> 2014 > Temmuz - Tasavvufta Şer'i Hassasiyet > İslâm'ı Yaşatma İdeali Olarak Sûfî ve Tasavvuf
Tasavvufta Şer'i Hassasiyet
341.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

İslâm'ı Yaşatma İdeali Olarak Sûfî ve Tasavvuf
Dr. Adem Ergül
2014 - Temmuz, Sayı: 341, Sayfa: 023
İnsanlığa son din olarak lütfedilen İslâm, Allah’ın razı olduğu kâmil bir dindir. Bu hakikat, bizzat Rabbimiz tarafından, Kur’an vahyinin son mesajı olarak, bütün beşeriyete Allah Resûlü’nün Vedâ Haccı’nda şöylece ilan edilmiştir:

“Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.” (Mâide Sûresi, 3)

Rabbimizin râzı olduğu bu kâmil dinin, nasıl hayat hâline geleceği de Hâtemü’n-nebiyyîn1 olan Muhammed Mustafa –sallallahu aleyhi ve sellem- tarafından, hem açıklanmış ve hem de bizzat tatbik edilerek gösterilmiştir. Öyleyse, Allah’ın razı olacağı bir kul olabilmek için ihtiyaç duyulan bilgi ve görgü, eksiksiz olarak mevcuttur. Ne var ki hiçbir zaman bilmek, olmak değildir. Yani bilmekle olmak arasında ciddi bir eğitim açığı söz konusudur. İslam’la Müslüman arasında bu açı farkı kapatılmadan, kâmil manada Müslüman olmak ve İslâm’ın güzelliğini bütün âleme sunmak zordur. İşte tasavvuf, bu açığı kapatma ihtiyacından doğmuş bir terbiye ve tezkiye disiplinidir. Diğer bir ifadeyle tasavvuf, İslâm’ın vadettiklerini gerçekleştirme yolculuğudur. İslâm’ı hem zâhiriyle, hem de bâtınıyla tam olarak kuşanma terbiyesidir. Tasavvuf, şer-i şeriften hareketle, şer-i şerif’in ötesinde daha yüksek duygulara ve hâllere ulaşmak değildir. Belki İmâm-ı Rabbânî’nin ifadesiyle “sûret-i şeriatten hakikat-i şeriate bir intikaldir”.

İslâm, hem görünen dünyamızın tanzimine, hem de kalbî dünyamızın îmârına kâfi bir dindir. İslâm’ı, tarikate, hakikate ve marifete yükselmenin sadece zemini gibi görmek, esasen hem İslâm’ı ve hem de onu en güzel bir şekilde yaşatma davası olan tasavvufu doğru kavramamaktır. Zira bu sıralama, birini diğerinden ayrı görmenin bir ifâdesi değildir; belki İslâm’ı daha derinlikli yaşamanın katmanlarını beyandan ibarettir. Aksi halde böyle bir bakış açısı İslâm’ı din olarak yeterli görmemektir ki, -Allah muhafaza buyursun- ilâhî beyanı görmezden gelmek anlamına gelir.

Müceddid-i elf-i sânî2 İmâm Rabbânî’nin şu sözleri, bu zihin karışıklığını giderici ve meseleyi aydınlatıcıdır:

“Şeriat ve hakikatin her biri diğerinin aynıdır. Gerçekte bunlar arasında icmâl-tafsîl3, istidlâl-keşif4, gaybet-şehâdet5 ve teammül-zeval6 dışında bir fark yoktur… Hakka’l-yakîn mertebesine ulaşmanın alameti, bu makamın ilimlerinin ve marifetlerinin, şer’î ilimlere ve marifetlere uygun olmasıdır. Bir kıl kadar dahi olsa, şeriat ve hakikatin arasında aykırılığın bulunması, gerçek anlamda hakikat makamına henüz ulaşılamadığının delilidir. Bazı tarikat şeyhlerinden sâdır olan şeriata aykırı amel ya da sözlerin sebebi, içinde bulundukları sekr (manevî sarhoşluk) hâlidir. Bu nevi hâller, yolun nihâyetine vasıl olanlarda değil, manevî seyr u sülûkü henüz devam edenlerde ortaya çıkar.”7

