> 2014 > Haziran - "Büyük Kurtuluş" Planı > Hayat Dindir Din Hayattır
"Büyük Kurtuluş" Planı
340.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Hayat Dindir Din Hayattır
Rabia Christine Brodbeck
2014 - Haziran, Sayı: 340, Sayfa: 013

Hz. Ömer, Hz. Muhammed (s.a.)’in peygamberliğini izhar ettiğini duyduğu zaman, büyük bir öfkeyle onu öldürmek için doğru Efendimize gider. O’nun huzuruna vardığı zaman her şey bir anda değişti! İradesi felç oldu! Düşünceleri felç oldu! Bedeni felç oldu! Niyeti, felç oldu! Nasıl?

Peygamber Efendimizin nurunu müşahede etti! Orada hiç bir şey yoktu -ne kitap ne ders nede Kur’ân- hiç bir şey -sadece o vardı! Bir anda katil Ömer kimliğinden bir mü’min kimliğine büründü ve Hz. Ömer oldu.

Bu an benim Müslüman oluşuma benziyor. Ben New York’da tesadüfen bir Türk mescidinden içeriye girdim ve pozitif bir elektroşok yaşadım. Oradaki hocanın huzurunda oturduğum zaman bana bir aşk ateşi çarptı! Neden? Anlattıklarında, yaşadığında ikiyüzlülük ve münafıklık yoktu.

Hz. Mevlana’nın söylediği gibi; “Ya gördüğün gibi ol ya da olduğun gibi görün.” O hoca varlığının birliğini yaşadı ve o birlikten tecelli eden güzellikler bende büyük bir hayranlık uyandırdı.

Ben zerre miktarınca da olsa Muhammedi varlığı tattım ve sarhoş oldum. Ve içkilerin en güzelini tattıktan sonra bir daha eski hâlime dönmem mümkün olmadı! Ahiretin misk kokusunu duyduktan sonra dünyaya dönüş yoktur. Çünkü sahtekârlık, ikiyüzlülük sona eriyor ve menfaat işleri tamamen bitiyor.

Müslüman olduktan 6 sene sonra Türkiye’ye hicret ettim. Neden mi? Din yaşayarak öğrenilir ve öğrenerek yaşanır. Din sadece bir inanç sistemi değildir - bir var olma durumudur. Din yaşanır.

Hidayete ermeden önce dinle alakam yoktu. Dine girdikten sonra gördüm ki hayat dindir, din hayattır. Hayat ile din arasında ayrım yoktur. Din ahlaktır. Ahlaksız yaşıyorsak dinsiz yaşıyoruz. Ya da Sünnet-i Rasulullah’ı yaşıyorsak dindar yaşıyoruz. Rasulullah Efendimiz (s.a.v.); “Size benim sünnetime sımsıkı sarılmanızı tavsiye ederim” buyurdu. Sünnet onun hayat tarzı demektir, onun bütün hayatını ifade eder.

Hz. Aişe’ye soruldu: “Hz. Peygamber Efendimizi bize tarif edebilir misiniz?” Efendimiz (s.a.v.) için; “Yaşayan Kur’ân” buyurdular.

Din, “hissetmek”, sevmek, titremek, ağlamak, mânevî gıdalarla ilâhî bir lezzet almak ve kurbiyet hissine ermektir. Din, her an Allah’ı tanıma heyecanını yaşamaktır. Din nur yoludur; Allah’ın güzel isim ve sıfatlarının nuru. Bu yol ubudiyet bir ayna, kalbi ve ruhu saflaştırmanın yoludur. Bu yol, fedakârlık yoludur. Bu, okuma yazma bilmeyen Resul-ü Ekrem Efendimizin (s.a.v.) yoludur. Bu yol ilahi ilhamın ışığıdır. Bu yol sırat-ı mustakimdir. Sırat-ı mustakim ahlak-ı Muhammediyi temsil eder.

Âlimler derslerini kürsülerde verirken, velîler hak yola girmeleri konusunda takipçilerini teşvik ederler.

