> 2014 > Temmuz - Tasavvufta Şer'i Hassasiyet > Hac ve Umre'de Kul Hakkı
Tasavvufta Şer'i Hassasiyet
341.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Hac ve Umre'de Kul Hakkı
Dr. Murat Kaya
2014 - Temmuz, Sayı: 341, Sayfa: 038

Nerede ve ne zaman olursa olsun kul hakkının çok mühim olduğu ve mü’minlerin bu hususta son derece hassas davranmaları gerektiği mâlumdur. Ama insanlar birazcık meşakkatle karşılaşınca bunu unutabiliyor. Bunun en fazla yaşandığı yer de hac ve umre oluyor. Hâlbuki hac ve umre için girilen ihrâm, mü’minlere tam bir zararsızlık hâli tâlim ediyor. İnsanın “kendi kılına bile dokunamayacağı”nı öğretiyor. Yani her şeyimiz Allah’a âit. Bize emânet olarak lûtfedilmiş. Bu sebeple sâhip olduğumuz her şeyi Cenâb-ı Hakk’ın târif ettiği şekilde kullanmalıyız. Kendi varlığımızı bile kötüye kullanma ve üzerimizdeki nimetlere zarar verme hakkımız yoksa Allah’ın diğer kullarına nasıl zarar verebiliriz? Allah’ın onlara ihsân eylediği hakları nasıl zâyî edebiliriz?

Diğer taraftan Hac ve umrede sevaplar kat kat fazla olduğu gibi günahlar da aynı şekilde yüklü gelir. Zîrâ o kalabalıkta yapılan küçücük bir hatâ, pek çok insana sıkıntı verebilir.

1. Yolları daraltmak… Harameyn’de en fazla dikkat edilmesi gereken husus, herhalde yolları kapatmamaktır. Yol üzerinde namaza durmak, oturmak veya beklemek binlerce kişiyi sıkıntıya sokacağından çok büyük bir vebâli muciptir. Aynı şekilde ters yöne gitmek, tavafa girip çıkarken insanları yarıp geçmek veya aksi istikâmetten gelmek gibi hareketler de sevap ümîd ederken günaha girmek, bir sünnet-i seniyye icrâ edeyim derken harâma düşmek demektir.

Fıkıh kitaplarımızda tavâfını bitiren kimsenin Mescid’in müsâid bir yerinde tavâf namazını kılabileceği ifâde edilir. Âlimlerimiz, insanlar Makâm-ı İbrâhim’de namaz kılacağız diye tavâf edenlerin yolunu kesmesinler diye bu noktayı özellikle belirtmişlerdir.

Muâz b. Enes (r.a) şöyle buyurur:

“Ben Rasûlullâh (s.a.v) ile birlikte bir gazveye çıkmıştım. Askerler konak yerlerini daralttılar ve yolu kestiler. Bunun üzerine Nebî (s.a.v) bir münâdî göndererek askerler arasında şöyle nidâ ettirdi:

«–Kim bir yeri daraltır veya bir yolu keser (veya bir mü’mine ezâ verirse) onun cihâdı yoktur.»” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 88/2629; Ahmed, III, 441)

Askerlerin konak yerlerini daraltmasından maksat, her askerin rastgele bazı yerleri işgal ederek, ihtiyaçlarından fazla mekânı tutmaları, diğer insanlara eziyet vermeleridir.

Yolları daraltmalarından maksat ise eşyalarını halkın geçeceği yollara koyarak, trafiğin akışına mâni olmalarıdır. Rasûl-i Zîşân Efendimiz (s.a.v), askerlerin lüzumsuz yere yerleri ve yolları daraltarak Allâh’ın kullarına eziyet etmelerinin ne kadar büyük bir hatâ olduğunu îlân etmiş ve askerlerin bu hareketten şiddetle kaçınmalarını sağlamak için de mübalağalı bir üslûb ile cihâddan hiçbir sevab alamayacaklarını ifâde buyurmuştur.

Efendimiz (s.a.v)’in bu îkâzı açık arazide gösterilen bir dikkatsizlik karşısında sâdır olmuştur. Bir de bu dikkatsizlik yerleşim merkezlerinde ve şehirlerde, bilhassa da Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere gibi milyonlarca mü’minin birlikte ibadet etmek için toplandığı şehirlerde olursa, Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in buna ne kadar üzüleceğini ve gazaplanacağını hesap edelim…

İnsanlar bir tarafa, Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) hayvanlara bile eziyet edilmemesini emrederek şöyle buyurmuşlardır:

“…Yol üzerinde namaz kılmaktan ve oralara konaklamaktan sakının! Çünkü oralar yılanların ve yırtıcı hayvanların geçtiği yerlerdir. Yol üstüne abdest bozmaktan da sakının! Zira bu tür davranışlar kişiyi lânete mâruz bırakacak kabalıklardır.” (Ahmed, III, 305; 381)