Kur’ân-ı Kerim’de kullanılan takvâ kavramı, bir anlamda dindarlık ölçüsü olarak bizlere sunulmaktadır. Takvânın en alt sınırı, inkâr ve şirkten uzak bulunmak ise de üst sınırına Kur’ân-ı Kerim’de bir tarif getirilmemiş gibidir. “Allah katında en şerefliniz, en muttaki olanınızdır”8 buyrularak, sanki nihâyetsiz bir takvâ ufkuna işâret edilmiştir. Ancak şunu ifade etmeliyiz ki, beşeriyet planında takvâ ufku olarak en üstün seviye Allah Resûlü –sallallahu aleyhi ve sellem-’in yaşadığı İslâm seviyesidir. Nitekim O, “İçinizde Allah’ı en bilen ve en muttaki olanınız benim” buyurarak, aşırılıklara meyyal bazı sahabilerini sık sık uyarmıştır.

Enes ibni Mâlik -radıyallahu anh- şöyle anlatır:

Peygamber Efendimizin nâ­file ibadetlerini öğrenmek üzere, sahâbeden üç kişilik bir grup, Peygamber hanımlarının evlerine geldiler. Kendilerine Efendimiz’in ibadetleri bildirilince, onlar bunu azımsadılar ve

– Allah’ın Resûlü nerede biz neredeyiz? Onun geçmişteki ve gelecekteki günahları bağışlanmıştır, dediler. İçlerinden biri:

– Ben ömrümün sonuna kadar, bütün gece uyumaksızın namaz kılacağım, dedi. Bir diğeri:

– Ben de hayatım boyunca gündüzleri oruç tutacağım ve oruçsuz gün geçirmeyeceğim, dedi. Üçüncü sahâbî de:

– Ben de sağ olduğum sürece kadınlardan uzak kalacak, asla evlenmeyeceğim, diye söz verdi. Bir müddet sonra Peygamberimiz onların yanına geldi ve kendilerine şunları söyledi:

– “Şöyle şöyle diyen sizler misiniz? Sizi uyarıyorum! Allah’a yemin ederim ki, ben sizin Allah’tan en çok korkanınız ve O’na en saygılı olanınızım (en muttakiniz benim). Fakat ben bazan oruç tutuyor, bazan tutmuyorum. Gece hem namaz kılıyor, hem de uyuyorum. Kadınlarla da evleniyorum. Benim sünnetimden yüz çeviren kimse benden değildir. ”9

Üzülerek ifade edelim ki, tarihte ve bugün, zaman zaman İslâm’ı yaşama konusunda, Allah Resûlü’nün takvâsını yeterli görmeme yanlışına -bilerek ya da bilmeyerek- düşmüş, nice ham sofulara da rastlanılmaktadır. Hırıstiyan mistiklerine benzer tarzda Ruhbanlığa yönelerek dünyadan el etek çekme, Budist ve Hindû mistikleri gibi çok aşırı riyazatlara kendini mahkûm ederek bir takım olağanüstülüklere kendini kaptırma gibi daha nice aşırılıklar, tasavvuf adına içine düşülen yanlışlıklar olmuştur.

Tasavvufu, İslâm’ın zâhirî ahkâ­mı­nın ötesinde bir öze ulaşma gibi takdim ederek, kendini ilahî ahkâmla sınırlı görmeme saplantısına düşenler de vardır. Ya­kîne erdiğini söyleyerek, şer-i şerifin mükellefiyetlerini avam diye küçümsediği halka indirgeyip, kendini güya ârifler ve bilgeler sınıfına kaydeden, nice nice sapkınlar da ortaya çıkmıştır. Hâlbuki gerçek tasavvuf, zahirî ahkâmın sınırları içinde irfânı, hikmeti ve yakîni bulmak, tatmak ve yaşamaktır.

