Tasavvufta Şer'i Hassasiyet
341.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Dine Saygı
Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan
2014 - Temmuz, Sayı: 341, Sayfa: 041

Giderek yaşayan değil tartışan Müslüman olma eğilimine girdiğimiz inkârı mümkün olmayan bir gerçektir. Oysa din, sadece iman değil, aynı zamanda ameldir. İmam el-Evzâî’nin (v. 157) şu tespiti fevkalâde dikkat çekicidir:

ÅğĞîÇ ÃîÑîÇÏî Çäñîäçï Èğâîèòåí ÔîÑñëÇ áîÊîÍî Ùîäîêòçğåï ÇäòÌîÏîäî èîåîæîÙîçïåï ÇäòÙîåîäî

“Allah, bir topluluğa şer murat ederse, onlara tartışma (cedel) kapısını açar ve onları amelden alıkoyar.”1

Yaşanmayan, hayata intikal etmeyen, vicdanlara hapsedilmiş bir din ve iman sadece bir iddiadır. Dindarlık ise iddia ile olmaz. Dindarlık ve dine saygı, dinî olanı, dinden olanı yaşamakla ve kullanmakla ispat edilebilir. Aslî ifadesiyle söyleyecek olursak, ÅğÙòÒîÇÒï ÇäÔñîÑòÙğ ÈğÇÓòÊğÙòåîÇäğ ÇäòåîÔòÑïèÙğ2

Bu noktada toplumumuzda iki hatalı tutum ve iddia dikkat çekmektedir:

Bir yanda dini yaşama adına kişisel hayatlarında hiçbir gösterge bulunmayan bazı kimseler, dine son derece saygılı ve kalplerinin temiz olduğunu iddia etmektedirler. Hatta İslâm’a ait ilke ve uygulamaları yersiz ve haksız gerekçelerle suçlayan, ardından da kendilerinin “gerçek Müslüman” olduklarını vurgulayan,  kendileri gibi Müslüman olunmasını savunan kimseler bulunmaktadır.

Bunlar arasında dini sadece kendilerinin doğru anladığını, kendileri gibi düşünmeyenlerin tahsilleri, uzmanlıkları ne olursa olsun İslâm’ı anla­madıklarını söyleyen ünvanlı-ünvansız cür’etkârlar da çıkmaktadır. Bunların, -eğer kasıtlı değillerse- cahilliği, tembelliği ve aldatılmışlığı ortadadır.

Bu grubun şu gerçekten de pek haberleri olmadığı anlaşılmaktadır: Dine saygılı olmak demek, dindara da saygı göstermek demektir. Özellikle Ramazan ayı, Hac mevsimi ve kurban günlerinde ve günlük hayatın değişik aşamalarında dindarlara karşı hiç de dost sayılmayacak eylem ve söylemlerde bulunmak, Ramazanda açıktan bir şeyler yemek-içmek, sigara tüttürmek gibi yaban tavırlar takınmak, dindarlık gereği yapılan özverilere, yardımlaşmalara, ikramlara sıcak bakamamak bu takımı ele veren davranışlar olmaktadır. Hatta bu kesimin, kılık-kıyafet ve dini uygulamalar konularında ğayr-i Müslimlere gösterdikleri hoşgörüyü Müslümanlardan esirgedikleri de gözden kaçmamaktadır.

Öte yanda şeriatı aşıp hakikate ulaştıklarını, dolayısıyla dînî emir ve yasakların kendilerini bağlamadığını iddia eden, tasavvuf ve tarikatı da kamuflaj malzemesi olarak kullanan kimi ğâfil, câhil, sapkın istismarcılar bulunmaktadır.

Şeriat, tarikat, hakikat üçlüsünün bu sıra ile sayılması sebebiyle herhalde bunlar, şeriatı ilk basamak zannediyor. Oysaki Şeriat asıldır, en yüksek basamaktır. Tarikat ve ma’rifet Şeriata çıkan iki ayrı yol ve destektir. Şeriat dışında kalmış ne tarikat ne de marifetten söz etmek mümkün değildir. Şeriatsiz tarikat ta ma’rifet de olmaz, olamaz.

Hz. Peygamber sallellahu aleyhi ve sellem, hiçbir dini vecibeden/görevden bir gün bile kendisini muaf tutmamışken, kendileri için dinde muafiyet uyduran bu tür insanların sahtekârlığı ortadadır.

