> 2014 > Mayıs - Meşrulaştırmalar... > Meşrulaştırmalar
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Meşrulaştırmalar
Ahmet Taşgetiren
2014 - Mayıs, Sayı: 339, Sayfa: 003

“Meşrulaştırma.”

Bu kavram üzerinde düşünmeliyiz.

Çünkü Müslümanlığımızın kalitesi bununla birebir alakalı. “Meşru” olanla “meşrulaştırılan” arasındaki farkı göremez isek, zaman içinde yaşadığımız hayat, “meşrulaştırılan”larla şekillenen bir mahiyet kazanabilir ve “Meşru” olanın çok ötesine savrulabilir.

Nedir meşrulaştırma?

Bunun en net cevabı şudur:

Kendi kendimize karşı yaptığımız bir psikolojik operasyondur.

İçimize sindirme operasyonu.

Aslında İslam içinde kalma, İslam dışı bir şey yapıyormuş hissine kapılmama, ama İslam içinde ölçüleri esnetme, ölçü dışına çıkılsa bile ölçü içinde kalıyormuş tatminini sağlama operasyonu.

Yani kendini aldatma operasyonu.

“Meşru”, İslam’ın ana ölçüleri demek olan “Şeriat çerçevesi” içinde olma halini ifade ediyor, “meşrulaştırma” ise, bu ana çerçevenin dışında olmakla birlikte, bizim zihni veya fiili zorlamalarımızla İslam içindeymiş gibi algıladığımızı... Yani daha ıstılahi ifadesiyle gayr-ı meşruyu meşru hale getirme, yani şeriat çerçevesi içindeymiş gibi yapabilme durumunu.

Ölçüyü Allah koyacakken, insanın kendi heva ve hevesine bakarak ölçü arayışına girmesi ve hevasını razı ve hoşnud edecek ölçüyü nerede bulursa onu hayatına taşıması meşrulaştırma.

Farkında olarak - olmayarak bir “İlahlık” vasfı olan “ölçü koyma” işini, “heva ve hevesi”ne tahsis etmesi.

Kendi hayatlarımızı ve zihin dünyamızı biraz daha yakından tahlil ettiğimizde, sağlıklı, İslam’ın ölçülerinin hassasiyetle yaşandığı bir iklimde asla yapmayacağımız, yapılmasını meşru görmeyeceğimiz işlerin yapılır ve meşru görülür hale geldiğini müşahede edebiliriz.

Böyle bir duruma nasıl sürükleniriz? Şöyle:

İslami ölçülere göre oluşmamış bir sistem - statüko ya da hakim kültür etrafımızı  kuşatır ve bu kuşatılmışlık içimize peyder pey bazan bir davranış modeli bazan bir bilinç olarak nüfuz eder, bu da zaman içinde hayatımızdaki islami olanı kovup, onun yerine geçer.

Haşlanmış kurbağa sendromu hadisesidir bu bir anlamda. Farkında olmadan sistemin içinde yoğrulma, pişme ve canlılığını kaybetme hali.

Ya da öğrenilmiş sömürge bilinci. Sömürge insanı olmayı tabii görme, özgürlüğün gerçek mahiyetini kaybetme ve sömürgecinin empoze ettiği hayat çerçevesini idealize etme.

Amerika’da Abraham Lincoln, köleliği kaldırıp Afrika kökenli köleleri serbest bırakınca köleler bir süre sonra gelip efendilerine köle olarak kalmayı tercih ettiklerini bildiriyorlar. İslami olmayan bir statükonun içindeki Müslümanın zihinsel dönüşümü ve azaltılmış bir İslam’a razı olması tam da böyle bir durumdur. 

Bu tarz bir kişilik yapısı, aynı zamanda “islami olmayan”a direncini kaybetmiş bir yapıdır.

İslami olmayanın İslam’ın içine sokulması durumudur.

Böylece farkında olmadan kişinin dünyasında İslam’ın azalması ve başka inanç Ğ sistem ya da kültür ürünlerinin çoğalmasıdır.

Ve zaman içinde, içi önemli ölçüde boşalan bir İslam anlayışının ortaya çıkmasıdır.

 Böyle durumlarda herkes, kendi konumunun zorladığı nisbette, Müslümanlığı üzerinde tasarruflarda bulunmaya yönelir.

Hayatlar yontulur, zihinler yontulur.

“İnandığınız gibi yaşayamazsanız yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız” sözü tam bu durumlar için söylenmiştir. 

İşte bu, yaşanan hayatın meşrulaştırılması ve inanç ölçülerinin fiili hayata göre yeniden yorumlanmasıdır.

Her ne yaşanıyorsa...

Diyelim küresel bir statüko faizli bir hayatı empoze ediyor, dayatıyor, peşinden ne geliyor? Sade insanlardan ilim dünyasına kadar, yer yer “faizsiz yapılar”  dahil olmak üzere, zihinler, meşrulaştırma ameliyesine başlıyor ve kademe kademe faizli işlemler Müslümanın kabul alanına giriyor. 

