> 2014 > Nisan - Din Samimiyettir > Doğu-Batı Çekişmesi ve Türkiye’nin Önündeki Fırsatlar-Riskler
Din Samimiyettir
338.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Doğu-Batı Çekişmesi ve Türkiye’nin Önündeki Fırsatlar-Riskler
Beytullah Demircioğlu
2014 - Nisan, Sayı: 338, Sayfa: 056

Ne Suriye’de üçüncü yılını doldurup dördüncü yılına giren insanlık dramı ne Mısır’daki cuntanın hukuksuzları, ne de Orta Afrika’daki Müslümanların soykırıma uğruyor olmaları,  uluslararası toplumun gündemini i alt üst olmuş bulunuyor. Batı ile Rusya arasında fitili yeniden ateşlenen soğuk savaşın sonunun nereye varacağı sorusu şimdilerde gündemin ana maddesi…

Batı ile Rusya arasında Ukrayna üzerinden başlatılan nüfuz mücadelesi, evet dünyayı yeni bir soğuk savaşın eşiğine getirdi. Rusya, Ukrayna’daki uydusu konumundaki iktidarın Avrupa yanlısı muhalefet tarafından ve Batı’nın desteği ile alaşağı edilmesinin rövanşını Ukrayna’nın Özerk Cumhuriyeti Kırım’ı ilhak ederek aldı.

Gelişmeler malum, Ukrayna’da muhalefetin Ba­tı’nın yardımı ile gerçekleştirdiği darbenin ardından özerk cumhuriyet statüsündeki Kırım parlamentosu da Kırım’ın Rusya Federasyonu’na ilhakının önünü açan referandum kararı aldı. Bu arada Rus askerleri Kırım’daki stratejik bölgeleri ele geçirdi. 16 Mart’ta gerçekleşen ve “Kırım’ın Rusya ile birleşmesini mi, Ukrayna’nın bir parçası olarak kalmasını mı istiyorsunuz” sorusunun sorulduğu formalite referandumdan beklenildiği gibi Rusya tercihi çıktı. Beklenildiği gibi çünkü Kırım Özerk Cumhuriyeti’nin yüzde 12’sini oluşturan Kırım Tatarlarının protesto ederek katılmadığı bu referandumda nüfusun yüzde 60’ını oluşturan Rusların tercihleri belirleyici olacaktı ve oldu. Referandumdan %97 oranında “Rusya’ya bağlanma” tercihi çıktı. Karar, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından onaylandı ve Kırım resmen Rusya’ya bağlandı.

Batı, Rusya’nın Kırım’da gerçekleştirdiği oldu bittiye oldukça öfkeli. Tehdit üzerine tehditlerle Rusya’yı geri adım atmaya zorluyor. Putin yönetimi ise bütün yaptırım tehditlerine rağmen bildiğini okumaya devam ediyor.

  Soğuk savaş günlerini andıran bu sürecin nasıl seyredeceği önümüzdeki günlerin en önemli sorusu olacak kuşkusuz.  Batı’nın, tehditlerinin ve yaptırımlarının sonu nereye kadar uzanacak? Özellikle ABD Başkanı Obama, “bedeli olur” şeklindeki tehditlerinin altını nasıl dolduracak? Batı’nın Rusya’yı geri adım attıracak kozları ne kadar işe yarayacak? Kırım’ın Rusya’nın hâkimiyeti altına girmesi Kırım Tatarları açısından nasıl bir sonuç doğuracak?  Referandum ile ilhak süreçlerinin bölgede tsunami etkisi yapacağı endişesi ne kadar gerçekçi? En önemlisi Rusya ile Batı dünyası arasındaki soğuk savaştan Türkiye nasıl etkilenecek? Ankara bu kritik süreçte nasıl bir yol haritası izleyecek? Önümüzdeki günlere ilişkin cevabı aranan yığınla soru sıralanıp gidiyor… 

Gerçekten soğuk savaş sonrası Doğu ile Batı ilk kez bu denli ciddi bir kriz ile karşı karşıya. Özellikle son dönemde Suriye krizinde olduğu gibi genelde üçüncü ülkeler üzerinden yürütülen güç mücadelesinde bu kez Batı’nın elinin çok da güçlü olmadığının altı çiziliyor.  Avrupa Birliği ve ABD tarafından Rusya’ya karşı devreye sokulan ekonomik yaptırımların Rusya’yı bulunduğu noktadan geri adım attırması beklenmiyor. Rusya’yı G-8’den de çıkaran Batı’nın ambargo tehditlerine meydan okuyan Putin, “Zaten yaptırımlarla yaşıyoruz. Ukrayna’da çizgiyi aştılar. Bizi aldattılar. ABD’nin siyasetini kurallar değil namlunun ucu belirliyor. Ama her şeyin bir sınırı var” diyerek  tehditler karşısında geri adım atmayacaklarını net bir biçimde ortaya koymuş oldu.