 Özelde bu iddia ve tavırları paylaşan her iki gruba, genelde bütün Müslümanlara yönelik olarak bir kez daha yüksek sesle vurgulamak yerinde olacaktır: “İ’zazü’ş-şer’ bi’sti’mâli’l-meşrû’. Yani dindarlık ve dine saygı, dini olanı, dinden olanı yaşamakla ispat edilir.” 3


EHL-İ KİTAB ÖRNEĞİ (Tarihî tanıklık)  Şeriata saygı ve dini yaşama konusunda aymazlık ve şaşkınlık içinde olan her iki gruba da tarihi bir gerçeği, geçmiş ümmetlerin yaşadığı yanılgıyı hatırlatmak faydalı olacaktır.

Kur’ân-ı KerîmXE "Kur‚n-˝ KerÓm", sapan ve sapkınlıkları sonucu helak olan ümmetlerin durumlarını ibret alınması için gözler önüne sermiş bulunmaktadır.4 Zaman açısından bize en yakın ve halen mensupları bulunan «ehl-i kitab»ın iki büyük kolu YahudiXE "MusevÓ" ve Hıristiyanların sapıklık sebepleri üzerinde durmak konuya dikkat çekmek için yetecektir.

« Gazaba uğramış» ve «sapıklar»5 diye Kur’ân-ı Kerîm’in daha ilk surede (Fatiha) ilan ettiği YahudiXE "MusevÓ" ve Hıristiyanların sapıklık sebepleri ile ilgili Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye’nin şu tesbiti dikkat çekicidir:

a. Yahûdiler

«Yahudilerin sapıklığı, bilgileriyle amel etmemelerinden kaynaklanmaktadır.»6 ãïáòÑï ÇäòêîçïèÏğ åğæò ÌğçîÉğ ÙîÏîåğ ÇäòÙîåîäğ ÈğÙğäòåğçğåò

YahudilerXE "Yahudiler" kendilerine bildirilen ilâhî gerçeklerin aksine hareket etmek ve bunu da bilerek ve kasıtlı olarak yapmaları nedeniyle sapıtmışlardır. YahudilerXE "Yahudiler"in bilginleri emirleri işlerine geldiği şekilde yorumluyor, halk da onlara uyuyorlardı.

Onların bu davranışlarının temelinde çıkar kaygısı bulunmaktaydı. Yahudilerin dünyaya bağlılıkları yani maddecilikleri Kur’ân-ı Kerîm’deXE "Kur‚n-˝ KerÓm'de" birçok misalleriyle anlatılmıştır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e inanmamak için direnmelerinde de gerçek sebep, sağladıkları dünyevî imkânların ellerinden çıkacağı endişesiydi. Yoksa “Onu kendi öz oğullarını bildikleri gibi (kesin bir şekilde) biliyor ve tanıyorlardı.”7  Halbuki “Allah, kitab verilenlerden; onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, gizlemeyeceksiniz, diye söz almıştı. Fakat onlar, verdikleri sözü arkalarına attılar ve ona karşılık bir kaç para aldılar.”8 “Bu, dünya hayatını âhirete tercih etmelerinden ötürüdür.”9

b. Hıristiyanlar

«Hıristiyanların sapıklığı da bilgisiz amel etmeleri yüzündendir.»10   èîãïáòÑï ÇäæñîÕîÇÑîé åğæò ÌğçîÉğ Ùîåîäğçğåò  ÈğäîÇ Ùğäòåí

Görüldüğü gibi bunların sapıklığı Yahudilerin tam zıddı bir sebebe dayanmaktadır. HıristiyanlarXE "H˝ristiyanlar" Allah’ın herhangi bir emri olmadığı halde ibâdet şekilleri tayin, tespit etmeye ve uygulamaya kalkışmışlar, dünyayı idareye yeltenmişlerdir. Allah hakkında bilmedikleri sözleri söylemişler ve kendilerine bilgisizlikten kaynaklanan bir inanç ve amel dünyası oluşturmaya çalışmışlardır. Bu ise onların sapıklığının temel sebebi olmuştur. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

«İcad ettikeri ruhbanlığı biz onlara yazmamıştık, yalnız Allah’ın rızasını kazanmak için (onu kendileri icad ettiler) fakat ona gereği gibi de uymadılar...»11

Burada dinî bir amaç «Allah rızası» için bir takım düzenlemelere girildiğinin açıklanması pek dikkat çekicidir. Hıristiyanlar, dinlerinde artırma yoluna gidiyorlar, bizdeki kimi istismarcılar ise, dinde eksiltme yapmaya kalkışıyorlar. Ne garip bir çelişki!