Hakiki ilim kitaplardan, derslerden değil, Allah ile ve O’nun Resulü Hz. Muhammed (s.a.v.) ile ünsiyet kurmakla elde edilir. Allah’ın yol göstericiliğini dilemekle, Allah sevgilisi Hz. Muhammed’e (s.a.v.) yakın olma arzusuyla, O’na benzeme isteğiyle ve O’nun yüce davranışlarını taklit etmekle elde edilir. Bu açıdan, bildiklerimize boyun eğmek bilginin kendisinden daha önemlidir. Hak yol üzere olmak maksuda erişmekten daha önemlidir. Ayrı kalmanın acısıyla yanıp yakılmak, ihtiyaç ve hasret duymak, arayışa düşmek, birleşmekten daha önemlidir. İslam dininde bilgilerin ortaya konduğu sahne bütünüyle canlıdır. Aktarılan hiç bir şey kuru bir tarih dersi veya yavan bir bilgi kırıntısı değildir. Muvahhitler bir silsile halinde devam eden o ruhani aydınlanma geleneğinin izini sürebilirler.

Bu anlamda şöyle bir dönüş yaşadım. Ben ihtida etmedim, yalnızca saptırılmış, anlamsız bir yaşamdan ebedî zenginliğe geldim. Batı’dan doğuya seyahat etmedim; bilinçsizliğimden çıkıp kendi varlığımın hakikatiyle yüzleştim. Ben dar, hedefsiz, boş bir yaşamdan gaflet uykusundan uyandım. Ben iflasdan ihlasa geldim. Ben duyarsızlığımdan en büyük kalbden kalbe muhabbet alışverişine geldim. Ben secdesiz, teslimiyetsiz, sırât-ı müstakimsiz en büyük iç hazinesi “tevazu”ya geldim. Ben anlamsız bir hayattan “Mirac”a geldim. Ben varlık çölünden sabahlara kadar ağlayan ve yatağı bile gözyaşı seline dönen Peygamber Efendinizin dinine geldim.

Allahu Teâlâ bize üç ayları ihtida etmek için bahşetmiştir. Bu mübarek zamanlar son derece zengin ve bereketli bir zamandır, bir ilham kaynağıdır, müthiş bir feyiz kaynağıdır. Allah c.c. bizi kuvvetlendirir, canlandırır, zenginleştirir, şuurlandırır, yükseltir, yaklaştırır, aydınlatır, şereflendirir, güzelleştirir, iyileştirir, ağlatır, kutsallaştırır.

Resulullah Efendimiz mübarek varlığıyla kâinatı şereflendirdiğinde, mü’minlere Mirac hediyesini, secde hazinesini, Fatiha-i şerife hazinesini, teheccüd hazinesini, teslimiyet güzelliğini, esmaü’l hüsna hazinesini, en yüksek insan topluluğu olan Ehl-i Beyt-i Mustafa ve Ashâb-ı Kirâm hazinesinin ve Allah’dan en yüce nimet, müjde, lütuf olan “ahlâk-ı Muhammedî” hazinesini bize bahsetmiştir. Mirac gecesiyle birlikte Ümmet-i Muhammed’e sayısız ilâhi ihsanlar, lütuflar ve nimetler yağdırılmıştır. İlahi hazzı, zevk ve manevi neşeyi getirdi. Bunlar İslam’ın nurudur ve ümmet-i Muhammed bundan istifade eder. Sonsuz nurun bu güzelliği Mevlid kandili, Regaib kandili, Mirac kandili, Berat kandili, Kadir gecesi gibi mübarek gecelerde haşmetiyle parıldar. Bu geceler, Cenab-ı Allah’ın ümmet-i Muhammed’i huzura, saadete, selamete ve ebedi mutluluğa çağıran davetlerdir.

