Tasavvufta Şer'i Hassasiyet
341.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Ramazan ve Fetih
Ali Rıza Temel
2014 - Temmuz, Sayı: 341, Sayfa: 016

Arapçada “fetih”, açmak demektir. İlk planda başka ülke topraklarının Müslümanlara açılması akla gelse de asıl fetih gönül ve kafaların İslam’a açılmasıdır. Hudeybiye barış sözleşmesi, İslam’ın rahat bir şekilde yayılmasına, tanınıp kabullenmesine yol açtığı için “Feth-i Mübîn” olarak ifade edilmiştir.

Oruç da bir bakıma fetihdir. Nefsin; hırs, nefret, şehvet kapılarının kırılması, kanaat, sevgi, paylaşma ve merhamet kapılarının açılmasıdır. Aslolan da budur. Zira nefis, kötü hasletlerden arındırılıp, iyi hasletlerle bezenmedikçe, bu mânâda nefiste fetih gerçekleşmedikçe başka fetihlerin gerçekleşmesi, gerçekleşse bile kalıcı olması mümkün değildir. Bu açıdan ramazan bir fetih ayıdır.

İslam tarihinde en büyük fetih “Mekke Fethi”dir. Bu fetih; tevhidle şirkin kesin hesaplaşması ve imanın inkâra karşı kesin zaferidir. Mekke fethinden sonra Arap yarım adasında İslam’a karşı direnecek hiç bir güç kalmamış ve kabileler bölük bölük heyetler halinde Medine’ye gelip Rasûlallah’a bağlılıklarını bildirmişlerdir. Nasr sûresi bu durumu şöyle açıklamaktadır: “Allah’ın yardımı ve fetih (Mekke Fethi) geldiğinde ve insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiğini gördüğünde Rabbine hamdederek tesbihte bulun ve O’ndan bağışlanma dile, çünkü o tövbeleri çok kabul edendir.”

Bu büyük fetih ramazan ayında, nefislerin oruçla eğitildiği, harp şartlarına hazırlandığı bu oruç ve Kur’an ayında gerçekleşmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bin kişilik bir orduyla hicretin sekizinci yılında ramazanın üçüncü günü Pazartesi Medine’den Mekke’ye doğru yola çıkmış, on üçüncü günü Mekke’ye girmişti. Fetih Cuma gününe rastlamıştı. Böylece iki bayram buluşmuştu.

Mekke dünyanın kalbi mesabesindedir. Tevhidin sembolü Kâbe, ilk mescid oradadır. Bütün yüzler oraya çevrilir, bütün gönüller oraya yönelir.

Fetihten önce Mekke’de Müslümanlara göz açtırılmıyor, çeşitli işkenceler tabi tutuluyorlardı. Onun için Habeşistan’a, Medine’ye hicret edilmişti. Rasûlullah da mahzun şekilde oradan ayrılmak zorunda kalmıştı. Mahzun şekilde ayrıldığı Mekke’ye şimdi mesrur şekilde dönüyordu.

Mekkeliler Hudeybiye anlaşmasını bozmuşlar, böylece fethin meşrû sebebi ortaya çıkmıştı. Müşrikler işin vahametini anlamışlar, fakat iş işten geçmişti. Durumu telafi için Ebû Süfyan Medine’ye Hz. Peygamber’le görüşmeye gitmiş, kızı ve Rasûlullah’ın zevcesi olan Ümmü Habibe’nin evine varmış, Hz. Peygamberin minderine oturmak isteyince, Ümmü Habibe engel olmuş, bir müşrikin, Resûlullah’ın minderine oturamayacağını söylemiş, böylece şirkin kötülüğüne dair babasına anlamlı bir mesaj vermiştir. Ebu Süfyan, Hz. Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali’yi devreye sokmasına rağmen Resûlullah’tan yüz bulamayınca Mekke’ye dönmüş, olup biteni Mekkelilere haber vermişti.