“Lânete mâruz kalacağınız üç şeyi yapmaktan sakının: Pınar başlarına, yol ortasına ve insanların gölgelendiği yerlere abdest bozmayın!” (Ebû Dâvûd, Tahâret, 14/26; İbn-i Mâce, Tahâret, 21)

2. Fiilen eziyet etmek. Hicaz yollarında, hava alanlarında, tavaf esnâsında, kapılarda, giriş çıkışlarda ve ziyâretlerde insanları itip kakmak, kendimize yol açmaya çalışmak gibi davranışlar müslüman nezâketine uymayan hareketlerdir. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bir gün Hz. Ömer (r.a)’e, tavâf esnâsında nezâketle hareket etmesini tavsiye ederek şöyle buyurmuştu:

“–Ey Ömer! Sen güçlü-kuvvetli bir adamsın. Hacer-i Esved’e erişmek için insanları sıkıştırıp zayıflara eziyet etme! Ne rahatsız ol, ne de rahatsız et! Tenhâ bulursan Hacer-i Esved’i istilâm et ve öp, aksi takdirde uzaktan «el sürüp öpme» işareti yap, kelime-i tevhîd okuyarak ve tekbir alarak geç!” (Ahmed, I, 28; Heysemî, III, 241)

Fıkıh kitaplarımızdan Mebsût’ta şu cümle yer alır:

“Hacer-i Esved’i öperek veya dokunarak selamlamak sünnettir. Müslümana eziyet etmekten kaçınmak ise farzdır. Sünneti yerine getirmek için bir Müslümana eziyet etmek uygun değildir.”

3. Dil ile eziyet etmek. Harameyn’de dilimize hâkim olup sözümüzle kimseyi incitmemeye îtinâ göstermeliyiz.

Ashâb-ı kirâm, Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e:

“–Yâ Rasûlallâh! Falan kadının geceleri ibadet ettiği, gündüzleri oruç tuttuğu, daha başka iyilik ve hayırlar yaptığı, fakat komşularına diliyle eziyet ettiği söyleniyor. Onun hakkında ne buyurursunuz?” diye sordular.

Allâh Rasûlü (s.a.v):

“–Onda hayır yoktur, o cehennemliktir!” cevâbını verdi.

Bu sefer:

“–Falan kadının da farz ibadetlerden başka pek o kadar namaz kılıp oruç tutmadığı, ancak hayrına bir miktar yağsız peynir verdiği, bir de komşularına eziyet etmediği anlatılıyor.” dediler.

Rasûlullâh (s.a.v):

“–O cennetliktir!” buyurdu. (Ahmed, II, 440; Hâkim, IV, 183-184/7304; Heysemî, VIII, 169)

Günah olan bir hakâret cümlesi bir tarafa Kur’ân kıraati gibi çok teşvik edilen bir ibadetle bile insanları rahatsız etmemek gerekiyor. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bir gün Mescid’de itifâka girmişti. Bazı insanların yüksek sesle Kur’ân okuduğunu işitince perdeyi açtı ve şöyle buyurdu:

“Dikkatli olun, her biriniz Rabbine münâcâtta bulunuyor. Birbirinizi kesinlikle rahatsız etmeyin! (Kur’ân) okurken veya namazda, biriniz sesini diğerinin sesi üzerine yükseltmesin!” (Ebû Dâvûd, Tatavvu, 25/1332)

Katâde (r.a) şöyle buyurur:

“Mü’minlere eziyet vermekten sakının! Zira Cenâb-ı Hak onları korur ve onlara ezâ edenlere gazaplanır. Nakledildiğine göre Ömer bin Hattâb (r.a):

“Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, yapmadıkları bir şeyden dolayı eziyet edenler, şüphesiz büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.” (el-Ahzâb, 58) âyet-i kerîmesini okumuştu. Dehşete düştü ve hemen Übey bin Ka‘b’a gitti. Yanına girip:

«–Ey Ebü’l-Münzir! Ben Allah’ın kitabından bir âyet okudum, her tarafım titredi. Vallâhi ben mü’minleri cezâlandırıyor, bazen de dövüyorum?!» dedi.

Übey bin Ka‘b (r.a):

«–Sen bu âyet-i kerîmede bahsedilen kimselerden değilsin. Sen ancak bir muallimsin. (İnsanları terbiye ediyor, intizam üzere idâre edebilmek için böyle yapıyorsun.)» dedi.” (İbn-i Ebî Hâtim, Tefsîr, X, 3153)

Hz. Ömer (r.a)’ın her tarafını titreten bu âyet-i kerîme bizim de en azından kalbimizi titretmelidir. Neyi niçin yaptığımızı bilmeli, yaptığımız bir işin fayda ve zarârını iyi hesâb etmeliyiz. Sünnet işlerken harâma düşmemeliyiz. Sünnet-i Seniyye’ye çok ehemmiyet vermeli ama onu işlerken Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in nazâket ve zerâfetiyle hareket etmeliyiz.