Batı ile Rusya arasındaki bu gerilimin, pek çok yansıması olacağı muhakkak. Güç mücadelesinin Türkiye’nin son dönemde çokça eleştirdiği BM Güvenlik Konseyi’nin yapısının değişmesi sürecini başlatabileceği dahi ileri sürülüyor.

 Batı ile Rusya arasındaki bu krizin Türkiye açısından ortaya çıkartacağı hatta çıkarttığı bir diğer sonuç, Türkiye’nin jeo-stratejik öneminin yeniden fark edilmiş olması olacak. Bu süreç Avrupa’nın Rusya’ya olan enerji bağımlılığını ivedilikle azaltması gerektiği ihtiyacını ortaya koydu. Bu anlamda Türkiye’deki enerji koridoru Avrupa açısından en ekonomik ve güvenli seçenek olacak. Böylelikle Türkiye hem siyasi anlamda elini güçlendirecek imkana hem de gelirlerini artırma, enerji çeşitlendirmesiyle de daha uygun fiyatla enerjiye ulaşma imkanına kavuşabilecek.

Kırım’ın, Rusya’ya ilhakın ortaya çıkartacağı sonuçlara gelince.

Kırım Tatarlarının önünde bir tarafta haklarının iadesi konusunda yeterli adımları atmayan ama Avrupa ile bütünleşme ihtimali olan Ukrayna, diğer tarafta bu hakların iadesi konusunda taahhütlerde bulunan ancak tarih boyu yaşadıkları trajedinin baş sorumlusu Rusya vardı. İkilem içerisindeki Kırım Tatarları, referandumu boykot etti. Kırım Tatarları’nın bu boykotu Rusya tarafından nasıl değerlendirilecek? Kırım Özerk Bölgesi hükümetinin referandum öncesi Kırım Tatarlarına vaat ettiği genişletilmiş hak taahhütlerini Moskova yönetimi söz verdiği gibi yerine getirecek mi?

Kırım Tatar dilinin resmi dil olması, parlamentoda yüzde 20 sandalye ile temsil hakkı, belediye meclislerinde temsil hakkı, Kırım Tatar Milli Meclisi’ne yasal statü hakkı, 1944’te sürgün edilen Tatarların yurtlarına geri dönmelerini sağlayacak teşvikler gibi  taahhütleri Moskova yönetiminin yerine getireceğine kuşkuyla bakılıyor. Rusya’nın taahhütlerini yerine getirip getirmeyeceği sorusu kadar merak edilen bir başka konu ya da endişe de denebilir; Kırım’ın, yeni bir Çeçenistan’a dönüşme ihtimali. Siyasi analizlere bakılacak olursa bu durum hiç de uzak değil…

Batı ile Rusya arasındaki krizde Türkiye’nin nasıl bir yol haritası izleyeceği meselesine gelince. Ankara bir taraftan son dönemde ekonomik ve stratejik işbirliği içerisine girdiği hatta enerji olarak bağımlı hale geldiği Rusya ile ilişkilerini muhafaza etmek istiyor. Ancak diğer taraftan müzakere sürecinde olduğu Avrupa Birliği’nin Rusya’ya karşı AB’nin yanında yer alma baskısı altında. Tabii bir de Kırım Tatarlarının haklı olarak Türkiye’yi yanlarında görme talepleri… Ankara’nın matruşka gibi içi içe geçmiş sorunlar yumağından nasıl çıkacağı merak konusu…

Körfezdeki Gerilim ve Muhtemel Sonuçları

Körfez’deki krallık ve monarşi yönetimleri arasında uzun zamandır var olan, Mısır’daki askeri darbe sonrası ise iyiden iyiye derinleşen anlaşmazlıklar sonunda ciddi krize dönüşmüş bulunuyor.  Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn’in, Katar’daki büyükelçilerini geri çekme kararı alması geçen ayın öne çıkan önemli gelişmelerinden biriydi. Körfez İşbirliği Konseyi’nin (KİK) üç üyesi S.Arabistan, Bahreyn ve BAE, ‹kurallara uymamayı gerekçe göstererek Katar›ı cezalandırma kararı alarak, ‹güvenliklerini ve istikrarı koruma› adına böyle bir karar aldıklarını duyurdular.

Katar büyükelçisini geri çeken Suudi Arabistan, çok geçmeden El Cezire›nin S. Arabistan’daki bürolarını kapattı ve ülkedeki faaliyetlerini yasakladı. Suudi Arabistan yönetiminin bir diğer radikal kararı ise Mısır›ın ardından Müslüman Kardeşler grubunu ‘terör örgütü’ ilan ettiğini açıklaması oldu.

