> 2014 > Haziran - "Büyük Kurtuluş" Planı > Nokta-i Süveydâ-2 İMAM-I RABBÂNÎ’YE GÖRE NOKTA-İ SEVDÂ
"Büyük Kurtuluş" Planı
340.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Nokta-i Süveydâ-2 İMAM-I RABBÂNÎ’YE GÖRE NOKTA-İ SEVDÂ
Prof. Dr. Ethem Cebecioğlu
2014 - Haziran, Sayı: 340, Sayfa: 028

İmam-ı Rabbani (ks) de İbn Berrecân’dan nakille daha önce ifade ettiğimiz gibi, biri imana diğeri ilme açılan iki nokta-i süveyda’sından bahseder.1 Bu iki nokta Hallac’ın bahsettiği gibi yücelere, mana alemine açılan kapılardır. Bunlar ölüm ve ötesine, yani ahirete açılır.

İmam-ı Rabbânî letâifin fenâ ve terakkisini (mânen ilerleyişini) hülâsa ederken mânâ alemine açılışını özetle şöyle anlatır:

Önce salik, Allah’a aşkın artmasıyla, yaradılan/mahlukata karşı önce ilgisini, sonra bilgisini kaybeder. Bu durumuyla salik/derviş, cesedinde fani olur. Yani “fenâ-i cesedi”haline girer. Salik, cesedini unutmasının/fenâsının ardından, ruhunu ve ruhunun iç katmanlarını/tavırlarını sırrını, hafî ve ahfâsını unutmaya başlar. Ruhu, bu şekilde katmanlarının tümüyle birlikte kendini unutur, fani olur. Ortada Allah (cc)’ı müşahededen başka bir şey kalmaz. Bu duruma “fenâ-i rûhî “ adı verilir. Kalb bu şekilde ruh makamına yükseldiğinde, ruhta da unutma hali olur ve kalb yükseldiği ruha tabi olarak unutma hali yaşar. Burada unutmak, gayb olmakla da ifade edilebilir. Kalbin bu unutma/gaybet haline “fenâ-i kalbî” denilir. Kalb, ruhun makamına yükselince, kalbin makamına da nefs yükselir; Nefs burada tezkiye olur. Neticede, o da diğerleri gibi fânî olur, buna “fenâ-i nefsî” denir. Latifelerin fenâsı bu şekilde devam eder ve sonunda hepsi ahfâ makamına ulaşıp hey’et-i vahdânî halinde kuds alemine doğru uçarlar. En sonunda bu ruh, şekil bedenini (latife-i kâle­biyye’yi) boş bırakır. Ve buna, insanın ölmeden önce ölmesi denir. Altı letâifin yani; kalb, ruh,sır, hafî, ahfâ ve nefsin, beden kalıbını terketmesi, ölmeden önce ölmeyi tahakkuk ettirir.

Ancak bütün latifelerin ahfâda birleşmesi şart değildir. Böyle bir garanti de yoktur. Saliklerden çoğu bu latifelerden biri veya bir kaçı ile yolculuğuna devam eder. Sadece Muhammedi meşreb olanlar, bütün latifelerini fani edip tek latifede (hey’eti-vahdanî) haline getirip sülûke devam edebilirler.2 İmam-ı Rabbanî’nin burada ruhun geldiği asla dönüş yolculuğunun merhalelerini anlatırken, sürekli olarak fenâ, kaybolma, unutma gibi ölümle ilgili mana açılımları kullanması dikkat çekmektedir.

Letaif noktaları, hep tek olan ölüm kara deliğinin iç içe açılımlı tekamülünün bir ifadesidir. Ruhun bedeni terk etmesi ölüm olarak adlandırılır. Letaif noktalarındaki zikirlerde de bu ölüm (ölmeden önce ölmek) olgusu, tekamülî olarak realize edilmektedir. Ve tüm bunlar, bir süreç/proses halinde bir düzen içinde olmaktadır. Bu görüntüsüyle tasavvufa, ölmek sanatı adı verilir.

İşte bu husus tasavvuftaki irfan diliyle şöyle anlatılır:

İmam-ı Rabbani, latifelerin nokta sembolü olarak ifadelendirilişini, ruhun manevî yolculuğu açısından şu şekilde tasvir eder: Muhammedî meşrebli olmayan salikler için, ya kalb makamından bir delik açılır ve oradan fiili sıfatlara yükselirler, yahut ruh makamından bir delik açılır ve oradan zâti sıfatlara ulaşırlar. Diğer latifeler de bu minval üzeredir.3 Bu durumda daha önce İbn Berrecân’da ifadesini bulan kalb-fuad delikleri/noktalarıyla, İmam-ı Rabbani’nin kalb-ruh delikleri/noktaları, birbiriyle örtüşür olarak görülmektedir. Yani ikisi de bu konuda aynı görüştedirler.