Gerçekten HıristiyanlarXE "H˝ristiyanlar" inanç ve ibâdetler konusunda öteki ümmetlerden çok aşırı idiler. Nitekim Allah Teâlâ onları:

«Ey ehl-i kitab, dininizde haksız yere aşırılığa dalmayın ve önceden sapmış birçoklarını da saptırmış, doğru yoldan şaşmış bir milletin keyiflerine uymayın»12 diye uyarmıştır.

Bu ilâhî uyarının şimdilerde ümmet-i Muham­medXE "¸mmet-i Muhammed"’i kapsadığını da söylemek sanırım aşırı bir yorum olmaz.

Geçmiş ümmetlerin sapıklıklarıyla ilgili bu tespitlerin bizimle olan ilgisini Süfyân b. UyeyneXE "S¸fy‚n b. Uyeyne" (v. 197) şöyle belirtmiştir:

åîæò áîÓîÏî åğæò ÙïäîåîÇÆğæîÇ áîáğêçğ ÔğÈòçë åğæî ÇäòêîçïèÏğ èîåîæò áîÓîÏî åğæò ÙëÈñîÇÏğæîÇ áîáğêçğ ÔğÈòçë åğæî ÇäæñîÕîÇÑîé

«Âlimlerimizden sapıtanlarda YahudîlerXE "YahudÓler"’e; âbid­le­rimizden sapıtanlarda da HıristiyanlarXE "H˝ristiyanlar"a bir benzerlik vardır.»13

Bunun içindir ki “Bildiğiyle amel etmeyen âlimin, bilgisiz âbidin fitnesinden sakının. Zira bunların fitnesi; her sapığın sapıklık sebebidir”14 denilmiştir.

Aslında biz «bildiğiyle amel etmemek» ve «bilmeden amel etmek» diye tespit edilen sapıklık sebeplerini Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadislerinde de bütün açıklığıyla bulmaktayız. O sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

åîÇ åğæò æîÈğêñí ÈîÙîËîçï Çääñîçï áğê ÃïåñîÉí âîÈòäğê ÅğäñîÇ ãîÇæî äîçï åğæò ÃïåñîÊğçğ ÍîèîÇÑğêñïèæî èîÃîÕòÍîÇÈì êîÃòÎïĞïèæî ÈğÓïæñîÊğçğ èîêîâòÊîÏïèæî ÈğÃîåòÑğçğ Ëïåñî ÅğæñîçîÇ ÊîÎòäïáï åğæò ÈîÙòÏğçğåò Îïäïèáì êîâïèäïèæî åîÇ äîÇ êîáòÙîäïèæî èîêîáòÙîäïèæî åîÇ äîÇ êïÄòåîÑïèæî áîåîæò ÌîÇçîÏîçïåò ÈğêîÏğçğ áîçïèî åïÄòåğæì èîåîæò ÌîÇçîÏîçïåò ÈğäğÓîÇæğçğ áîçïèî åïÄòåğæì èîåîæò ÌîÇçîÏîçïåò ÈğâîäòÈğçğ áîçïèî åïÄòåğæì èîäîêòÓî èîÑîÇÁî Ğîäğãî åğæò ÇäòÅğêåîÇæğ ÍîÈñîÉï ÎîÑòÏîäí

“Benden önce gönderilmiş bulunan her peygamberin ümmetinden mutlaka sünnetine sarılan ve emrine uyan yardımcıları ve dostları olmuştur. Ancak bunlardan sonra, yapmadıklarını söyleyen ve emr olunmadıklarını yapan birtakım gruplar zuhur etmiştir. Bu tür insanlarla, eliyle mücadele eden mü’mindir; diliyle mücâdele eden mü’mindir; kalbiyle mücâdele eden mü’mindir. Bundan ötesinde bir hardal tanesi ağırlığınca bile iman söz konusu değildir.”15

Halkın böylesi gerçek dışı, uydurma, bir anlamda da cür’etkârlık ve yetki tecâvüzü niteliğindeki tasarrufları kabullenmesi, yaşaması ve bu kişilere bağlı kalması, bu uydurmaları ortaya atanları âdetâ Rabb edinmeleri anlamına gelmekte ve sapıklık bu noktada tam olarak kendini göstermektedir. Bu durum bir âyette şöyle ifâde olunmuştur: “ ÇÊñîÎîĞïèÇ ÃîÍòÈîÇÑîçïåò èîÑïçòÈîÇæîçïåò ÃîÑòÈîÇÈëÇ åğæò Ïïèæğ Çääñîç  Onlar Hahamlarını ve rahiplerini, Allah’ı bırakıp rab edindiler...»16