Hz. Peygamber (s.a.v.) Mekke’nin fethi için hazırlıklara başlamış, fakat bunu gizli şekilde yapmış, fetih için yola çıkılacağını Hz. Aişe ve Hz. Ebû Bekir dışında kimseye söylememişti. Bu bir harp taktiğidir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) ikindi namazından sonra on bin kişilik bir ordu ile oruçlu olarak yola çıktılar. Yola çıkarken “Orucunu tutmak isteyen tutsun, açmak isteyen açsın” diye ilan ettirdi. Rasûlullah Arc mevkiine gelince çok susadı, başına su döktü, yüzünü yıkadı. Burası Medine’ye yetmiş sekiz mildir. Oruç halka da ağır gelmeye başladı. Peygamberimiz ikindi namazından sonra Kudeyd mevkiinde hayvan üzerinde bir bardak su isteyip orucunu açtı, ashabına da oruçlarını açmaları için emir verdi. Açmak istemeyenlere: “Sizler sabahleyin düşmanlarınızla karşılaşacaksınız, oruç açmak sizin için zindeliktir” buyurdu. Onlar baştan oruca niyetlenmekle nefse karşı galibiyetlerini ortaya koymuşlar, açmakla da düşmanlara karşı güçlü olma gereğini göstermişlerdi. Kendilerini zorlasalar oruçlarını tamamlayabilirlerdi. Fakat bu, seferde külfet anlamına gelirdi. “Allah hiç kimseye gücünün yetmeyeceği şeyi yüklemez.” (Bakara, 286) “Sefer esnasında oruç tutmak fazilet değildir.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned, 5/424)

Hz. Peygamber Kudeyd’e gelince ordusunu savaş düzenine soktu. Sancak ve bayrakları dağıttı. Yolda bazı müşrikler müslüman oldu. Rasûlullah Mekke’ye hareketi esnasında yavrularını emziren bir köpek gördü ve ashabından birini gönderip köpeğin hizasında durmasını, askerlerden hiç birinin köpeğe ve yavrularına zarar vermelerine engel olmasını istedi.

Hz. Peygamber’in güçlü bir orduyla geldiğini gören Mekkelilerin moralleri bozuldu. Başta Ebû Süfyan olmak üzere İslam ordusu Mekke’ye girmeden önce İslâm’a girenler oldu. Hz. Peygamber (s.a.v.) Ebû Süfyan’a “Ey Ebû Süfyan! Hâlâ Allah’tan başka ilah olmadığını öğrenme zamanı gelmedi mi? Ben size dünya ve âhiret saadetini sağlayacak bir din getirdim” buyurdu.

Ebû Süfyan taptığı Uzza putundan bir türlü vaz geçemiyordu. Hz. Ömer’le tartıştıktan sonra biraz aklı başına gelir gibi oldu. “Allah’tan başka ilah olmasa gerek, şayet Allah’tan başka ilah olsaydı elbette beni zararlardan korurdu” diye düşündü. Rasûlullah’a gelerek: Şayet benim ilahım hak, senin ilahın batıl olsaydı ben sana galip gelirdim, dedi. Uzun tereddütlerden sonra İslamiyet’i kabul etti. Rasûlullah da kendisine eman verdi: “Kim Ebû Süfyan’ın evine girip sığınırsa ona eman verilmiştir” buyurdu.

Neticede Hz. Peygamber (s.a.v.) hicretin sekizinci yılında ramazanın on üçünde Cuma günü güneş doğmadan Kasvâ isimli devesine bindi. Üsame b. Zeyd’i terkisine aldı. Mekke’ye doğru ilerlerken muzaffer bir komutan edasıyla çalımlı şekilde değil, Rabbine saygı ve tevazu ifadesi olarak başını önüne eğdi. O derece eğildi ki sakalının ucu nerede ise devesinin semerinin başına değiyordu. Nihayet Kâbe’ye geldi. Kâbe’nin içinde ve civarında putlar vardı. Rasûlullah elindeki asa ile birer bir putlara dokunuyor, putlarda devriliyordu. Bu esnada “De ki; Hak geldi bâtıl yok oldu. Şüphesiz bâtıl yok olmaya mahkumdur.” (İsrâ, 81) ayetini okudu.

