> 2014 > Mayıs - Meşrulaştırmalar... > Sözün Latîf Olsun
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Sözün Latîf Olsun
Cafer Durmuş
2014 - Mayıs, Sayı: 339, Sayfa: 024

“Güzel söz, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir. Ki o ağaç, Rabbinin izni ile her zaman yemişini verir. Allah, öğüt alsınlar diye insanlara böyle benzetmeler yapar” (İbrahim sûresi 14/24)

Kelâm-ı İlâhî’nin gül kokulu ayetlerini okumak için huzura oturduğum bir saatte oradaki “söz/kavl” üzerine örülen incelikler dikkatimi çekiyor. Müslüman’ın kalp dünyasını şekillendiren ayetler, bakıyorum uzuvların hayır ve hak yolunda istihdamı hususunda da yol gösteriyor. Lisana istikamet veriyor. “Söz”ün rotasını, muhtelif sıfatlarla iyilik ve güzelliğe çeviriyor:

Mesela anne-babaya hitap ederken söylenecek sözün “kerîm” olmasını istiyor.1 Bunun manası; “onlara daima cömertçe davranarak güzel söz söyleyin” demektir.

Başka bir ayet-i kerimede yine ebeveyn ile konuşurken sözün “meysûr” olması emrediliyor.2 Bunun manası; “gönül alıcı, kolay ve kolaylaştırıcı söz” demektir. Burada sözün meysûr olmasına müteallik emrin, vesîle-i hayatımız olan anne-babaya “öf bile dememeyi emreden” ayet-i kerime ile akrabaya, yoksula ve yetime hakkını vermeyi emreden ayetlerden sonra gelmiş olmasına dikkat çekmek isteriz.

Sonra hanımlara, çocuklara, yetim ve yoksullara söylenecek sözün “maruf çerçevesinde olması emrediliyor.3 Bunun manası; “herkesçe bilinen ve kabul görmüş güzel söz” demektir. Buradaki emrin de yakın çevrede bulunanlara müteallik olması mühimdir.

Yetimlere söylenen sözün ise “sedîd” olması lüzumuna işaret ediliyor.4 Bu da tek kelimeyle “doğru” demektir. Ayet-i kerimenin, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in iki parmağıyla göstererek “yetimi himaye edenle biz cennette böyle (yan yana) olacağız” buyurduğu yetimler hakkında vârid olması câlib-i dikkattir.

Başka bir ayet-i kerimede, Allah’ın kalplerindekini bildiği kişilerin muannitliğine aldırmadan onlara öğüt verilmesi isteniyor. Ve onlara söylenecek sözün “beliğ” olması emrediliyor.5 Bunun manası; “fasih ve tesirli söz” demektir. Buradaki belağat vurgusuna, önemine binaen dikkat çekmek isteriz.

Hakkı tebliğ etmek üzere Fir’avn’a gönderilen Hazret-i Musa ve Harun aleyhimesselam’a “leyyin” söz söylemeleri emrediliyor.6 Bunun manası; “gönül okşayıcı tatlı söz” demektir. Böyle bir muhataba söylenecekler için “mülayemet yani gönül okşayıcı tatlı söz” şartının getirilmesi üzerinde, ciddiyetle düşünmek gerekir.

Burada öncelikle şunu belirtmek isteriz; Yukarıda değinilen ayetlerde kimlere nasıl hitap edileceğine dair yol gösterilmiş olmakla birlikte, bunu bahsi geçen muhataplarla sınırlandırmak doğru değildir. Bilakis mülayemet, belağat, maruf ve meysûr olma gibi vasıflar, bize söz söylemenin inceliklerini öğretmektedir. En yakından en uzağa ve en zayıftan en mütekebbire varıncaya kadar konuşma âdâbını göstermekte; herkesle nasıl muhatap olunacağına dair nezih bir strateji takip edilmesi gerektiğini ihtar etmektedir. Sözün, gerektiği yerde usulünce söylenmesi lüzumuna işaret etmektedir.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in hayatını kuşatan mülayemet ve letâfet ise, “Allah’ın rahmetiyle sen onlara yumuşak davrandın”7 ayeti ile tescil olunmuştur. Nitekim o, “Yarım hurma vermek suretiyle de olsa kendinizi cehennem ateşinden koruyunuz. O kadarını da bulamayanlar, güzel bir sözle olsun kendilerini korusunlar”8 diyerek ayetlerde belirtilen vasıfları “güzel söz çağrısı” ile hulasa etmiştir.

