> 2014 > Haziran - "Büyük Kurtuluş" Planı > “Meşrulaştırmalar” Üzerine Nureddin Yıldız Hoca Efendi ile 2... Meşrulaştırmalara Karşı Ne Yapabiliriz?
"Büyük Kurtuluş" Planı
340.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

“Meşrulaştırmalar” Üzerine Nureddin Yıldız Hoca Efendi ile 2... Meşrulaştırmalara Karşı Ne Yapabiliriz?
Nureddin Yıldız
2014 - Haziran, Sayı: 340, Sayfa: 020

-Bir imanımızın eskiyip eskimediğini sürekli kontrol edeceğiz.

-İki, muhakkak bir çevre içerisinde olacağız. Mü’min çevre içerisinde olacağız.

-Üç, yeteri kadar değil, dağıtacak kadar enerjimiz olacak. Şayet performansımızın üstünde bir ihtiyaç varsa bunu karşılayacak bir enerji.

Taşgetiren: Hocam, buraya kadar bir zihniyet kodu oluşturduk, ana çerçeve oluşturduk. Bu konuya nasıl bakılabilir, geçmişten günümüze çerçevelemeye çalıştık. Şimdi bizim hayatımızda ne kadar var bu meşrulaştırma, bir problem olarak görmeli miyiz, var mı, nasıl zihni kaymalar yaşanıyor, bunun sebepleri nelerdir?” konusu üzerinde duralım istiyorum.

Yıldız: Hocam inşaallah haddimizi aşmadan konuşmuş oluruz. Çünkü çok ağır bir noktayı konuşuyoruz. Bu meşrulaştırma yani sakıncalı olduğu hâlde sakıncasız hâle getirmede ilk dikkat edilecek ya da ilk göze çarpan şey akidemizdeki meşrulaştırmalardır.

Taşgetiren: En kaçınılması, hassas olunması gereken alan.

Yıldız: Ruh dünyamız bizim. Şimdi mesela Allah Kur’an’ı Kerim’inde “Benim ve sizin düşmanlarınızı dost edinmeyin” diyor. Bir müşrik, bir Hıristiyan, bir Yahudi sosyal ilişki anlamı dışında söylüyorum mü’minin dostu olamıyor, olmaması gerekiyor. “Bir mü’minin imanının tadına ermiş olması için Yahudiliğe kaymayı, Hıristiyanlığa kaymayı, dinden taviz vermeyi ateşe düşmek kadar tehlikeli görmesi lazım” diyor hadisi şerif değil mi? İmanın tadına erebilmek için. Bu durumda Müslümanların Yahudilerle “senin dinindeki güzellikleri de konuşalım, benim dinimdeki güzellikleri de konuşalım” diye bir masaya oturmaları bir meşrulaştırmadır. Resmen meşrulaştırma bu. Bizim senin dinin diyebileceğimiz bir dini yok ki adamın, nesh edilmiş, yok. Benim nezdimde de olmaması gerekiyor. Biz kul olarak Allah’ın dininden Hıristiyanlığa verilebilecek, Hıristiyanlıktan alınabilecek şeyleri konuşabiliyorsak bu meşrulaştırma en büyük cinayet noktasıdır.

Taşgetiren: Meşrulaştırma burada Allah’ın din olmaktan çıkardığı şeyleri din haline getirme, meşru din zeminine getirme oluyor.

Yıldız: Masama nasıl oturabilir o, nasıl oturabiliyor? Yani ben “ona dinimi öğreteceğim” desem “sen bana niye din öğretiyorsun” diyecek. “Diyalog yapalım, karşılıklı oturalım, sen bana ver ben sana vereyim” dediğimiz zaman bir dakika ne alacaksın ondan sen? Papazdan ne alabilirsin sen? İnsanlık alacaksan henüz Kudüs’teki kanını temizlemedi o, Haçlı katliamları temizlenmedi henüz. İnsanlık nasıl alayım ki ben ondan mendil bile alamam. Mendili kanlıdır onun. İki: ben ona verecek olsam zaten adam benim dinimi oryantalistler eliyle müsteşrikler asırlardır öğreniyor, alacak olsa alırdı zaten. Adamın asla alıcı antenleri açık değil. Benim hiçbir şekilde almam mümkün değil, “tiyatro için oturduk” desek adam zaten kırbaçlayacak beni. Demek ki “dinimden belli şeyleri silebilirim ikna edersen beni” diye bu masaya oturuyoruz. Meşrulaştırma birinci vahim şekli bu...