Diyelim, mahremiyet alanı daralıyor Müslümanın, hemen peşinden zihniyet dünyamızda mahremiyet ölçüleri aşındırılma sürecine sokuluyor.

“Tarihselcilik” kavramıyla islami ilimlerin tartışma alanına giren hadise, aslında böyle bir zihinsel törpülenme niteliği taşıyor.

“Ezmanın tagayyürü ile ahkâm da değişir, yani zamanın değişmesi ile ahkâm da değişir” şeklindeki Mecelle kaidesinin çerçevesinin alabildiğine genişletilmesi ve neredeyse “Ahkâm yapısı”nın kurban olarak verilmesidir.

Bu mantık islami alanı sınırlandırma amacına yönelik sistemler tarafından “İslam bu zamanda bu kadar yaşanır” anlayışının devlet zoruyla topluma empoze edilmesi niteliğini kazanmıştır. Laik devlet yorumları neredeyse geçtiğimiz çağın bütün zamanlarında bu mantığı Müslümanların zihnine empoze etme mücadelesi  vermiş, Müslümanlar da Müslümanlıklarını laik sistemlerin yukardan aşağı tanzim politikasından korumaya çalışmışlardır.

Şu anda dünyada, bu laik sistemlerin yanında, küresel bir kültürün baskılayıcı niteliğinin Müslümanların zihnini “Ne yapalım dünyanın şartları böyle” gibi bir öğütücü sürecin etkilerine maruz kıldığı bir zemin vardır ve öyle görünüyor ki İslam toplumları, dün, yukardan aşağı baskıcı sistem yapılarına karşı gösterdikleri direnci gösterme duyarlılığından uzaklaşıyorlar.

Açık bir baskının olmadığı, bir tür nefes almak gibi tabii bir ortamın teneffüs edildiği durum yaşanıyor.

Belli ki dünyanın teneffüs ettiği kültürel iklimi Müslümanlar ve İslam belirlemiyor.

Müslümanlar bu dünyanın edilgenleri...

Kuşatılanları...

Müslümanın evi, küresel kültürün manyetik dalgalarını engellemeye yetmiyor, üstelik zihni bariyerlerimiz de delik deşik olmuş durumda.

Bir büyük problem ile karşı karşıyayız.

İslam insanın olmazsa olmazı. İnsan İslamsız olmaz.

Ama insanla İslam’ın arasındaki mesafe büyüyor.

Çünkü İslam’ı insanoğluna taşıyacak olan Müslüman’la İslam’ın ilişkileri problemli hale geliyor. 

Müslüman, insanoğlu’nu İslam’a doğru götüreceğine, Müslümanın zihin ve hayat çerçevesi dönüşüm geçiriyor.

Ne olacak?

Bu soruyu biz Müslümanlar kendi kendimize sormalıyız öncelikle.

Çünkü Müslüman olmanın insan için ne kadar hayati olduğunu önce ve en çok biz idrak etmiş olmalıyız.

Biz bir zihni Ğ kalbi derleniş toparlanış, daha doğrusu diriliş yaşamalıyız.

Zihnimizden ve kalbimizden başlamak üzere bütün uzuvlarımızın ölmüş dokularını diriltmeliyiz. 

“Meşrulaştırma” bir zihin ve kalb hastalığıdır. O mikrop, “Şeytanın süslemeleri” ile bünyemize zerkediliyor.

Bu mikroba karşı antikorlar geliştirmeliyiz.

“Allah’ın huzurunda yaşıyoruz, her halimize Allah şahittir. Niyetlerimizi de Allah biliyor” şuurunu kuşanarak, meşrulaştırma sapağında kendimizi toparlamalı ve her türlü bedel göze alınarak, “meşru” olanda ısrar etmeyi başarmalıyız. Meşru olanda yani Allah’ın razı olacağına kalben mutmain olduğumuz şeyde... 

Fitne ortamında gözün gözü görmediği, insanın sabaha mü’min girip akşama kafir çıkabildiği, akşama mü’min girip sabaha kafir çıkabildiği bir savrulma ortamında Allah Teala ile kalbi irtibatı kesmemeye itina etmeliyiz.

Zor ve çetin bir iş.

Hani Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in “İslam’ı yaşamanın elde kor taşımak kadar zor olduğunu” belirttiği bir zamanda... Ve bir “Peygamber sünneti”ni ihya etmenin yüz şehid sevabını kazanma sebebi olabildiği bir zamanda...

Hayatımızda meşru olanla meşrulaştırılmış olanı ayırdetmekve Rabbin huzuruna arı-duru bir dosya sunabilmek üzere bir “Şahsiyet MR’ı” çektirmeye ne dersiniz?