Her bir mü’min bu tükenmez nimetin, ihsanın, ikramın farkına varmalı ve yaşamaya gayret etmeli. Yani, bu en mübarek zamanlardaki ibadetleri ihlaslı yapmak için ihtida etmeliyiz. Hepimiz gaflet uykusundan uyanmalıyız ve hakiki miracı yaşamaya gayret etmeliyiz. Anlamsız, saptırılmış, dar, boş bir yaşamdan en büyük iç hazinesi olan tevazuya gayret etmeliyiz. Ahlâkî iflası bırakıp kutsal “ihram” haline girmeliyiz. Kendimizi şirkten muhafaza etmeli ve daimi dua, niyaz ve secdelerimizle O’na sığınmalıyız. Cüz-i iradeyi terk etmeliyiz. Allah için olmayan her sevgiden kurtulmalıyız. Teslimiyet, itaat, ibadet ve infakda bulunan neşeyi, zevki, hazzı ve muhabbeti duymalıyız. Îmânın saflığının lezzetini almalıyız. Başka bir deyişle; îmânımızı tazelemeliyiz, yenilemeliyiz, kendimizi canladırmalıyız. Kur’an’ın buyurduğu gibi; “Ey âmenû olanlar! Allah’a ve O’nun Resûl’üne ve Resûl’üne indirdiği Kitab’a ve daha önce indirdiği Kitab’a îmân edin. Ve kim, Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, resûllerini ve yevm’il âhiri (sonraki ahir gününü) inkâr ederse, o taktirde uzak bir dalâletle sapmış olur.” (Nisa Suresi, 136) Yani kısaca Allah (c.c.); “Ey İman edenler, iman edin,” diye uyarıyı tekrarlıyor.

Üstelik; Allahu Teâlâ bize üç ayları kutlamak için bahşetmiştir. İslâm’ın salikleri Kur’ân’ın inzalini oruçla, aşk-ı Muhammedî’yi namazla kutlarlar. İnfak ahlakı ve zekâtlarıyla aşkın sırrını ve güzelliklerini Ehl-i Beyt-i Mustafa’da temâşâ ve tes’îd ederler. Mü’minler, mânevî olayları daha fazla zikir ve daha yoğunlaştırılmış bir ibadet hayatıyla idrak ederler, çünkü bu tür özel hallerin ruhuna intibal edebilmek için muhakkak kulluğun özü olan ibadeti artırmalıdır. Böylece bu gecelerde mündemiç olan ilâhî lütuflar katlanarak artar ve tükenmez bir hazine olarak mü’minlere bahşedilir. İbadet-ü taat halinde bulunan bir cemaat bu vakitlerin ruhuna intibak ederek Allah’ın ilâhi nimetlerine gark olur ve cennet nimetleriyle gıdalanmaya başlarlar. Bu vakitlere riayet etmek, Allah’ın Cemâl ve Kemâl’ine hürmet etmek demektir. Bu kutlamalar dünyadaki insan varlığını yükseltmek, zenginleştirmek, yüceltmek demektir. Tes’îd etmek (kutlamak) o anın kudsiyetine riayet ve hürmet etmek. Kutlamak, mü’minlerin, hayatlarının en kutsal ve kıymetli zamanlarında er-Rahîm’e rücu ve iltica etmesi ve o anları O’nunla ihya etmeleri demektir. Diğer ifadeyle, üç aylarda Rabbimiz bizi O’na yalvarmaya, O’na olan hasretimizden gözyaşı dökmeye, O’na olan muhabbetimizi derinleştirmeye, O’na olan iştiyakımızı artırmaya davet eder.

İslami bayramları kutlarken, Ramazan ayını tamamladığımızda, Hac’cı tamamladığımızda, kandil gecelerinde dans edilmez, müzik çalınmaz, el çırpılmaz, aşırı yenip içilmez. Önemli manevi olaylar daha yoğun zikir ve ibadetlerle kutlanır. Bu nedenle, bu manevî gün ve gecelerin bereketi katlanır ve sonsuzlaştırılır. Bilhassa İslam’a özgü olan bir hikmet vardır; huşunun, hayretin, muhabbetin en üst derecesi, semavî kanunun sınırları içinde yaşanır. Ancak ilahî iradeye tam teslimiyet ile en yüksek manevî doyuma ve mutluluğa ulaşabiliriz. Esasen, dinin terbiyesi altına ne kadar girersek nurun zirvesine o kadar çıkarız. Hakiki ve halis iman ile yaşadığımız ölçüde ilahî hazzı kalbimizde duyarız. Ne kadar teslimiyet gösterirsek ilahî mükâfat o kadar fazla olur. Diğer ifadeyle, alınan terbiyenin derecesi ne kadar yüksekse, İlahî Varlığın tecellilerini müşahede de o kadar büyük olur. Efendimiz (s.a.v.) Allah’la kurbiyetin en kâmil zuhuru idi. O (s.a.v.) daima Rabbiyle yaşamış ve Rabbiyle sevmiştir. Hakîkî bir mahviyet halinde sırrı, Rabbine daima secde halinde bulunurdu zira O (s.a.v.) kesintisiz bir müşahede halindeyken, ilahi rahmet tecellisinin tatlı kurbiyet kokusunu içine çekiyordu.