Bu âyet-i kerimeyi Resûlüllah sallallahu aleyhi ve selle ‘den dinledikten sonra:

-Ehl-i kitab, haham ve ruhbanları rabb edinmezler ki diyen Adiy b. HâtimXE "Adiy b. H‚tim"XE "Adiy b. Hakem"’e Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şu cevabı veriyor ve “rab edinmenin” ne anlama geldiğini açıklıyor:

Åğæñîçïåò äîåò êîãïèæïèÇ êîÙòÈïÏïèæîçïåò èîäîãğæñîçïåò ãîÇæïèÇ ÅğĞîÇ ÃîÍîäñïèÇ äîçïåò ÔîêòÆëÇ ÇÓòÊîÍîäñïèçï èîÅğĞîÇ ÍîÑñîåïèÇ Ùîäîêòçğåò ÔîêòÆëÇ ÍîÑñîåïèçï

«Evet, ehl-i kitap haham ve papazlara ibâdet etmiyorlardı. Fakat Hahamlar ve papazlar, (Allah’ın haram kıldıklarından) bir şeyi onlara helal kıldıkları zaman onu helal kabul ediyorlar; bir şeyi de haram kıldıklarında onu haram sayıyorlardı.”17 Hadisçi Said b. Mansur’un Sünen’inde bu cümlelerden sonra açıkça şu kayıt da yer almaktadır: “İşte bu, haham ve papazların rab edinilmesidir.»18

İlâhî şeriata ters düşen özel veya genel düzenlemelerin, -dindarlık ve dine saygı iddialarına rağmen- doğru yoldan ayrılıştaki yeri ve rolü böylece ve iyice anlaşılmış olmaktadır.

O halde dine saygı, dinin sınırları içinde kalmak ve gücü ölçüsünde dinin ahkâmını yaşamakla ispat edilebilir. "İ’zazü’ş-şer’ bi’sti’mâli’l-meşrû’. Kural budur. Bunun dışındaki dine saygı söylemleri ve din dışı dindarlık kandırmacaları, sapkınlık ve saçmalıktan başka bir şey değildir. Toplumda, Müslümanlar arasında fitne çıkarmaktan başka bir anlama da gelmez. “ÇäáğÊòæîÉï æîÇÆğåîÉì äîÙîæî Çäîäïç åîæò ÃîêòâîØîçîÇ   = Fitne uykudadır, Allah, onu uyandırana lânet etsin.”19

Dipnotlar: 1)  Ebu’l-Fadl el-Mukri, Ehadisu fi zemmi’l-kelam ve ehlih, V, 123 2)  İbnu’l-Cevzi, Telbîsu İblîs, I, 102 3)  İbnu’l-Cevzî, Telbîsu İblîs, s. 102 4)  Konu hakkında detaylı bilgi için bk. Çakan-Solmaz, Kur’ên-ı Kerîm’e Göre Peygamberler ve Tevhid Mücâdelesi, İstanbul, 2004 (Ensar Vakfı yayınları) 5)  Bk. el-Fatiha (1), 7 6)  İbn Teymiyye, İktizau’s-sırâtı’l-müstakim, s. 45; Munâvî, Feyzu’l-kadîr, V, 261 7) el Bakara (2), 146 8) Al-i İmran (3), 187 9) en-Nahl (16), 107 10)  İbn Teymiyye, İktizau’s-sırâtı’l-müstakim s. 45; Munâvî, Feyzu’l-kadîr, V, 261 11)  el-Hadid (57), 27 12)  el-Mâide (5), 77 13)  İbn Teymiyye, İktizau’s-sırâtı’l-müstakim, s. 45; Munâvî, Feyzul-kadîr, V, 261 14)  a.g.e. 15)  Müslim, İman 80; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I. 458; Dihlevî, Huccetu’llahil-bâliğa, I, 257 16)  et-Tevbe (8), 31 17)  Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an 10 18)  Said b. Mansur, Sünen, V, 245 19)  Ali el-Muttakî, Kenzü’l-ummal, XI, 127 (Hds. No. 30891)