Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Affedebilmek
Celaleddin Özbek
2014 - Mayıs, Sayı: 339, Sayfa: 046

Affetmek, bize karşı yapılan yanlışları, hataları hoş görmektir. Bunları, bilerek ve kasten bile yapsalar, hatalarını fark etmelerini beklemektirÉ

Yapılan yanlışlara karşı aynıyla karşılık vermek, onların hatada ısrar etmelerine sebep olabilir.

Oysa bizden tepki beklerken, tepkimizi cezalandırıcı olarak değil de hatasını anlamasını beklememiz, yaptıklarının yanlışlığını anlayıp, pişman olmalarına imkan sağlayabilir.

Hatta bize yapılan yanlış davranış sanki hiç yapılmamış gibi ondan rahatsız olmayıp, o insanla samimiyetimizi ihlaslı bir şekilde sürdürmemiz onun yaptığından pişman olmasına sebep olur. Samimiyetimizi gerçekten koruyabilmek için, hatalı davranışa bizim sebep olmuş olabileceğimizi de düşünmeliyiz. Onun duygu ve düşüncelerini doğru olarak algılamadan, onu kızdıracak tarzda söz ve fiille derdimizi anlatmış olabiliriz. Yoksa kimse kimseyle kötü olmak istemez. Her şeye rağmen, onun hatasından, günahından dolayı üzülmeliyiz. Bu üzüntüyle Gafûr olan Allah’tan onun için af talep etmeliyiz.

Affeden, affedilir. Bizi affeden, bize düşman olmaz. Bir düşman kazanma ihtimalinden kurtulmuş oluruz. Ya yeni bir dost kazanırız, ya da dostluğumuzu koruruz. Düşman yerine dost kazanmak, dostluğu korumak, katmerli bir kazançtır. Affetmediğimize düşman olma riskimiz vardır. Affedilmezsek düşman bulma ihtimaliyle karşı karşıyayız demektir.

Affetmek güzel bir huydur. Her güzel huy, karşı kötü huyu dengeleyerek zararlı olmasına engel olur. Bir güzel huyumuzu geliştirmemiz, diğer güzel huylarımızı geliştirme kabiliyetimizi arttırır.

Affedebilecek bir nefse sahip olmalıyız. Bunun için nefsimizi terbiye ederek geliştirmeliyiz. Affetme huyu, herkeste potansiyel olarak olsa da, kendiliğinden açığa çıkmaz. Onu açığa çıkarıp geliştirmenin yolları vardır.

Önce, hatalı davranışlarımızdan vazgeçelim ki başkalarının bizi affetmelerini istemek zorunda kalmayalım. Bunun için de kontrolsüz davranışlardan kaçınmalıyız. Davranışlarımızın nasıl bir neticeye sebep olacağını bilmeden harekete geçmemeliyiz. Eğer yanlış davranışlarımız bilerek veya bilmeyerek olduysa gücendirdiğimiz, haksızlık yaptığımız kimselerden özür dilemesini bilmeliyiz. Hatta bizde hakları varsa onları iade etmeliyiz. İade edecek gücü bulamazsak, onlardan helallik istemeliyiz. Haklarını helal edenlere teşekkür etmeli, etmeyenlerden de bize zaman vermelerini talep etmeliyiz. İlk fırsatını bulduğumuzda onların hakkını verip gönüllerini almalıyız. Haksızlık yaptıklarımızın haklarını iade etmek için onları arayıp bulamazsak ve umudumuzu kesersek onlar adına hayırlar yapmalıyız.

Günahkâr kimse, diliyle olduğu gibi, fiilen de kendisinin bağışlanmasına sebepler aramalıdır. “Allah’a ödünç vermek”, yani O’nun rızası için yaratıklarının ihtiyaçlarını gidermek gibi. Babanın evlat hakkındaki istiğfarı da aranabilir. İnsan, kendisi için olduğu gibi, anne-babası, öbür müminler için de mağfiret dilemelidir. Mağfiret dileme ferdî olduğu gibi, topluluk halinde de olabilir.

Affetme duygumuzun gelişmesi için, insanı sürekli günah işleyen bir mücrim olarak düşünmek yerine, onun Allah’a ulaşabilmesi için kazanması gereken kemal mertebeleri ve yetkinlik vasıflarından geri kalabileceği veya hatalı davranabileceği şeklinde bir yaklaşımı benimsemek daha uygundur.

Affedilmeyi istemek için önce yaptığımızın hata olduğunu kabullenip, ondan dolayı pişmanlık duymalıyız. Onu bir daha tekrarlamamaya azmetmeliyiz. Bunu yaparsak istiğfar etmiş oluruz. Hatamızı tekrarlamamayı pekiştirmenin en güzel yolu, yaptığımız hatanın tersi olan davranışlarda bulunmaktır. O davranışlarımızı âdetimiz haline getirmeliyiz. Başka hatalar yapmamak için de Hakka yönelmeliyiz. Hayat gaye ve maksadımız hak üzere olmalıdır. Bu, genel ve vazgeçilmez ilkemiz haline gelmelidir. Bu hali elde ettiğimizde tövbe etmiş oluruz.