Kanaatimizce bütün bunları “Güzel söz, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir. Ki o ağaç, Rabbinin izni ile her zaman yemişini verir. Allah, öğüt alsınlar diye insanlara böyle benzetmeler yapar”9 buyruğu altında hülasa edebiliriz. Maddeler halinde değindiğimiz ayetleri açıklayan son ayet-i kerimedeki “güzel söz”ün de ilim, tefekkür ve salih amellerle beslenmesi lüzumunu hatırlatarak özetleyebilirizÉ

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin de isabetle tespit ettiği üzere güzel dinimiz bize, “cümle halk ile hüsn-i hulk ile muamele ve muaşereti yani bütün yaratılmışlara hoşça davranmayı ve herkesle güzellikle geçinmeyi” öğretiyor. Ellerin ayakların, gözlerin kulakların ve tabiî ki dilin taht-ı terbiyeye alınmasını istiyor. Müslüman’ın dilinden bal damlasın istiyor. Sözün kerîm olsun, sözün belîğ olsun, sözün latif, leyyin ve meysûr olsun diyor. Tatlı dilin herkesi bir şekilde sarıp sarmalasın diyor.

Yüce Rabbimiz sözün en güzelini Kur’ân-ı Kerîm olarak bizlere armağan etmiş; güzel sözün bir çeşit sadaka olduğu Peygamber lisanıyla haber verilmiştir.

Velhasıl sözü en doğru, en etkili biçimde letâfetle sarf etmek gibi bir mükellefiyetimiz var.

Dipnotlar: 1) Bkz; İsra suresi, 17/23. 2) Bkz; İsra suresi, 17/28. 3) Bkz; Bakara suresi, 2/235; Nisa suresi, 4/5 ve 8. 4) Bkz; Nisa suresi, 4/63; Ahzab suresi, 33/70. 5) Bkz; Nisa suresi, 4/63. 6) Bkz; Taha suresi, 20/44. 7) Âl-i İmran suresi, 3/159. 8) Buhârî, Edeb 34. 9) İbrahim sûresi 14/24.

OKU / DÜŞÜN

“Sıbğatallah” Ne Demek?

Bakara suresinde mü’minlere “Allah’ın (verdiği) rengiyle boyandık.” demeleri emrediliyor. Ve “Allah’tan daha güzel rengi kim verebilir? Biz ancak O’na kulluk ederiz (deyin).” (2/138.) buyruluyor.

Peki, sıbğatallah yani Allah’ın boyası/renk vermesi ne demek?

Sıbğatallah; Allah’ın insan tabiatına lutf etmiş olduğu temiz fıtrat demektir. İslâm boyası demektir. İnanç, ibâdet, ahlâk ve muamelatıyla Allah yanında yegâne din olan İslâm demektir. İslâm’a uyma ve yaşama sayesinde elde edilen ruhî ve ahlâkî kemal demektir. Allah’ın değişmez dinidir, sünnetullahtır.

Bu manalardan anlaşılacağı üzere, burada kulun imanı ve diğer ibadet çeşitlerini kabule uygun olan temiz yaratılışı elbisenin boyasına benzetilmiştir. Her ikisinin de ziynet ve süs olması sebebiyle bu benzetme yapılmıştır.

Ayet-i kerimede; “fıtrat” lafzı yerine boyama manasına gelen “sıbgat” lâfzı kullanılmıştır. Bu ifade, Hıristiyanların çocuklarını doğumun yedinci gününde yaptıkları vaftiz anlamına da kullanılan bir tabirdir. Hıristiyanlar, Müslümanların sünneti yerine çocuklarını sarı bir suya batırmakta ve bu işleme “vaftiz” adını vermektedirler. Ayet-i kerime, “vaftiz suyuna daldırmakla çocukların temiz sayılacağı” şeklindeki iddiayı reddetmekte; gerçek temizliğin Allah’ın kullarını İslâm fıtratı üzere yaratması olduğunu açıklamaktadır. Allah’ın boyası denilen hakiki temizliğin korunması lüzumuna işaret etmekte; Yalnız O’na kulluğun, fıtratın muhafazasına bağlı olduğuna dikkat çekmektedir.