Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Sorular
Neslihan Nur Türk
2014 - Mayıs, Sayı: 339, Sayfa: 042

Balıklar bilmezse de bilir niyeti Allah.
Dileyen cevaplasın, sordum, fîsebîlillah!

Susuz, ekmeksiz, havasız kaldık mı hiç? Başımızdan aşağıya bombalar yağdı mı? Kulağımızın dibinden mermiler geçti mi? Sıkıntının bu türlüsünü hiç tattık mı? Yediklerimiz önümüzde, yemediklerimiz dolaplarımızda durmadı mı? Tavansız, duvarsız, kapısız kaldık mı? Taş değirmenlerde buğday öğütmekten nasır bağladık mı? Ateşinden kıvılcımlar sıçrayan ocaklarla uğraşırken, elbise yaktık mı? Mutfağımızda fırın, musluğumuzda su, dolabımızda un hazırken yine de hamur yoğurmaya üşenen tembeller olmadık mı? Bolluk ve rahatlık içinde yaşarken, yine de daha fazlasının derdine düşüp nankörlük yapmadık mı?

Çocuklarımız yokluk çekti de mahrûm olmak nedir, bildi mi? Acıkmanın nasıl bir duygu olduğunu yaşayarak gördü mü? Yâhû! Kaç kere yamalı çorap giydik? Kaç kere sökülen elbisemizi tamir ettik? O asil Peygamberin evine benzedi mi hiç evlerimiz? Hiç oldu mu dolapta sadece yarım kilo bulgurun kaldığı? Hiç oldu mu üç gün üst üste ocağımızın yanmadığı? Yetindik mi hiç, bir öğünle? Doymasını bildik mi hiç, tek bir çeşit yemekle?

Üst üste kaç gün, cebimizde hiç para olmadan dolaştık? “Cennete gittiğimde Allah’tan ekmek isteyeceğim” diyen aç çocuklarla aynı dünyada, bu kadar refahın içinde, hem abdest almaya bile üşendiğimiz hem yine de cennet istediğimiz için, kaç kere kendimizden utandık? Dolaplarımızda yığınla kıyâfet varken, bir yenisini daha almaktan kaç kere sakındık? Üç kattan fazlasını israf addeden hassâsiyetten ne kadar nasip aldık?

Oturulmayacak koltuklar, bir kereden fazla giyilmeyecek gelinlikler, sünnetle uzaktan yakından ilgisi bulunmayan gösterişli evler için dünyanın parasını harcarken, vicdânımız dirilip, bir kerecik bile sızladı mı?

Kusurları sebebiyle, hakkı ve hayrı tebliğden kaçmayan, ne günâhı ne de sevâbı dolayısıyla nefsinin esâretine düşmeyenlerden olduk mu? “Ey yüceler yücesi Rabbim! Şükürler olsun ki en büyük günahlarımı bile affedecek, Sen gibi rahmetli bir yaratanım; en küçük sevaplarımı bile kabûl buyuracak Sen gibi şefkatli bir Hâlıkım var!” diyebildik mi? Düşünce tekrar ayağa kalkmayı, bir yağmur damlasından öğrenebildik mi?

Deyin hele! Cenneti istediği hâlde, cennet için yatırım yapmaktan kaçınan cimrilerden miyiz? Hem ebedîliği arzûlayan, hem de ebedî hayata götürecek yolun başlangıcı olan ölümü istemeyen gâfillerden miyiz? Her fırsatta fânî dünyadan şikâyet edip yine de o fânî hayâta anlamsızca bağlananlardan mıyız?

Beş vakit namaz kılarken, yine de beynamaz ahlâklı mıyız? Duâlara icâbet eden Rabbimize, “Bize rızân için yaşamayı, rızân yolunda nefes tüketmeyi nasip et, ne olur. Sağa, sola, bâtıla ve hakka bakarken, görenedir görene, müjdesine erdir de, köre nedir köre ne, îkâzına müstehak olmaktan uzak et bizi.” diyebildik mi?

Dedikoducularımızı, günahlarımızı temizleyen pek hayırlı dostlar olarak görebildik mi? Sıkıntılarımızı, yerimizde saymamıza dayanamayan ve terf-i derecâtımız için uğraşan pek gayretli birer arkadaş olarak kabûl edebildik mi? Allah, emrini nefsine kurban edeni değil, nefsini emrine kurban edeni korur, fark edebildik mi?

Aynaya, olana ve olmayana, bir kere de zansız ve yorumsuz bakmayı, dünyanın bitmeyecekmiş gibi görünen keşmekeşine inat, huzur içinde secdeye varmayı başarabildik mi? Evlâda, dosta, arkadaşa, kalbimizde kendilerine dâir “yakınımızdır” zannını büyüttüğümüz; fakat nasıl da uzak olduklarını fark edince derinden acı duyduğumuz herkes için, yine de duâya durabildik mi?