İnsan herkesi ve kendisine karşı yapılan her kötü davranışı affedebilir, affetmelidir de. Fakat asla kendisini, hatalarını, nefsinin heveslerine uymasını affetmemelidir. Bunun için de nefs muhasebesi çok yapmalıdır. Sık sık hangi halde olduğunu, duygu ve düşüncelerinin Hakk’a dönük olup olmadığının muhasebesini, kritiğini yapmalıdır.

Affetmenin bir edebi vardır. O edebe göre hareket etmeliyiz. Fesatçılar da affedebilir. Fakat onların aflarında merhamet yoktur. Onlar bağışladığını bağışının altında ezip mahveder. Suçlu suçun cezası altında ezilmekten kurtulur, fakat bu kez de bağışın büyüklüğü karşısında ezilir. Salih insan ise bağışladığını ezmez veya ezerek bağışlamaz. Ben seni affettim bile demez. Ona sanki affedilecek hiçbir şey olmamış gibi davranır. Böylece onun geçmiş hatalarını güzelce örter.

Müminler Gafûr’un af lütfuna erebilmek için bilhassa açıktan günah işlemekten kaçınırlar. Çünkü açıktan günah işleyenler dışında ümmetin tamamı affedilir. Günahımızı bizden başkası bilmezse, onun zararı nefsimizle sınırlı kalır. Ama başkaları da günahımıza şahit olduğunda, onlar da günahımızdan zarar görürler. Günahın açıktan işlenmesi, o günahın diğer insanlar tarafından kanıksanmasına sebep olur. Bu da o günahı işlemeye karşı olan dirençlerini azaltır. Bu o günahın insanlar tarafından işlenme ihtimalini arttırır. Biz de buna sebep olmuş oluruz.

Tövbe edip affedilen insan bu halini koruyabilmek için kötü insanlarla arkadaş olmayı terk etmelidir. Zira insanı bu maksattan uzaklaştıran ve verilen sağlam karar konusunda tereddütlere düşüren arkadaşlardır.

Affetme kabiliyetimizi huyumuz haline getirmekle Allah’ın Gafûr sıfatıyla da sıfatlanmış oluruz. Böylece bizdeki potansiyel gafûr sıfatı ile ahlaklanarak onu hayatımıza kazandırmış oluruz. Bu, Allah’ın ahlakından biri olduğundan o ölçüde Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmış oluruz.

Allah Gafûr sıfatıyla bizim her çeşit günahımızı defalarca affeder. Affetmesinin bir sınırı yoktur. Bu sebeple O’nun affından hiçbir şekilde ümidimizi kesmemeliyiz. Allah’tan ümit kesilmez. Allah’tan ancak sapıklar ümit keserler. Aşırı ümit de bizi gevşekliğe sevk etmemelidir. Ümitle korku arasında olmalıdır. Korku da haşyet şeklinde olmalıdır. Haşyet, azameti ve makamının büyüklüğünü bilmekten dolayı duyulan bir iç ürpertidir. Esasen haşyet, Allah’ın sevgisini kaybetme korkusuyla teyakkuz halinde bulunmaktır. Haşyet ilimden kaynaklanır. Bu yüzden Allah’tan en çok haşyet duyanlar, âlimlerdir.

Gafûr olan Allah ancak iman sahiplerini affeder. Kâfirleri küfürlerinden vazgeçmedikleri sürece asla affetmez. Çünkü şirkten (Allah’tan başka Allah ve benzerlerinin olduğunu sanmak) vazgeçilmediği sürece Gafûr Allah affetmez. Şirk sahibi, ölmeden önce her an için şirkten vazgeçme ihtimali olduğundan, affedilme ihtimali de vardır. Fakat şirk haliyle ölenin affedilme ihtimali yoktur. İnsanın ilim sahibi olduğu ölçüde şirkten kurtulma ve şirke yeniden düşmeme ihtimali artar. Bu sebeple insan ilmini arttırmaya sürekli devam etmelidir. Hayatını da ilme göre şekillendirerek salih (güzel) işler yaparak imanını korumalı ve güçlendirmelidir. Böyle yaptığımız sürece yanlışlarımız azalır. Yanlış yaparsak da tövbeye yönelmesini biliriz, istiğfar ve tövbeyle kendimizi güzel sıfatlarla bezeriz. Buna rağmen asıl mağfiret, kulun tövbesi ve itaatiyle değil, ilâhî lütufla gerçekleşir.

İlâhî lütfu kazanmak için, dua ile Gafûr Allah’a yönelmeliyiz.

Allah’ım! Ben nefsime çok zulmettim! Yapıp ettiklerimin şerrinden Sana sığınırım! İşte günahımdan yüz çeviriyorum! Günahları ancak Sen affedersin! Beni katından bir mağfiretle bağışla! Bana merhamet et! Zira yalnızca Sensin Ğafûr olan, Sensin Rahîm olan!