> 2014 > Temmuz - Tasavvufta Şer'i Hassasiyet > Hâcegân Yolunda Şeriat ve İstikâmet
Tasavvufta Şer'i Hassasiyet
341.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Hâcegân Yolunda Şeriat ve İstikâmet
Prof. Dr. Necdet Tosun
2014 - Temmuz, Sayı: 341, Sayfa: 026
Hâcegân ve Nakşbendiyye yolunda dinî kurallara sıkı bir şekilde riâyet etmek, ilme ve âlimlere saygı göstermek eskiden beri bir gelenek halinde devam etmektedir. Hâcegân tarîkatının kurucusu Abdülhâlik Gucdüvânî hazretleri mürîdine tavsiyelerde bulunurken: “Fıkıh ve hadis ilmini öğren, câhil sûfîlerden uzak dur, sermayen fıkıh kitapları olsun” demiştir. Ali Râmîtenî’nin meclisinde âlimlerden birisi onu övercesine: “Siz özsünüz, biz ise kabuk” deyince, Râmîtenî: “Öz, kabuğun himâye ve koruması altındadır” diye cevap vermişti. Onun bu sözünü açıklayan Muhammed Erzengî ceviz kabuğunun şeriata, içinin de tarîkata benzediğini, kabuk olmazsa ceviz içinin çürüyüp zâyi olacağını ifâde etmiş, ayrıca öz kabuğa muhtaç olduğu gibi tarîkat ehli insanların da şeriat ehli âlimlere muhtaç olduğunu vurgulamıştır.

Dost ve mürîdlerine dînî emirlere ve ilme sarılmayı tavsiye eden Emîr Külâl’in şöyle dediği rivâyet edilir: “Size birisi mezheple ilgili bir soru sorar ve siz bilemezseniz, bundan daha kötü bir şey olamaz ve bu durum, gaflette olduğunuzun alâmetidir... Âlimlere yaklaşın, çünkü onlar ümmetin ışığıdırlar.”

Bahâeddîn Nakşbend hazretleri özellikle hadis ilmi tahsil etmiş olup ilme ve âlimlere çok önem verirdi. Bu özelliğinden dolayı Buhara medreselerindeki birçok hoca ve talebe kendisine mürîd olup sohbetine devam etmeye başlayınca bazı âlimler medreselerin boşalacağından kaygı duymuşlardı. Bunun üzerine Bahâeddîn Nakşbend âlimlere: “Tarîkatımızı size anlatalım, eğer şeriata ve sünnete uygun ise devam edelim, eğer uygun değilse vaz geçelim” demişti. Hoca Bahâeddin Nakşbend hazretleri, tarîkatını sağlam kulp ve Hz. Peygamber ile ashâbının sözlerine uymak diye târif ederdi. Haram ve helal konusunda çok titiz olduğu için durumu şüpheli olan yemekleri yemez, mürîdlerine de yedirmezdi. Şöyle diyordu: “Biz Allah’ın lütfu ile (mânen) her ne elde ettiysek, Kur’ân âyetleri ve Hz. Peygamber’in hadisleriyle amel etmek sûretiyle elde etmişizdir. Bu amelden bir netice alabilmek için takvâ ve şer‘î kurallara riâyet etmek, azîmete sarılmak, Ehl-i sünnet ve cemâat prensipleriyle amel etmek ve bid‘atlardan kaçınmak gerekir”.

Ubeydullah Ahrâr fakirlerin hakkı olduğunu düşünerek vakıf malı yemekten kaçınırdı. Helal gıdânın, tasavvuf yolunda ilerlemek için çok önemli olduğunu söylerdi. Hz. Peygamber’e tâbi olmanın ve âlimlere hürmet etmenin gerekli olduğunu ifade eder, ancak ilmi dünyevî geçim vesilesi ve makam elde etmenin aracı olarak gören âlimlerden uzak durmak gerektiğini söylerdi.

Bâkî Billah da tasavvuf yolunda ilerlemek için helal gıdânın önemli olduğunu vurgular ve şöyle derdi: “Yemeğin az olmasıyla yetinilmemeli, onu pişiren odun, su ve kaplarda da helâle önem verilmeli, ayrıca yemeği pişiren kişi gâfil olmamalı ve huzûr-i ilâhîde bulunduğunun bilincinde olmalıdır. Bu konulara dikkat edilmeden hazırlanan yemekten bir duman çıkar ki feyz kanallarını kapatır”.

Hâcegân yolu büyükleri olan Nakşbendîler’in önem verdikleri konulardan biri de bid‘at ve hurâfelerden uzaklaşmak idi. Ulemâdan Şihâbeddîn Sayrâmî Semerkand’a geldiğinde vaaz etmek için kürsüye (minbere) çıkarken merdiven basamağını öpünce Nakşbendîler’den Muhammed Attâr Semerkandî câmiyi terketmiş, bunu farkeden Sayrâmî onun yanına gidip ayrılmasının sebebini sorunca ondan: “Kürsüye çıkarken eşiği öpmek bid‘attır. Bizim tüm çabamız halk arasında bid‘atların kalmaması ve temizlenmesidir. Sizin gibi bir âlimden böyle bir hareket vâki olursa bizim o mecliste bulunmamızda bir yarar yoktur” cevabını almıştı. Nakşbendîler’in bid‘at ve hurâfelere karşı hassas olduğunu bilen İbn Hacer Heytemî (ö. 974/1567) bu tarîkatı “Câhil sûfîlerin bulanıklıklarından uzak olan tarîkat-ı aliyye” şeklinde vasfetmiştir.

