeyişidir. Dengesizlik adına önce bu meselenin giderilmesi lazımdır. Müslümanların hilafet meselesi var. Kudüs meselesi var. Fukaralık meselesi var. Siyasi zulümler var. Yahudilerin siyonizmin oluşturduğu zulümler var. Müslümanların kendi aralarında çektikleri işkenceler var. Bütün bunları sayarak çoğaltmaya gerek yok. Ama bunlar var. Fakat bunlardan en büyüğü, yaşadığına inanmayan bir hasta gibi âlimlerin fonksiyonu olmayan bir toplum var ortada.

Müslümanlar zeki çocuklarını hep şeriat ilimleri dışında yerlerde değerlendiriyorlar. Müslümanlar âlimleri hep sadakaya muhtaç kitle olarak görüyorlar. Müslümanlar, âlimleri devlet memuru olsa bile ikinci sınıf görüyorlar. Ondan sonra da denge nasıl sağlayacağız diye soru sorarlarsa bu sorunun yeri yok hayatta.

Tekrar özetleyecek olursak Kur’an ve Sünnet temel mihengimizdir bizim. Ondan sonra Kur’an ve Sünnet’in pratiği de şuradır. Ümmeti Muhammed’in aydın kesiminin ulema ve diğer kesiminin bir araya gelmesidir. Bu bir araya gelme bir dernek adıyla olabilir. Sendika adıyla olabilir. Vakıf adıyla olabilir. Hiçbir adla olmayabilir. Ümmet-i Muhammed’in söz söyleme yeteneği olanları bir araya gelirler. Bunlara ‘şura yap’ denir. Şura yaparlar. O şuranın katılımcılarına da İslam tarihi boyunca “ehli hal vel akd” denir. Yani bir düğümü çözmeye, bir düğümü düğümlemeye, bir ipi düğümlemeye etkin, yetkin, ehil olan kimseler demektir.

ALTINOLUK: Peki hocam şimdi şöyle bir durum olsa biraz önce söylediniz ya bireysel denge hiç kimse bireysel bir denge oluşturamaz…

YILDIZ: Kendi adına oluşturabilir.

ALTINOLUK: Ümmet adına oluşturamaz. Diyelim ki ümmetin âlimleri baskı altında, ya da bir şekilde kontrol altında, canları tehlike ve tehdit altında veya başka sebeplerle konuşamayacak durumdalar. O zaman ümmet adına birilerinin çıkıp (belki âlim etiketleri, sıfatları olmasa dahi) ümmetin bu darmadağınık hali zalimler ve zulüm karşısındaki zillet görüntüsüne tepki olarak biz baş kaldırıyoruz, bu dengeyi biz tesis edeceğiz demiş olmaları kabul edilebilir bir şey midir?

YILDIZ: O zaman dönüyoruz biz önce âlimlerimizi kurtaracağız. Önce âlimleri kurtaracağız. Bu süreç boyunca da âlimler de “ehli hal vel akd” dediğimiz kişilerden oluşuyor. Yani şura meclisinden oluşuyor. Şura meclisi âlimler yoksa işlevini devam ettirecek zaten.

ALTINOLUK: Hocam, adamlar şura yapıyor, alimler fetva veriyor, kendilerine göre denge kuruyor ve Müslüman kanı akıtmaktan çekinmiyorlar. Bir müslüman bir başka müslümana Allah adına kılıç çekebiliyor. Namazdayken bir Müslüman’ı bir Müslüman öldürebiliyor. Ve öldürürken de Allah adına öldürdüğünü iddia ediyor. Kendi kafasındaki denge adına. Buradaki problem nedir?

YILDIZ: Bir defa bir milyarlık İslam ümmetini beş kişi temsil edemez. Ümmet adına iş yapmak başka bir şeydir. On tane genç, bin tane delikanlı, iki bin tane ihtiyar yani toplam on bin kişi bir milyarı kendilerine yetki vererek temsil edemezler. Bu batıl olur. Her müslüman istediği yerde kıbleye dönüp namaz kılabilir. Her müslüman helal bir günde yani bayram günleri dışında oruç tutmaya karar verebilir. Her müslüman öbür müslümanla anlaşıp nikâhlanabilir. Ama hiç kimse öbür Müslüman’ın boynuna kılıç uzatamaz. Aksi takdirde bu din adına bir tür terör olmuş olur. Niyetlerin temiz olmuş olması akan kanı beyazlaştırmaz. Kan gene kızıldır.