Dînî ahkâmı delilleriyle bilen âlimleri “Molla” diye küçümseme illeti, nefs ve şeytanın büyük bir hilesidir ki, kendisine sûfî denilen niceleri de böyle bir yanlışın içine düşmüşlerdir. Genel olarak şu söylenebilir ki, tasavvufun kâmilleri ile gerçek âlimler arasında herhangi bir anlaşmazlık söz konusu olmamıştır. Ceng ü cidâl, kendini âlim zanneden câhillerle, kendini sûfî zanneden ham ve kaba softalar arasında ortaya çıkmıştır. İslâm’ı sadece kendi anlayış ve yorumuna indirgeyerek, başkalarının fikir ve görüşlerini anlayıp dinlemeden inkâra yeltenenler, ne yazık ki hem İslâm’a, hem de İslâm ümmetine en büyük zararı vermişlerdir. Bu gibi kimseler arasında öyleleri vardır ki, tasavvuf adına her ne var ise inkâra ve dalalete nispet ederler. Böyleleri çoğu zaman, az yetişmiş ve İslâm’ı okuduğu birkaç kitaba bağlayan,  araştırma ve anlama zahmetine katlanmayan, sığ karakterli kişiliklerdir. Rıfk, mülayemet, merhamet, muhabbet, saygı ve nezaket gibi ulvî hasletlerden mahrum bu nevi kimseler, ne yazık ki bugün İslâm ümmeti arasında şiddetin, düşmanlığın, tahammülsüzlüğün ve çatışmanın âmilleri olmaktadırlar.

Modern zamanlarda tasavvuf adına düşülen bir diğer yanlışlık da, tasavvufu hâlden ziyade söze sığdırma faaliyetleridir. Özellikle İslâm’ı yaşama anlamında bir gayreti ve hâli görülmeyen bir kısım kimseler, sıradan bir felsefî meseleyi tartışır gibi tasavvuf ve irfan hakkında kendince derin tahliller yapmaya kalkışmaktadırlar. Böyleleri, irfân ve hikmet edebiyatı ile âdeta itibar devşirme yarışına girmiş gibidirler. Halbuki tasavvuf kâlden (sözden) ziyade hâldir denilmiştir.

İslamsız bir tasavvuf anlayışı da son zamanlarda geliştirilmeye çalışılan tehlikeli bir yozlaştırma projesidir. Mevlânâ ve İbn Arabî gibi büyüklerin bazı söz ve hallerini kendilerince yorumlamak suretiyle, güya dinlerin aşkın birliğinden dem vurarak, tasavvufî irfanı, İslam’ın değil insanlığın ortak mirası gibi takdim etme girişimidir. Özellikle batıda pişirilip İslam dünyasına pazarlanmaya çalışılan bu fikre karşı da son derece uyanık olunmalıdır.

Netice olarak, dini bütün yönleriyle doğru anlamak zaruridir. İslâm, bir bütün hâlinde hem imandır, hem ameldir, hem ihsandır ve hem de cihâd ve mücâhededir. Tasavvuf ise İslâm’ı bütün yönleriyle kemâl hâlinde yaşamak için onun hâdimi yani hizmetkârıdır. İmanda yakîne, amelde ihsan ve ihlâsa, ahlakta ise kemâle ermenin tarihi tecrübeler içinde oluşmuş ulvî bir vasıtasıdır.