Taşgetiren: Şu tarz bir ilişki Hocam mesela; ona tebliğ etmek için bir ilişki olabilir mi? Onun bulunduğu din noktasını meşru kabul etmeyip ona İslam’ı anlatmak için yani sizin baştan değindiğiniz gibi.

Yıldız: Bunu dinleyecek enayi bir papaz var mı?

Taşgetiren: Olabilir diyelim.

Yıldız: Romanlarda olur.

Taşgetiren: Farz edelim. Siz biraz önce sosyal ilişkiler vs. diye onu istisna ettiniz zaten. Bu tür ilişki olabilir, bütün ilişkiyi kesmek anlamında bir şey söylemiyoruz.

Yıldız: Yok, insan ilişkilerimiz devam etsin.

Taşgetiren: Tebliğ ilişkisi de.

Yıldız: Devam etsin. Ama diyalog dediğimiz karşılıklı alıp vermek.

Taşgetiren: Eşit kabul etmek.

Yıldız: Masama oturabilir biri değil o, dinleyici konumunda olması lazım. Bu, bu faaliyetin yorumu da değil. Meşrulaştırma dediğimiz şeye örnek vereyim istedim. Bu meşru görülebiliyorsa Müslümanlar topluca “ne yapıyorsunuz dinimizin adına kim çıkıp bu tavizi verecek” diye kıyamet koparmıyorsa biz demek ki bir meşrulaştırma eylemi yaptık. Allahu Teâlâ’nın ayetleri çok açık. Yani “oturmayın” demiyor Allahu Teâlâ. “O tarafa doğru koltuğunuz meyletmesin” diyor. Bu derece hassas bir konuda yani bizim dinlerimiz hep İbrahim’den geldi, İbrahim’in dinleri olarak bakalım bizimkinde ne eksik var, sizinkinde ne eksik var birbirimizin dininden koparıp yama yapma öbür dine işte meşrulaştırmanın dikkatimizden kaçan en vahim durumu. Akide alanındaki büyük tehlike bu.

Günlük hayatımızdaki meşrulaştırımalara gelince en büyük meşrulaştırmanın zulümlerde gerçekleştiğini söylemek isterim.

Taşgetiren: Ne gibi hocam?

Yıldız: Mesela; çocuğunu dövdüğü için çocuğundan helallik isteyen babaya rastladık mı? Tamam, baba çocuğuna ne yaparsa yapar. Talebesinden helallik isteyen hocaya rastladık mı? Olur mu canım talebe hocasından helallik istesin hoca talebesinden helallik ister mi?

Taşgetiren: Eşinden helallik isteyen?

Yıldız: Eşi karıştırmayalım bu helallikler büyüyecek herhalde.

Taşgetiren: Biz Altınoluk’ta biliyorsunuz, “aile içinde kul hakkı” diye bir kapak dosyası yapmıştık. Yani çok önemli tabi. Belki en çok hukukun geçtiği alanlardan birisi o Hocam.

Yıldız: Şimdi hoca efendi talebesinden helallik ister mi deyince biz, “ne helalliği kardeşim o benden öğrendi, kırk yıl kölem olsun” diyecek. En büyük hoca Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem.

Taşgetiren: Helallik istiyor değil mi?

Yıldız: Ukkaşe’den helallik istedi, “vurmuştun bana” dedi. “Gel, sen de vur” dedi. Ee peki, hocaların hocası basit bir talebesinden “e gel sen de vur o zaman bana” dedi, vurma olayı olmadığı halde hâlbuki. Vurmaya benzer bir şeyi becerip Ukkaşe değerlendirdi.

Taşgetiren: Sırtına bakmak için değil mi?

Yıldız: Şimdi Peygamber’in kitabını ders okutuyoruz, Peygamber’in kitabının hocasıyız ama Peygamber’in meşru görmediği talebeyi dövmeyi meşrulaştırdı hoca efendi. Meşru yaptığımız şeylerin listesi bizim bu sohbetimizi yüz defa aşar. Yani dosya yetiştiremeyiz buna.

Taşgetiren: Yani dosyamız çok kabarık.

Yıldız: En can alıcı noktadan alalım. Kur’an öğretiyor hoca efendi, Allah ondan razı olsun. Ümmet’imin en hayırlısı çünkü Kur’an öğretiyor. Kur’an öğretenden daha hayırlısı olmaz bu Ümmet’in. Ama şeytan becerip en hayırlımızın üzerinden koparıyor düğmeyi. Ki aşağıya zaten paldır küldür inecek o kopmadan sonra. Yani en baştaki düğmeyi yanlış bağladıktan sonra alttaki düğmeler zaten yanlış bağlanmış olacak.

