"Büyük Kurtuluş" Planı
340.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Vakıf Emanettir!
Neslihan Nur Türk
2014 - Haziran, Sayı: 340, Sayfa: 038

Sandık ki bizimdir o nefesler ve o sesler.
Baktık ki ne candır bize âit ne kafesler.

Aslında ne candan ne de kafesten bahsedeceğiz. Zîrâ azıcık aklı olan herkes fark etti ki can, çıkacak; kafes de toprak olacak bir emânetten başka bir şey değildir. “Bizim” zannıyla taşıyıp durduğumuz, kollar, bacaklar, kaşlar, gözler, saçlar da öyle. Ev, evlat, komşu, eş, dost, hatta îman dahî bizden gitmesi muhtemel pek kıymetli birer emânet sadece…

Hâsılı, “Şu da benimdir!” diyebileceğimiz hiçbir şeyimiz olmadığı gibi, sofradaki aştan gözümüzdeki yaşa kadar O’nun lûtfu ve her biri için verilecek okkalı bir hesap bizi bekliyor. Aşı kiminle paylaştın? Yaşı niye akıttın? Namazı ne niyetle edâ ettin? Evlâdına, ahbâbına, akrabana ne kadar tebliğ ettin? Parayı nerede tükettin? Vakti, kuvveti, kabiliyyeti ne için seferber ettin? Aynaya bakarken ne kadar şikâyet ve ne kadar şükrettin?..

Lûtfedilmiş her bir istîdâda dâir, ne kadar zâyi ettiğimiz ve ne kadar Allah rızâsını kazanmak adına değerlendirebildiğimizle ilgili çok ciddi bir mes’ûliyyetimiz var ki birazcık îmânı olan ve birkaç sohbet dinlemiş bulunan herkes de artık bunları biliyor. Dolayısıyla, emânet konusuna bu cihetten de bakacak değiliz.

Bu yazıda, zerre kadar ihmâli kaldırmayan, çok ciddi kul hakları barındıran büyük bir emânetten, vakıftan bahsedeceğiz.

Ne demektir vakıf? Sözlüklerde “Bir topluluk veya bir kimse tarafından, bir hizmetin gelecekte de yapılması için belli şartlarla ve resmî bir yolla ayrılarak bırakılan mülk, para veya bu mülk ve paranın idâre edildiği yer” diye geçiyor. Yâni vakıf, hem mekânı hem de o mekân içindeki bağışlanmış her şeyi ifâde ediyor.

Bir tanım da biz yapalım: Vakıf, nice insanın, “Bir muhtâca hayrım dokunsun” diyerek dişinden tırnağından artırdığı, maddî ya da mânevî fakirlik çekenlerin istifâdesi için infak ettiği emeğidir. Hakkıyla riâyet ve muhafaza eden için cennete vesile, hakkını veremeyen ve hiyânet eden için de cehennem ateşinden bir zerre oluverir. Mâdem ki böyle, işte tam da burada, vakfedilmiş, yani bağışlanmış olana karşı hangi hâllerimizin hıyânet olduğuna dönüp bakmak, bunu yaparken de şüphesiz, kılı kırk yarmak zorundayız.

Kur’an ahlâkıyla ahlâklanmış bir mü’min, hakikatte, satın aldığı malın ve mülkün bile emânet olduğunu bilir. Böyle birine, kiraladığı evin ya da işyerinin de emânet olduğunu söylemeye gerek yoktur. Her Müslüman, geçici bir süreliğine kullandığı mekânları kullanırken temiz ve titiz olmak, yıpratmadan, bozmadan, zarar vermeden kullanmak zorundadır. Bu mânâda Dünya ve içindeki her şey de bize emânettir. Durum böyleyken, vakıflar husûsunda çok daha dikkatli ve özenli olmalıyız. Çünkü riâyet etmeyen, hıyânet etmiş olur.

Meselâ, hayır sahiplerinin katkılarıyla, nice paralar harcanarak tertemiz boyanmış bir vakıf duvarına hoyratça koli bandı yapıştırmak ya da zevksizce beton çivileri çakmak, hıyânettir. Zîrâ o bant duvardan çıkarken, boyayı da sökerek çıkar. O çivi çirkin bir görüntüye yol açarak, vakfın ince ve zarif rûhuna zarar verir. Hele bir de çivi, çakmayı bilmeyen bir beceriksizin elinde kaldıysa, vay o duvarın hâline! Orası dökülür, burası delinir, cânım duvar, savaştan çıkmışa döner. Ne olacak? İlle de bir şey asılacaksa, çiviler, yerleri boya badana işinden evvel güzelce tespit edilip, ustası tarafından çakılacak. Hem, zarif bir pano, küçük bir çivi ile pek âlâ tutturulabilir ve panonun arkasında kalacak şekilde gizlenebilir.