Dipnotlar:  1) Peygamberlerin sonuncusu 2) İkinci bin yılın müceddidi (Dini, bidat ve hurafelerden arındırıp aslî hüviyetinden yeniden tanıtan kişi anlamındadır). 3) İcmâl: Genel anlamda bir şeyi bilmekle beraber ayrıntılardan ve detaydan haberdar olmamaktır. Tafsil ise konunun bütün detaylarını bilmek ve bilerek hareket etmektir. 4) İstidlâl: Delilleri bilmek ve ona göre hareket etmektir, ki ilme’l-yakin seviyesidir. Keşif ise delilleri bilmenin ötesinde görmektir. Yani ayne’l-yakîn mertebesidir. 5) Gaybet: Tam idrak etmeden ve görmeden inanarak amel işlemektir. Şehâdet ise bir anlamda kapalılıkların açılması ve müşahede edilmesidir. 6) Teammül: Kulluğun gereklerini zorlanarak icra etmek. Teammül’ün zevâli ise kulluğun bütün gereklerini zorlanmadan zevk ve şevk ile ifa etmek demektir. 7) Mektûbât, 84. Mektup. 8) Hucurat Sûresi, 13. 9) Buhârî, Nikâh 1; Müslim, Nikâh 5. Ayrıca bk. Nesâî, Nikâh 4


Şeyh Muhammed Murâd el-Özbekî, «Risâle» sinin başında der ki: «Allah’ın mahlûkatı yaratmasının sırrı, en büyük ve nihâî gâyesi, kemâl-i îman, kemâl-i İslâm ve kemâl-i ihsân ile hakikate ermektir. Bu, hakkal-yakîn mertebesidir. Bu da, hakîkate eren bir mürşid-i kâmilin huzurunda, in’ikâs tarîkıyla, bütün varlığını ubûdiyyete vakfetmekle tahakkuk eder. Eğer mürşid-i kâmille beraber bulunamıyorsa, onunla irtibat hâlinde bulunanlara sevgi besleyip sohbetine devam ve ona ittibâ etmekle tahakkuk eder. Bu güzellik mürşid-i kâmilin mücellâ kalb âyinesinden onunla berâber olanlara geçer. Sâlik, in’ikas yoluyla yetişir ve mürşidin rengine boyanır. Müteselsilen bütün sofiyye bu yolla yetişmişlerdir. Hususiyle bu noktaya dikkat çekeriz. Mürşidin terbiyesinden, ona en fazla sadâkat gösteren istifâde eder. Bu da sâlikin, Allah’ın Zât’ına olan muhabbetinin cezbesi kadardır. Bu yolun nihâyeti bidayetinde mündemiçtir. Sâdât-ı Nakşibendiye Hazaratının yolu da bu güne kadar böyle gelmiştir. Onlar hakîkate ermek için ciddî olarak sünnet-i seniyye ile azimetle amel derler. Bid’atleri tamâmen, ruhsatları güçleri yettiği kadar terkederler ve kendilerini her an huzurda bilip, in’ikâs-ı feyz için vakf-ı vücûd ederler. Resûl-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın sünnetlerine kâmilen ittibâ eder ve onun rengine boyanmak için bütün varlıklarını verirler, tahsîs-i nazar ederek yola koyulurlar. Neticede mürşidlerinin halleri onlarda tecellî eder ve bu yolun tadını alırlar. Bil ki! Tarikat-ı Nakşibendiyye, tarîkat-ı Sahâbe -rıdvânullâhî aleyhim ecmaîn- olup, Resûlullah’ın koyduğu esas üzeredir. Sâdât-ı Kiram hazarâtı bunun üzerine ne bir şey ilave etmişler, ne de bir şey eksiltmişlerdir. Resûlullah’ın sünnetlerini aynen muhâfaza edip Allah’a vuslat yoluna koyulmuşlardır. Vuslat, sünnete azimetle bağlanarak bütün harekât ve sekenâtında, bid’atlardan ve alâkaderi’l-imkân ruhsatlardan ictinâb ederek, zâhiren ve bâtınen ubûdiyyetini devam ettirmekle olur. Âdetlerinde, ibadetlerinde ve muâmelelerinde her zamân kendini Allah’ın huzurunda bilerek devâm üzere sünnete ittibâ edenler buna nâil olurlar. Kemâl-i irtibat şarttır. Bunun da muhabbetle olması esastır. İnsanın kendi içinde devam ettirdiği bu mücâdele ve mücâhede, onu kemâle erdirecektir.  Kaynak1: ÂDÂB, Muhammed b. Abdullah el-Hânî, sh. 25-26