Taşgetiren: Nasıl koparıyor Hocam?

Yıldız: Hoca efendi zulmü meşru hale getiriyor. Zulmü mesela; Ahmet Mehmet’i döverse kul hakkı oluyor. Hoca talebeyi kırbaçlarsa niye kul hakkı olmuyor?

Taşgetiren: O hoca hakkı. O hoca hakkı zulmün meşrulaştırılması oluyor.

Yıldız: Yani şeytan ne yapıyor? Kur’an öğreten adamın elini kirlendiriyor. Dolayısıyla ondan Kur’an öğrenenler nasıl sahabi gibi faziletli bir toplum oluştursunlar? Yani meşrulaştırma sadece sigaranın meşrulaştırılması, sövmenin meşrulaştırılması olarak anlaşılmamalı. En üstteki gömleğimizi düğmelerken bir düğmeyi alta koymuşuz.

Taşgetiren: Nasıl bir şey işliyor Hocam bu süreçte? Bu meşrulaştırma işinde biraz kendi kendimize bakalım istiyorum. Nasıl bir psikolojik süreç işliyor ki biz Allah’ın dininde olmayan şeyi hayatımıza taşıyoruz, davranış olarak hoş görüyoruz vs. yani? Sizin tahliliniz nedir?

Yıldız: Başta dedik ki biz görerek eğitilen bir Ümmet’iz. Kırk defa deli diyorsun deli oluyor adam. Allahu Teâlâ “nehyi ani’l münker yapın” dedi bundan vazgeçtik, döven hocaya ses çıkarmadık: “hoca efendidir dövdü” diye. Döven öğretmene ses çıkarmadık. “Baba döver” dedik. “Kocadır, karısını döver” dedik. “Kadındır, dedikodu yapar” dedik. Ama Allah’ın: “Bunlara nehyi ani’l münker yapın, Allah bunları sevmiyor. Aman elinizle, dilinizle, kalbinizle buğz edin.” emirlerini dinlemedik. Reflekssiz bir ümmet olunca en gayri meşru şeyler bile meşru pozisyona düştü.

Münferitleşmiş Müslümanlıktan kaynaklanıyor bu. Kimse kimsenin işine karışmıyor. Hoca efendinin işine cemaat karışmıyor, cemaatin işine hoca efendi karışmıyor. Peygamber aleyhisselam Efendimiz’e “neden” diye soru soruluyordu, Ömer bin Hattab’a kılıcı kaldırıp: “görüyor musun bunu” diyordu sahabi. Ama hoca efendiye karışılamıyor, vakıf başkanına karışılamıyor, sert baba diye babaya karışılamıyor. Şeyh efendiye karışılamıyor. Yazara karışılamıyor. Kimse kimseye karışamıyor. Hâlbuki Ümmet-i Muhammed’in biri hepsi için hepsi birisi için bir ümmetti. Yani birbirimizin mesuliyetini taşımaktan içtinap ediyoruz. Sorun buradan kaynaklanıyor. Yani hoca bu, bildiği vardır diyoruz. Hayır, Münkerse hocaya da Münker uygulaması yapılmalı. Hoca efendi de, başkan da herkes Ümmet-i Muhammed’den bir parça. Bizim buradaki sorunumuz kimsenin kimseye karışmadığı bir toplum. Mesela çok basit bir misal, meşrulaştırma örneği olarak yine. Bir çocuk sokakta sigara içiyor diyelim. Bundan elli sene önceki toplumu düşünelim. Camiye giden bir ihtiyar amca o çocuğun ensesinden tutup ‘kırarım senin kemiklerini. Nasıl sen sigara içiyorsun bu yaşta’ dese o çocuğun babası da görse,”Hay Allah razı olsun bey amca,” deyip elini öperdi herhalde. Sen bu çocuğun babasısın zaten. Şimdi böyle bir şey yapabilir mi kimsenin çocuğuna? Polis karışamıyor. On sekiz yaşından öncedir diye polis gelip mani olamıyor çocuğa.

Taşgetiren: On sekiz yaşından sonra baba da karışamıyor.