Özellikle vakıf anaokullarında, çocukların yaptığı resimlerin, ya da özel günleri kutlama amaçlı bir takım süslemelerin, temizlenmesi mümkün olmayan bali tarzı yapıştırıcılarla, kapılara ve pencerelere yapıştırılması da ayrıca hıyânettir. Birileri kullanacak mekân bulamazken, kendilerine son derece düzgün ve ferah mekânlar emânet edilmiş diğerlerinin, buraları sorumsuzca, hiç düşünmeden kullanmaları ne kadar üzücü bir vaziyettir. O kapılarda, o duvarlarda, nice annelerimizin elinin emeği, nice yetimlerimizin yiyemediği ekmeği ve daha nice insanın kul hakkı asılı durur. Hatta bazen işçiler, “Bizim de bir faydamız olsun.” diyerek para almadan çalışırlar da onların dahi hakkı kalır oralarda. Vakıf çalışanları, tüm bunları düşünmeden davranırlarsa, hazır alınmış oyuncağını iki günde parçalayıp atan bir üç yaş çocuğundan ne farkları kalır?

 Seyredin: Adam, vakfın ikrâmı olan çayın birazını içiyor, birazını bırakıyor. Sonra ya kendisi, ya da bir başkası o içi yarım dolu karton bardağı masadan alıp çöpe fırlatıyor. Böylece, bardakta kalan çayı, tertemiz duvara sıçratıyor. Üstelik bundan hiç rahatsız olmuyor, eline bir bez alıp duvarı silme gereği duymuyor. Çay orada kuruyup kalıyor. Nedir bu? Dikkat: Bu, yalnızca hıyânet değil, şımarıklık ve müsrifliktir!

“Nasılsa temizlerler” diye düşünerek kullandığı masayı, sandalyeyi, tuvaleti pis bırakmak, bir Müslüman için ayıptır. Biri, faydalandığı kuruma iki kuruş katkıda bulunmayı hiç düşünmediği gibi üstelik zarar veriyor ve bu zararın telâfisi için kılını kıpırdatmıyorsa, ister talebe olsun, ister hoca, hiç farketmez, hâindir.

Okullar, belirli zamanlarda sahne programları yaparlar. Çocukların yaşları küçük, kontrolü zor olduğundan, öğretmenler, sahne tabanını bantlarla işaretlemek zorunda kalırlar. Bu işâretler çocuklara, nerede duracakları konusunda yardımcı olur ve buraya kadar durum anlaşılabilir; fakat kullandığı sahnenin tabanlarına yapıştırdığı bantları temizlemeden giden, üstelik o bantları, temizlenemeyen bir malzemeden seçen öğretmen, emânete hıyanet etmiştir!

Emâneten kullandığımız yeri, temiz olarak teslim almadıysak bile, imkânlarımız nispetinde temizleyerek bırakmamız, en faziletli tavırdır. Bize ne oluyor ki nice masraf edilerek hizmetimize sunulmuş mekânlara karşı bu kadar kaba ve rahatız? Acaba biz de “Zaten aldığım iki kuruş, bir de üstüne para mı vereceğim?!” diyenlerden, vakıf çalışanı olmanın tadına varamamış, bu büyük lûtfun mânâsını kavrayamamış kimselerden miyiz?

Evimizdeki suyu bile gereksiz yere harcamaya hakkımız yokken, bir vakfın musluğundan boş yere su akıtıyorsak, şahsî görüşmelerimizi vakıf telefonundan yapıyorsak, vakfa bir şey katmıyor da, vakfın imkânlarını ekmeğimize katık yapıyorsak, hâinlik ediyoruz demektir. Kendi işi için ayrı, devletin işi için ayrı mum yakma edebinin nasıl bir kalple mümkün olabildiğini anlamak için gayret etmiyorsak, pek yazık!

Vakıftaki koltuğun, makâmın ve yetkinin de emâ­net olduğunu ve bu emâneti en isâbetli şekilde kullanmamız gerektiğini bilmemiz lazım. Vakıf parasını kullanmakla yetkili kimselerin, düşüncesizce harcamalar yapmaktan ve lüzumsuz her türlü masraftan kaçınması lâzım. Kendi cebimizdeki paranın hesâbını vermek bile zor olacakken, vakıf parasının nasıl ağır bir yük olduğunu nefsimize ve emrimizdekilere tekrar tekrar hatırlatmamız lâzım.

Sandık ki bizimdir o nefesler ve o sesler. Baktık ki ne candır bize âit ne kafesler. Allah’ım! Bizi, emâne­tini hakkıyla taşımaya vâkıf olan ve tüm varlığını rızân yolunda vakfeden kullarından ediver. Âmin.