Putlardan temizlenen Kâbe’nin üzerinde Bilâl ezan okudu. Bir zamanlar işkence altında inleyen Bilal şimdi yüksek sesle “şehadetleri dinin temeli olan” ezanı haykırıyordu. Bazı müşrikler bu durumu hazmedemedi. “Kâbe’nin üzerinde ezan okumak bu kara köleye mi kaldı? Bu olur şey değil” dediler.

Müslümanlar ilk günü ibadet ve zikirle geçirdiler. Fetih sonrası ilk sabah namazını Kâbe’de kıldılar. Rasûlullah Kâbe’nin içine girip orada da namaz kıldı. Sonra mahcup vaziyette başları önlerine eğilmiş Kureyşlilere karşı şunları söyledi:

– Ey Kureyşliler, Mekkeliler! Şimdi hakkınızda ne yapacağımı sanırsınız? Kureyşliler de “Senin hayırlı ve iyilik yapacağını umarız. Sen kerem ve iyilik sahibi bir kardeşsin, kerem ve iyilik sahibi bir kardeş oğlusun.” dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz: Benimle sizin durumunuz, Yusuf’la kardeşlerinin durumu gibidir. Ben size Yusuf’un, kardeşlerine dediği gibi diyorum: “Bugün size kınama yok. Allah sizi bağışlasın. O, merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yusuf, 92) Gidiniz, hepiniz serbestsiniz.

Allah’ın lütfuyla muazzam bir fetih gerçekleşmiş, Hz. Peygamber (s.a.v.) en güzel fâtih örneğini sergilemiş, asla intikam cihetine gitmemiş, böylece hem Mekkeyi hem de gönülleri fethetmişti. Onun yerine bir başkası olsaydı bu fethi bir intikam fırsatı sayar, daha önce kendisine ve inananlara hayatı zindan edenleri kılıçtan geçirir, taş taş üstünde bırakmazdı.

Tarih böyle sahnelere çokça şahit olmuştur. Kudüs’ün tarumar edilmesi, Roma’nın yakılması, Moğol istilası, Endülüs faciası, kafataslarından kuleler dikilmesi ve daha nice acı sahneler. İşte Hz. Peygamber ve diğerlerinin farkı. Âlemlere rahmet olarak gönderilmenin farkı.

Sözde medenî, özde vahşi olanı günümüz dünyası bu peygamberi tabloya hasret. Belki bir saat bile kanın durmadığı, silahlanmaya, öldürmeye oluk oluk paraların aktarıldığı, neticede oluk oluk kanlarının aktığı bir dünya bu barış ve dostluk hasretini ne zaman giderecek? Öldürmenin değil, yaşatmanın esas olacağı günlere nasıl ve ne zaman kavuşulacak? Sahte insan hakları nutukları yerine gerçek insani davranışlar ne zaman kendini gösterecek?

Sevgi, dostluk, paylaşma, kaynaşma ayı ramazanda bile rahmet peygamberinin ümmeti arasında rahmet yerine nefret, dostluk yerine düşmanlık, hak yerine haksızlık hakimse biz başkalarına ne yüzle neyi söyleyelim? Kendi aralarında savaşanlar dünyaya nasıl barış getirebilirler? Irak’da, Suriye’de, Mısır’da, Afganistan’da, Libya’da birbirlerini boğazlayanlar, aslında barış ve rahmet olan İslâm’ın parlak veçhesini bu tutumlarıyla kirletmekten ne zaman vaz geçecekler? Allah’tan, Peygamberden, Kur’an’dan, ramazandan ecdattan utanmak yok mu?

Başı rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennemden kurtuluş olan bir ay cinayetlerle nasıl kirletilir?

Bütün bu olumsuzluklardan kurtulmanın, gerçek fetihlere kavuşmanın tek yolu; Peygamberî metodla önce kendimizi fethetmek, nefsî zaaflarını yenmek, Kâbe’deki putlardan önce içimizdeki kin, nefret, ihtiras putlarını kırmak, vahyin aydınlığında, Kur’ân ve ramazan ikliminde yeniden müslümaca bir kimlik inşa etmektir. Kutlu fetihlere erme duasıyla...