İslam’da yüce ahlâk, manen sarhoş olup kendinden geçme ile kazanılmaz. Ancak Allah’a kulluk ve hizmetten, emirlerine itaatten en büyük lezzeti alanlar bu mertebeye ulaşabilir. Bu tutum, bu itaat zevki bir evliyayı sıradan bir insandan ayıran şeydir. Allah Kur’an’da şöyle bildirir; “Allah kimin kalbini İslam’a açmışsa o Rabbinden bir nur üzeredir. Yazık o kimselere ki Allah’ın zikrine karşı kalpleri katılaşmıştır.” (Zümer, 22)

Aktif bir ibadet, kulluk, amel, davranış, zikir ve tefekkürle Yaratıcıya dönmemek kişinin kendisini inkâr gibi ciddi bir cürümdür. Kişi kendisini dinden uzaklaştırdığında yabancılaşacağı ilk şey bizzat kendisidir. Çünkü dinden uzaklaşmak ancak kişinin kendi özünden, rûhî potansiyelinden, iç hazinesinden ve o tükenmez, zarar görmez ilâhî sır olan kendi ruhundan uzaklaşması demektir. Allah Teâlâ’nın Ulvî Hakîkat’ini tefekkürü ihmal etmek O’nun hikmet nurundan mahrum kalmak demektir. Zîrâ biz gaflette, şüphede, inkârda ve cehalette olduğumuz zaman, ruhumuzun nurunu kısar ve dolayısıyla kendi özümüzden, kendi taharetimizden, kendi hayatiliğimizden, yenilenme kapasitemiz, kuvvetimiz ve ruhumuzun yükselme potansiyelinden keser ve ebedî kurtuluş, mânevî şifa, ilâhî kemâl sıfatlarıyla muttasıf olma ve ebedî saadet imkânlarını, en yüksek aşk-u muhabbet tezahürleri, âhiretin nice bir yıllık mesafeden tüten rayiha-dâr nefesi ve dahi el-‘Alî olan mutlak Kemâl Sahibi’ne muhatap ve mülaki olmanın getireceği sonsuz bereket ve lütufları tepmiş oluruz. Ayrıca zühd, halvet, itikâf, gece namazı olan teheccüd, sonsuz secde hazinesi, her ruhtaki uruc etme potansiyeli olan mirac, hacıların hali olan ihram ve nefisle olan mücadeleyi anlatan cihad kavramlarını da kaybederiz. Böylece Âlemlerin Rabbi’yle ve Âlemlere Rahmet’le kurbiyet halinde olma hazinesi elden gitmiş oluyor. Bu kayıp, hayatımızda mündemiç olan muhabbet madenlerinin ebediyen örtük kalması ve insaniyete erememe anlamına geliyor.

Ümmet-i Muhammed’e dâhil olan bütün inananlar, insanlıklarını esas kıymet ve mânâsına irca edebilmek adına yükselmek derdinde olmalıdır. Âmûdî (dikey) boyutlarını tekrar kazanma derdinde olmalılar. Nefislerinin karmaşıklığını tetkik edip onu anlamak zorundalar. Allah’ı dünyada temsil etmek meselesinin ve O’nun muradının bir vasıtası olabilmenin derdinde olmalılar.

Allah Teâlâ, bütün mü’minlere tekrar kalplerinin hazinesini, iç potansiyellerini, saflıklarını, manevî dönüşüm kapasitelerini ve aşk hazinesini yeniden kazanmak fırsatını ve hassasiyetini versin! Rabbimize niyaz edelim ki O’na olan muhtaciyet hissimizi artırıp Zât-ı Akdes’ine karşı olan mutlak bağımlılığımızın idrakine erdirsin bizleri! Dünya kirlerinin bulaşmadığı o gerçek insanlık nefesinin devir daimini yeniden başlatalım. Âb-ı hayatı, ilâhî farkındalığı ve sadrın sonsuz açılımını yeniden bulalım. İnsana fıtratında verilmiş olan şerefi, izzeti, yüksekliği yeniden kazanalım!