Şüphesiz seyr, bundan sonra velâyet-i suğra ve velâyet-i kübrâya yani insanın halifelik potansiyelinin kinetize olmasına (faal hale gelmesine) kadar devam eder. Yazımızın konusu bu olmadığından burada bu hususa fazla değinmek istemiyoruz.

Latifelerdeki ölüme/Allah’a götüren bu delikler/siyah noktalar, ancak zikrullah ve kelime-i tevhidin nefy ü isbatı ile açılır, işler ve çalışır hale gelir.

İnsanda zikirle açılan bu noktalardan salike feyzler, yani ruhun manevî gıdası gelir ve onu geliştirir, büyütür.

Bu beş letaif noktasının her biri, İmam-ı Rabba­nî’ye göre bir peygamberle alakalıdır. Açılan/çalışmaya başlayan ilk kalb latifesinde feyz, Hz. Adem (as) kanalıyla gelir. Ruh’ta Hz. İbrahim (as) veya Hz. Nuh (as), sır’da Hz. Musa (as), hafîde Hz. İsa (as), ahfâ’da Hz. Muhammed (sav) üzerinden gelir. Ve her sufi, bir meşrep üzere olduğundan, ona feyz, meşrebine uygun bir latife, yani peygamber üzerinden gelir. Kalb makamındaki bir veli, Hz. Adem (as)’ın ruhaniyeti üzerinden, ruh makamındaki Hz. İbrahim (as) veya Hz. Nuh (as) üzerinden, sır makamındaki Hz. Musa (as) üzerinden, hafî makamındaki Hz. İsa (as) üzerinden, ahfâ makamındaki Hz. Muhammed Mustafa (sav) üzerinden feyz alır ve tekamül seyrini, bu şekil üzere tamamlar.4

4- VELED-İ KALBİN DOĞUŞU

Zikir kalbe darb ile yapılır ve zikir esnasında kalbin nokta-i süveydasından veled-i kalb zuhur eder/doğar.

Bu veled-i kalb, bir insanın insanlığıdır, hakikatidir ve ikinci doğuşudur. Hz. İsa’nın dediği gibi “bir insan iki kere doğmadan, semanın melekûtunu müşahede edemez.”

İlk doğum maddî bedenin, ebe vasıtasıyla anne tarafından doğuruluşudur. İkinci doğum ise Mürşid-i Kamilin yardımıyla, insanın kendi içindeki kendi insanlığını doğuruşudur. Ve bu çocuk, zaman içinde büyür, tekamül eder, Hz. İnsan yani halife olur.

İmam-ı Rabbani (ks) bu noktada insanın letaifinin, kendi bedeninin şekline dönüştüğünü ve aynı anda birçok yerde hazır olabileceğini söyler.5

İnsanın manevî bedeni, zamansız ve mekan üstü olduğu için, zaman ve mekan üstü olarak kendi hayat formatına uygun olarak hareket eder. Özetle İmam-ı Rabbanî’ye göre zamanlı mekanlı insan, kendi letaifini çalıştırarak kendi zamansız mekansız manevî bedenini, manevî doğumla doğurur.

Görüldüğü gibi nokta-i süvey­dâ, zamanlı mekanlı insan binasının, zamansız mekansız uluhiyet alemine açılan, zamansız ve mekansız yönüdür. Ve bu nokta, insanın maddî kalbiyle bir çeşit müteâl olarak bağlantı halindedir. Bir insan vefat edip ruhu ulvî aleme yükselmesi söz konusu olunca, herkeste kapalı olan bu siyah nokta, meleku’l-mevt tarafından açılır. Bu suretle her nefs ölümü tadar ve ruhun ölüm sırasında bedeni terk edişinde ( fekeşefna ğitâeke febasaruke’l-yevme hadid) (Kâf, 50/22) ayetine göre basarı açılır (ve entüm hıyne izin tenzurun) (Vakıa, 56/84) gaybı müşahedesi başlar. İşte derviş olan kişi, bu latifelerini açarak ulvî aleme, mevt-i tabii ile ölmeden önce yükselerek kendini öldürür ve müşâhede makamına ererek Hakkı/Hakikati görür. Peygamberimiz (sav) de ölmeden önce Rabbisinden; “Ey Allah’ım, bana eşyanın hakikatini göster!”6 talebinde bulunuyordu.

Dipnotlar: 1) İmam Rabbanî, Mektubât, Mektup 110, 135, 260. 2) İmam-ı Rabbanî, Marifi Ledünniyye, s. 50, 54; a.mlf, a.g.e. s. 59, 60. 3) İmam-ı Rabbanî, Mektubât, Mektub No: 135, 260. 4) İmam-ı Rabbanî, Mektubât, Mektub No: 260. 5) İmam-ı Rabbanî, Mektubât, Mektub No: 58. 6) Hadimi, Berika, 2, 33; Aliyyu’l-Kari, Mirkat, 8, 3453.