Baş gözünün sık sık yanılmasına nispet, ferâsetle seyreden bir gönül gözü büyütebildik mi? Bize kötülüğü dokunmuş kimseler için bile gözyaşı döküp, hayırlar dileyebildik mi? Aslını bilmediğimiz hususlar hakkında, bilir bilmez konuşmaktan geçebildik mi?

Tamam, alıştık. Paspasa, çoraba, abaya, tencereye, tabağa, sandalyeye, masaya, bilgisayara, telefona, çantaya, cüzdanaÉ Alıştık, tamam; fakat şu dünyadan göçmekle ilgili korkularımızın çoğunun, aslında, o alıştıklarımızdan ayrılma korkusu olduğunu anlayabildik mi?

“Zorluk istemem, dertle selâmlaşmam, çileye yanaşmam! Bir işin ucu çıkarlarıma dokunacaksa, o işi de düşüncesini de yolcu ederim!” diyen tavırlar içinde kaldık mı? Kırk kiloyu taşıyabilecek güçte iken, dört kiloyu kaldırmakla yetinip, vicdanımızı kandırmaya kalkıştık mı? Bir kere söyleyip kendi nefsini kurtarmayı, tebliğ sandık mı? Böyle zannederken, Firavun’a defaatle tebliğ eden Musâ’yı hiç andık mı? Ümmetine ısrarla ve sabırla hakkı anlatan Rasûl-i Ekrem aleyhisselâmın iç yangınından hiç nasip aldık mı?

“Din kardeşliği” müessesesini nefsî zaaflara kurban edip dipsiz kuyulara attık mı? Zevcesi dışındaki hanımları “Din kardeşi” olarak görmeyen, art niyetten ve fettan bakıştan arınmamış bir adam, cennete girebilir mi? Zevci dışındaki beyleri “Din kardeşi” olarak sevemeyen çirkef düşünceli bir kadın, gerçek îmâna ermiş olabilir mi?

Kıskançlığı kronik bir hastalık boyutunda yaşayan, işin iyice suyunu çıkartıp bir erkeği hayâl etmekle, bir mürşîd-i kâmili hayâl etmek arasındaki farkı sıfırlayan zavallılar ve nasipsizler arasından sıyrılıp sağ sâlim hakîkate çıkabildik mi?

Sâhi! Güneşe en yakın gezegen Merkür olmasına rağmen, Güneş sisteminin en sıcak gezegeni Venüs değil mi? Bu böyle, apaçık ortadayken, “Yemen’deki yanımda” sözünü hâlâ idrâk edemedik mi? İstifâde etmenin fiziksel yakınlıkla değil, hâl berâberliği ile mümkün olacağını hâlâ, hakkel yakîn ile bilemedik mi?

Nehy-i anil münker vazifesini yapmaya çalışan kardeşlerimiz karşısında nefsimizin kabarmasına engel olup “Şükür ki beni düzeltecek dostlarım var!” diyerek sevinen Hazreti Ömer’in tavrından nasiplendik mi? Saygı umarken acaba, saygısızca itham ettik mi? “Emr-i bil maruf”un adını nefsâniyyet koyup, muhâtabımızı haksız yere ezip geçtik mi?

Destekler için de engeller için de teşekkür ettik mi? “Engeller olmasaydı, azmimiz bileylenmezdi.” diye düşünüp hayırların önünde set gibi duranlar için bile Allah’a şükrederken, küsmekten, yılmaktan uzak kalabildik mi?

“Vallâhi bir elime ay, ötekine güneş koysanız, yine de ben bu dâvâdan dönücü değilim!” diyerek müşriklere meydan okumuş, değerlerini hiç bir şey karşılığında satmamış en şerefli Peygamberin, Hazreti Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellemin ümmetinin, Napolyon’la yarışırcasına her fırsatta “Para, para, para!” diyerek zaaf sergilemesi, iki kuruş için yanlışlar karşısında sükûta bürünmesi çok acıklı değil mi?

Gerçi, Peygamberi dinlemeyen seni dinler mi? Mürşîdinin emrini dikkate almayan, senin îkâzına kıymet verir mi? Millet Allah için bile atıp tutarken, senin hakkında konuşmuş, çok mu? “Desinler” ya da “Demesinler” diye iş yapmaktan geçip yalnızca Allah rızâsı için davranmayı şiâr edinebildik mi? Diklenmeden dik durmayı, Hak ile ve haklı olmayı başarabildik mi? Başarılarımızın ancak ve ancak O’nun lûtfu olduğunu bildik mi?

ÉÉ

Bu kadar soru kâfî, şimdilik, hatta artar. Bilmem kimler düşünür, kim bir kenara atar? Balıklar bilmezse de bilir niyeti Allah. Dileyen cevaplasın, sordum, fîsebîlillah!