Nakşbendî yolunun büyüklerinden İmam-ı Rab­bani hazretleri de sûfîlere hitâben şöyle demektedir: “İnsanlar kıyâmet günü ancak şerîattan sorumlu tutulacaklardır, tasavvuftan değil”. “Tarîkat ve hakîkat, şerîatın hizmetindedir”. “Önce Ehl-i Sünnet inançları üzere îtikâdı düzeltmek, sonra helâl harâm gibi fıkhî konuları öğrenip amel etmek lâzımdır, ondan sonra üçüncü sırada tasavvuf gelir”. “Hayâlî keşiflere, misâlî sûretlerin zuhûruna aldanarak Ehl-i Sünnet ve Cemâat’in sağlam îtikâdlarından ayrılmaktan sakınınız”. “Bir meselede âlimler ile sûfîler ihtilâf hâlinde olduğu zaman, iyice düşünülünce anlaşılacaktır ki, doğru ve haklı olan âlimlerdir”.

İmâm-ı Rabbânî’ye göre, mürşid, yeni intisap eden mürîdine Kur’ân ve hadislere kıl ucu kadar bile muhâlif görünen keşf ve rüyâlara önem vermemesini söylemeli, Ehl-i Sünnet inançlarına göre îtikâdını düzeltmesini nasihat etmeli, kendisi için zarûrî olan fıkhî hükümleri öğrenmesini tavsiye etmelidir. İmâm-ı Rabbânî bu tavsiyeye kendisi de uyar, mürîdlerine dînî ilimlere âit muhtelif kitaplar okuturdu. Okuttuğu kitaplardan bazıları şunlardır: Beyzâvî (tefsir), Buhârî (hadis), Mişkât (hadis), Hidâye (fıkıh), Şerhu’l-Mevâkıf (kelâm), Hâşiye-i Adudî (kelâm), Avârifu’l-ma‘ârif (tasavvuf). Yine o şöyle derdi: “Tarîkat, şerîatın hakîkatine ulaşmaktır, yoksa şerîat ve hakîkatten ayrı bir şey değildir”. “Şerîatın zâhirine ve Ehl-i Sünnet âlimlerinin icmâına aykırı olan keşif, kabûle lâyık değildir”.

Nakşbendî meşâyıhından Mevlânâ Hâlid-i Bağ­dâ­dî hazretleri, Bağdat’taki halifelerine (vazifelilerine) gönderdiği bir mektubunda şöyle demiştir: “Size tavsiyem şudur: Hz. Peygamber’in sünnetine sıkıca sarılın, câhiliye âdetlerinden ve çirkin bid’atlardan yüz çevirin, sûfîlerin şathiyelerine (anlaşılması zor sözlerine) aldanmayın, devlet adamlarından bir menfaat beklentisi ile dünyacı denen avam halkla beraber olmaktan uzak durun… Dünyevî isteklerinin peşinden giden tüccarları, ilmi mal, makam ve mevki elde etme vâsıtası olarak gören hocalar ile talebeleri, işsiz olup tarikattan menfaatlenmek isteyen tembel insanları bu maneviyat yoluna kabul etmeyin, tarikata almayın… Bilin ki, sizin içinizde en sevdiğim kişi, tâbisi (müridi) ve ehl-i dünya ile alâkası en az, yükü en hafif, hadis ve fıkıh ile en çok meşgul olanınızdır”.

Mahmud Sâmi Ramazanoğlu hazretleri 1953 senesinde İstanbul’a geldiklerinde Tahtakale semtinde bir dostu, kendi müessesesinde muhasebe defteri tutmasını ricâ edince Sâmi Efendi önce bu iş yerinin defterlerini inceleyip alış verişin fâizsiz ve helal yoldan yapılıp yapılmadığını araştırmış, gereken ikazları yaptıktan sonra bu vazifeyi kabul etmiştir. Şöyle dediği nakledilir: “İstikâmet, farz-ı dâimdir. Diğer ibadetlerin belirli zamanları olur. Fakat insan istikâmetten (doğru yoldan) bir an ayrıldı mı, hem dinini, hem ihlâs üzere işlediği amellerini, hem iz’ânını, hem de irfânını kaybeder. Allahü Teâlâ muhafaza eylesin”.

Sâmi Efendi hazretleri bir defasında nişan merasimine davet edilmişti. Damadın yüzüğünü takması kendisinden rica edildi. Sâmi Efendi tepsideki yüzüğün altın olduğunu görünce, hiç kimseye bir şey demeden kendi yüzüğünü çıkarıp damadın parmağına taktı ve: “Bunu, bugünün hâtırası olarak kabul edin, altın yüzüğü de hanımınıza hediye edersiniz” buyurdu. Böylece İslâmiyet’in altından yapılan süs eşyalarını erkeklere yasakladığını gayet nâzik bir üslupla öğretmiş oldu.

Cenâb-ı Hak, istikâmet üzere yaşayıp rızasına kavuşmayı nasip eylesin. Âmin.