Yıldız: On sekiz yaşından sonra da aile karışamıyor. Devlet bir şey demiyor. Şimdi ne oldu? Bir hacı amcanın, camiye giden birisinin yanlış iş yapan çocuğa müdahale ettiği toplumdan babanın bile çocuğa bir şey diyemediği topluma geldik. Bunu benimseyince de biz, çocuğun bütün gayri meşrulukları meşru hale geldi. Kendi hayatı çocuğun. Ne demek kendi hayatı yahu? Bu ümmetimin çocuğu. Onun hayatı diye bir şey yok. Ümmetimin hayatı bu. Çocuk sokak serserisi olduğu ciğerleri çürüdüğü zaman bundan benim ümmetim zarar görecek. Ama ümmet düşüncesinin yerine bizim ailemiz, bizim şirketimiz sadece bizim grubumuz, sadece bizim vakfımız derneğimiz, köyümüz, kasabamız diye anlaşılınca kimse kimseye karışmadı. O zaman ölen kendi başına öldü. Yaşayan da kendi başına yaşadı.. Dolayısıyla gayri meşru yanlışlar elli kere yapıldığında değil bir kere yapıldığında delinmiş oluyor. Bir bardak bir kere kırılıyor aslında. Bir kere kırılan bardak tekrar daha fazla kırılmak için kırılıyor. Bu sebeple ilk yanlışa son yanlışmış gibi refleks göstermemiz gerekiyor.

Yani hep Ömer bin Hattab radıyallahu anhı çok şiddetli, sert, yanından geçilmiyor diye düşünüyoruz. Müslümanlık odur ama. Bir çocuğun ilk defa izmariti tutması, her gün bir paket içmesinin başı. O gün bir paket içiyor gibi refleks göstermediğimiz zaman bir anne bir baba çocuk bir kereliğine sövdüğünde rehavete kapılırsa, bir kurtarma operasyonu planlamazsa her üç sözünden ikisinin küfür olduğu zaman yapacak hiçbir şeyi yoktur. Yani sökük en küçük noktadan başlıyor.

Taşgetiren: Peki Hocam meşrulaştırmalara karşı ne yapabiliriz? Hem kendi şahsımızdaki meşrulaştırmalar hem de bir başkalarındaki meşrulaştırmalar karşısındaki ne yapabiliriz?

Yıldız: Evvela şunu unutmayacağız ki imanımız eskiyen bir şeydir. Elbise gibi. Hadisi şerif ne buyuruyor, “İmanızı tazeleyin” ara sıra. Yani Elhamdülillah yedi yaşında imanın şartlarını saydırmıştı köy hocası hâlâ gidiyor öyle. Hala gitmiyor öyle. Dolayısıyla iman tazelememiz sürekli olacak. Sürekli iman. Bunu Kur’an okuyarak, bir ders halkasına katılarak, küçük de olsa bir ilim erbabının etrafında bulunarak bir hoca efendinin dersini takip ederek iman tazelemesi.

Taşgetiren: Zaman zaman imanımıza bakmak diyorsunuz.

Yıldız: Aynaya bakmak. Kendimizi test etmek, test ettirmek. İmanımız taze mi değil mi? İmanımızın nabzı nasıl atıyor?

Taşgetiren: Diri mi canlı mı?

Yıldız: Atıyor mu atmıyor mu? Bu nasıl tespit edilir? Herkesin kendi zafiyetlerine bakması lazım. Mesela ticaretle uğraşan birisi imanı koruyup korumadığını kasasından ölçecek. Evlendiğinden on sene sonra imanını tazeleyip tazelemediğini birisi iffetinden ölçecek. Eşiyle olan ilişkisinden ölçecek.

Taşgetiren: İmanı hayata yansıyan bir dirilik olarak anlamalıyız...

Yıldız: Nerede eskitiyorsan, kullanım alanın neresi senin imanının? Dağdaki imanın senin komşunun bahçesine salatalık ekip ekmediğindir.

Taşgetiren: İmanın hayatın içinde yaşanan bir şeydir.

Yıldız: Yaşamak için imanımız var zaten. Dolayısıyla nerede eskitiyorsak bu imanı eskittiğimiz yerde duruyor mu ilk enerjisinde? Zafiyetler nerde görülse hemen oraya takviye yapacağız. Yani eskimesi doğal imanımızın. Ama eskidiği halde sürekli imanımıza takviye yapmayışımız yanlış bizim. Efendimiz buyuruyor, imanınızı eskitmeyin yani tazeleyin. Elbise gibi eskir buyuruyor çünkü. Giyiniyor kullanıyor çünkü.

Taşgetiren: Yani hayat törpülüyor.

Yıldız: Törpülesin diye var iman zaten. Yani şeytanla mücadele yapıyoruz.

Taşgetiren: Hayatın içinde hep imtihan halindeyiz çünkü.

