> 2014 > Temmuz - Tasavvufta Şer'i Hassasiyet > Zirve Şahsiyetleri Örnek Almak
Tasavvufta Şer'i Hassasiyet
341.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Zirve Şahsiyetleri Örnek Almak
Cafer Durmuş
2014 - Temmuz, Sayı: 341, Sayfa: 044

Kur’ân’da verilen misallerin önemini bildirmek üzere şöyle buyruluyor: «Hakikaten biz bu Kur’ân’da insanlar için her türlü misali sayıp dökmüşüzdür. Fakat tartışmaya en çok düşkün varlık insandır.»1 buyruluyor.

İnsanı iyi ve doğru olana sevk ederek yanlış ve kötü olandan sakındırmada misallerin ayrı bir yeri vardır. Özellikle müspet ve olumlu örneklerin kalıcı ve sürükleyici bir etkisi vardır. Bu itibarla Kur’ân-ı Kerîm’de ahlâkî erdemleriyle insanlığa numune-i imtisal olan zirve şahsiyetlerin söz, fiil ve davranışlarına dair cümlelere yer verilmiştir. Şimdi burada bazı örneklere değinelim istiyoruz.

Her şeyden önce, “Allah’a kavuşmayı uman ve ahirete inananlar için çıkarılmış en güzel örnek”2 olarak insanlığın yolunu aydınlatan Rasulullah (s.a.v.)’ı burada anmak durumundayız. Ki onun hayatı «Ümmetin kurtuluşu için çırpınan bir yürek»3 şeklinde tarif edilebilir. “Her zaman en doğru ve en güzel davranışın tatbikini göstermeye; en doğru sözü letafetle seslendirmeye adanmış bir ömür” olarak hülasa edilebilir. Cenab-ı Hak ona “Ve sen (Ey Habibim sallallahu aleyhi ve sellem!) elbette yüce bir ahlâk üzeresin”4 diye hitap etmiş. Kendisi de “mekârim-i ahlâkı tamamlamak üzere gönderildiğini” haber vermiştir. Hz. Aişe annemiz “Onun ahlâkı Kur’ân’dı” diyor. Biz burada onun “En güzel örnek oluşunu” beyan eden ayetlerden sadece ikisini anmakla iktifa ederek diğer örneklere geçiyoruz:

Fetih suresinin son ayetinde sahabe-i kirâmın hususiyetlerinden bahsediliyor. Bakıyoruz orada Rasulullah (s.a.v.)’in maiyetinde olmaya adanmışlık var, rüku var. Tertemiz alınlarda parıldayan secde izleri var. Allah’tan başkasının önünde eğilmeyen onurlu başlar var. «Kâfirlere karşı onurlu ve zorlu oldukları halde, kendi aralarında çağıldayan merhamet deryâları var.»5. Başka ayetlerde ise ensar ve muhacir kardeşliğine dair övgüler var. Kendileri ihtiyaç içinde oldukları halde mü’min kardeşlerini nefislerine tercih edenlerin destansı örnekleri var.6 Şecaat örnekleri var. Allah yoluna adanmışlıklar var. Malları ve canları, cennet karşılığında satın alınanlar var.7

Ahzâb suresine bakıyoruz: Orada Peygamberimiz (s.a.v.)’in pâk zevcelerinden söz ediliyor. Her birinin birer iffet âbidesi oluşu, yüksek hayâ duyguları, Allah’a ve Rasulü’ne itaat dairesinde yaşayışları, ebedî örnekler olarak mü’minlerin nazar-ı dikkatine sunuluyor. Sonra bu erdemlerin neşet ettiği kaynağa işaret edilerek, namazı ve zekâtı ikame ettiklerinden söz ediliyor. «Kadınlardan herhangi biri gibi olmamanın» mehâbetine işaret ediliyor; evlerde vakarla oturmanın, eski cahiliye âdetinde olduğu gibi açılıp saçılmaya mani olduğu bildiriliyor.8