Ümmeti Muhammed bir sorun yaşıyor. Bu sorun Amerika’nın, İsrail’in işgal etmesi bir ülkeyi vurması değil. Bizim sorunumuz, vurulmaya hazır durumda olmamızdır. Şamar isteyen ensemizdir bizim sorunumuz. Yoksa kâfir zaten o iş için yaratıldı ama mü’min dağılmak için yaratılmadı.

Bir ikincisi bu Ümmet’in bir birliktelik sorunu var. Hilafet varken sembolik bir birliktelik vardı. Hilafetin gitmesiyle beraber bu birlik dağıldı. Dağıldığı için bütün bunlar şu anda başımıza geliyor. Ama her hâlukarda Ümmet-i Muhammed biiznillahi teâlâ en azından bu olaylardan sonra artık bunu anlayacaktır.

ALTINOLUK: Peki bu sağlıklı dengeyi nasıl sağlayacağız Hocam?

YILDIZ: Şöyle: Talebe yetiştiren hoca efendi “benim mezhebim dışındaki mezhep batıldır, o cennete geç girecek biz erken gireceğiz” dememeli. Tarikat erbabı Allah’a davet edecek, zühde davet edecek ama kendi tarikatını İslam, gayrısını da de batıl göstermemeli. Okullarda ders öğretenler Hanefi mezhebini öğretirken, Şafi mezhebini de öcü mezhep olarak öğretmemeli. Etnik yapıyı hiçbir şekilde Müslümanlar gündeme getirmemelidir. Böylece bir zaman sonra Ümmet şuurumuz oluşacaktır. Tarikat, mezhep, yöresellik, şu ırk bu ırk yerine Ümmet şuurumuz oluşacaktır. Ümmet şuurumuz da Filistin’i Yahudi vurdukça hatırımıza gelen bir duygu değil “Allah” dedikçe hatırımıza gelen bir duygu hâline gelecektir.

ALTINOLUK: Hocam bu noktada her Müslü­man’ın üstüne düşen bir görev yok mu?

YILDIZ: Var tabi. “Müslüman’ım” diyen herkesin görevi var.

ALTINOLUK: Nedir o görevler? Mesela benim görevim nedir?

YILDIZ: En büyük görev siyasilere düşüyor. Bir defa Ümmet üzerinden siyaset yapmaları gerekiyor. Öbür türlü Müslümanlar’ın onları sevmeyeceğini bilmeleri gerek. Zenginlere görev düşüyor. Zenginler bu hususta infaka hazır olmalılar.

Bize ne görev düşüyor? Siz ve ben yani sıradan Müslümanlara ne düşüyor?

İslam’ı Türkiye ile sınırlı tanımamak, dünya dini olarak bilmek en büyük görevdir. Çocuklarımıza amentü şartları kadar cihat şartlarını da öğretmek, onlara Kur’an okuturken siyahı, beyazı, derisi, ırkı olmayan bir dinin Kur’an’ı olduğunu öğretmek gerekir. Ecdat dediğimiz zaman Sultan Fatih’i Alparslan’ı, Melikşah’ı, Ebu Hanife’yi, Halid bin Velid’i ecdat olarak tanıtmalıyız. Yani yöresel ve kabuğuna çekilmiş Müslümanlığın dışına çıkıp dünya Müslüman’ı olmak, dostu düşmanı bilmek vela ve bera akidesine sahip olmak. Dünyada en önemli sloganımız bu: Biz ve onlar. “Mü’minler olarak biz varız ve mü’min olmayan kâfirler var” şuuruna hepimiz sahip olduğumuz zaman çok uzun mesafe kat ettik ve görevimizi de Allah’ın izniyle takatimiz kadar yaptık demektir. Hani demiştik ya insanız, çok büyük bir dinimiz var, karma bir dünyada yaşıyoruz bunun ortasında bir denge bulacağız o zaman gerçekleşecek inşallah.

ALTINOLUK: Hocam teşekkür ederim. Ağzınıza sağlık.

YILDIZ: İnşallah hayırlı, bereketli bir iş yapmış oluruz. Ben de size teşekkür ediyorum.