Yıldız: İman tazeleme bir. İkincisi, en büyük sıkıntımız bizim yalnız Müslümanlık yok İslam’da. İnziva İslam’ı yoktur. Dairemize kapanmayız biz. Muhakkak bir mü’min grubun içinde olacağız. Bu grubun adına tarikat diyebiliriz. Bu grubun adına vakıf diyebiliriz. Bu grubun adına cemaat diyebiliriz. İsmini koymak sıkıntı değil. Özellikle bir tarikat haftada bir zikir yapmak seviyesinde toplanıyor. Mübarek bir iş. Ama bu birbirimizin ‘emri bil ma’ruf nehyi ani’l münkerini’ yaptığımız birbirimize ayna olduğumuz bir zemin mi? Bunu da muhakkak ölçmemiz lazım. İkinci nokta da bu. Muhakkak test edeceğiz birbirimizi.

Taşgetiren: Tamir eden onaran bir yapının içinde olmak

Yıldız: Biz kardeşiz. Kardeşliğimizin gereği muktezası budur. Bunu muhakkak yapacağız. Üçüncü noktamız. Çok önemli nokta olarak bunu zikrediyorum üstadım. Yani imanımızın sürekli aktif olduğu, meşrulaştırma yapıp yapmadığımızın kontrol edildiği bir hassasiyete sahip olmalıyız. Mü’min sadece imanının kurtarıp cennete giden adam değildir. İmanını bir sonraya aktaran aşılı insandır mü’min.

Taşgetiren: Bunu birazcık açalım hocam.

Yıldız: Yani ben elhamdülillah doğdum doğalı günah işlemedim. Doğdum doğalı namaz kılıyorum diyelim. Büluğ çağından beri namaz kılıyorum. Elhamdülillah tertemiz bir hayatım var. Bitmez. Yeni bir nesle aktardın mı bunu? Tohum veriyor musun sen vermiyor musun? Yani İsrail’den gelen domatesler varmış hocam elli kilo veriyormuş bir tohumu. Ama bir daha da ondan tohum üretilmiyormuş. Bu İsrail domatesi.

Taşgetiren: İntihar geni yükleniyormuş. Müslümana intihar geni de yüklenemez. Ebter olmaması lazım.

Yıldız: Evet. Kaç kişi kazandırdım dinime? Başta ailem, çocuklarım olmak üzere. Bu ne biliyor musunuz? Bana gereken on enerji iken birilerini de kurtarma himmeti taşıyorsam elli enerji barındıracağım demektir. Dolayısıyla bu yüksek enerji.

Taşgetiren: Enerji yüklenmiş oluyorsun. Bir başkasına taşıyacak ölçüde enerji yüklenmiş oluyorsun.

Yıldız: Öbür türlü çok rahat terlemeden taşıyorsun. Meşrulaştırma darbeleri de seni çabuk aşıyor bu sefer. Ama daha güçlü davası olan, ümmetini dert edinmiş…

Taşgetiren: Heyecanlı dert sahibi

Yıldız: Yani mesela bu sokakta meyhane yoktu. Affedersiniz meyhane açıldı. Bu meyhane açıldıktan sonra mü’minin uykusu kaçıyorsa bu meşrulaştırmaya karşı Allah’ın ona emrettiği vazifeyi yapıyor demektir. Dert ediniyor. En azından kalbinden buğz ediyor. Başka bir şey yapamıyorsa. Yani bu enerjisi yüksek bir hayat yaşamak lazım. Yeteri kadar değil. Dağıtacak kadar. Yeteri kadar değil. Dağıtacak kadar imanımız olursa eğer hafif hafif darbeleri veya orta ölçekli darbeleri şeytanın, sarsamaz bizi.

Yıldız: Rabb’imiz bizi bu halde görsün yani. “Gayret ediyoruz. Bir aşı yapmak istiyoruz” halinde görsün. Yani kısaca tekrar edecek olursak

-Bir defa imanımızın eskiyip eskimediğini sürekli kontrol edeceğiz.

-İki, muhakkak bir çevre içerisinde olacağız. Mü’min çevre içerisinde olacağız.

-Üç, yeteri kadar değil, dağıtacak kadar enerjimiz olacak. Şayet performansımızın üstünde bir ihtiyaç varsa bunu karşılayacak bir enerji.

Taşgetiren: Zaten bir tür enerji sizi zırhla donatmış oluyor.

Yıldız: Evet zırhla donatıyorsunuz. Dolayısıyla bağışıklık sisteminiz ufak tefek şeyleri bünyenizden atıyor.

Taşgetiren: Hocam çok teşekkür ediyorum.