İbarim suresini okuyoruz: Orada Rasulullah (s.a.v.)’den sonra sadece kendisi hakkında «Üsve-i hasene» buyrulan İbrahim (a.s.)’dan söz ediliyor. Buradan ve onun tevhid mücadelesinden kesitler sunan muhtelif surelerdeki ayetlerden hareketle şunu diyebiliriz. İbrahim (a.s.) aklın ve mantığın reddedemeyeceği delillerle müşriklerin ilzamı hususunda ebedî bir örnektir. Teslimiyet burçlarında, rıza makamının zirvelerinde oğlu ve hanımıyla birlikte onun bayrağı dalgalanmaktadır. Kurban ibadetiyle haccın menâsiki, yüzyıllardır onların Allah’a adanmışlığını anarak ifa ediliyor.9 Allah öyle emretti diye hanımıyla kundakdaki bebeğini ıssız bir vadiye bırakmak ne demek? Yine O emretti diye evladını kurban etmeye kalkışmak ne demek? Bir annenin ve evladın bunu tereddütsüz kabul etmesi ne demek? İnsanlar bütün bunları Âl-i İbrahim’in örnek davranışları vesilesiyle düşünüyor.

Yusuf suresine bakıyoruz. Orada Hz. Eyyüb (a.s.)’ın evlat imtihanı var. Satırlarda, kelimelerde engin bir sabır deryasıyla yüzleştiğinizi hissediyorsunuz. «Sadme-i ûlâdaki sabrın ehemmiyetini» yeniden idrak ediyorsunuz. Devamında Hz. Yusuf (a.s.)’ın iffet ve sadakatini görüyorsunuz; emin ve muhsinlerden olduğunu okuyorsunuz. Sûrî ve ahlâkî güzelliğin zirvelerinde Hz. Yusuf (a.s.)’ın adını buluyorsunuz.10 Medrese-i Yusufiye nitelemesi hücrelerine sirayet eden zindanın râyihası, burnunuzda tütüyor.

Tahrîm suresine bakıyoruz: Orada iman âbidesi iki hanım şahsiyetin (Hz Meryem ile Firavn’ın karısı Âsiye) numune-i imtisal oluşundan söz ediliyor. Yüce Mevla onları inananlara misal gösteriyor. “İffetini korumuş olan İmran kızı Meryem” buyuruyor. Ve Asiye’nin “Rabbim, beni Firavn’dan ve onun (kötü) işinden koru…” diye yalvardığını bildiriyor. Dünya saraylarında gözü olmadığını belirtmek üzere, “Bana cennette bir ev yap yeter»11 dediğini haber veriyor…

Şimdi bize gereken, önümüze getirilen örneklerde tebellür eden erdemlerin izini sürmektir. Rabbim bizi bundan muvaffak eylesin. Âmin.

Dipnotlar: 1  Kehf suresi, 18/54 2  Mümtehine suresi, 60/6 3  Bkz; Tevbe suresi, 9/128 4  Kalem suresi, 68/4 5  Bkz; Fetih suresi, 48/4 6  Bkz; Haşr suresi, 59/9 7  Bkz; Tevbe suresi, 9/111 8  Bkz; Ahzâb suresi, 33/28-33 9  İbrahim suresi, 14/37 10  Yusuf suresi, 12/18 vd. 11  Bkz; Tahrîm suresi, 66/11-12

oku/düşün

ÖĞÜT VERENİ REDDETME!

Allah Teâlâ insanlara öğüt veriyor. Buyuruyor ki; “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl suresi, 16/90)

Başka bir ayet-i kerîmede; “Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor…” (Nisa suresi, 4/58) buyuruyor.

Birinci ayet-i kerîmede, dünyada huzur ve sükûnu temin eden üç esası emrediliyor ve bunları ifsad eden üç kötülük de men ediliyor. Emredilen esaslar; adalet, ihsan ve akrabaya yardım etmektir. Yasaklananlar fuhuş, münker ve zulümdür. İkinci ayet-i kerîmede ise emanetleri ehline vermek ve adaletle hükmetmek emrediliyor.

Aslında Kur’ân-ı Kerîm baştan sona öğüttür. Peygamber (a.s.)’ın hayatı öğüttür. Onun kutlu izinde yürüyen âlimlerle salihlerin sözleri öğüttür. Onlar ki, Rasulullah (s.a.v.)’in manevî vârisleridir; inananları hatalarını düzelterek iyiliklere yönelmeleri, inanmayanları da iman dairesine girmeleri hususunda uyarmaya devam emektedir.

Bir insan için musibetin en büyüğü; nereden gelip nereye gittiğini düşünme ve nefis muhasebesi yapma hususundaki teklif ve telkinlere kapalı olmasıdır. Toplumların felaketi ise ulemânın ikaz vazifesini ihmal etmesi, halkın da bu tür samimi ikazlara aldırmamasıdır.