Suudi Arabistan İçişleri Bakanlığı, Mısır’daki Müslüman Kardeşler ile Suriye’de rejime karşı savaşan El Kaide’nin Suriye kolu olan Nusra Cephesi’ni, Suriye ve Irak’ta birçok eylemden sorumlu tutulan Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) ve Yemen’deki Şii Husileri de ‘terör örgütü’ listesine dahil ettiğini açıkladı.

 Hatırlanacağı gibi Riyad yönetimi geçtiğimiz yıl 3 Temmuz’da Müslüman Kardeşler üyesi Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin devrildiği darbeye açık destek vermişti. Suudi Arabistan ayrıca Mısır yönetiminin darbe karşıtlarına karşı sert müdahalesini de terörle mücadele olarak değerlendirmişti. Mısır’daki darbe rejimi de geçen Aralık ayında Müslüman Kardeşler’i terör örgütü ilan etmişti.

Körfez İşbirliği Konseyi üyesi üç ülke, S.Arabistan, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin, konseyin diğer üyesi Katar’daki büyükelçilerini geri çağırmalarıyla başlayan kriz aslında sürpriz bir gelişme değil. Suudi Arabistan ile Katar arasında uzun yıllara dayanan fakat üstü örtülmüş olan gerginlik Arap Baharı sonrası yavaş yavaş tırmanışa geçmişti. Kriz, Mısır’daki askeri darbe sonrası ise iyiden iyiye derinleşmişti.

Olayın geçmişine bakıldığında meselenin, Körfez İşbirliği Konseyi üyelerinin ‹istikrar endişesi›nin ötesinde, bölgede uzun süredir devam eden politik çatışmaların bir yansıması olduğu görülüyor. 3 Temmuz 2013 tarihinde Mısır›da yaşanan darbenin ardından Suudi Arabistan, BAE ve Kuveyt, cunta yönetimine 12 milyar dolarlık yardım kararı almış, ilerleyen aşamalarda bu rakam daha da artırılmıştı. Görevden alınan Mısır›ın seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi yönetimine desteği ile bilinen Katar, darbeye sert tepki verirken, cunta yönetiminin ‘terör örgütü’ ilan ettiği Müslüman Kardeşler Teşkilatı (İhvan) üyelerine kapı açması nedeniyle de ‹İhvan’ın yasaklı olduğu› Suudi Arabistan ve BAE tarafından hedef tahtasına konulmuştu.

Katar yönetiminin Mı­sır’daki cunta yönetimine karşı sert çıkışlarını sürdürürken, diğer Körfez ülkelerinden gelen baskılar karşısında Müslüman Kardeşlere yönelik tutumunu değiştirip değiştirmeyeceği merakla bekleniyor.

Katar’da ikamet eden Mısırlı Dünya Müslüman Alimler Birliği Başkanı Yusuf el-Kardavi’nin Körfez ülkelerine yönelik sert eleştirileri söz konusu üç Körfez ülkesi açısından krizin bir diğer ayağını oluşturuyor. Mısır›daki darbe hükümetini ve İhvan’a uygulanan şiddeti sert ifadelerle eleştiren Kardavi, cuntaya yakın duruşları nedeniyle Körfez ülkelerine de tepki gösteriyor.

Katar’ın geri adım atmadığı takdirde krizin nereye varacağı konusunda uluslararası siyasi analizlerde hayli çarpıcı yorumları rastlamak mümkün. Bunlardan birinde Ortadoğu’nun en etkili köşe yazarlarından Abdülbari Atwan, Amerikan  Foreign Policy dergisinde yayınlanan ve ABD Dışişleri Planlama Daire Başkanı ve ABD Eski Dişileri Bakanı Hillary Clinton’ın yardımcısı Jeremy Shapiro tarafından kaleme alınan bir yazıya dikkat çekiyor. Geçen Temmuz ayında yayınlanan yazısında Jeremy Shapiro, Katar yönetimin “radikal İslami hareketlere” yönelik desteğini kesmediği takdirde uluslararası camianın devreye sokabileceği adımları şu şekilde sıralamış:

1- Katar’daki yabancı çalışanlar dosyasının açılması. Bu noktada Katar yönetimince çalışanların haklarının ihlali masaya yatırılabilir. Bu süreç Katar’da 2022 yılında düzenlenmesi planlanan Dünya Kupası’na ev sahipliği yapma hakkının Katar’dan alınması sonucunu dahi doğurabilir. 2-  Suriye’deki “el-Nusra” ve “IŞİD” gibi terör örgütlerini desteklediği ileri sürülüp Katar’ın “terörü destekleyen ülkeler” listesine dahil edilmesine neden olabilir. 3- Katar’ın S.Arabistan ile arasındaki görüş ayrılığı derinleştirilebilir. 4- Kraliyet ailesi içinde yönetim değişikliğini sebebiyet verecek bir takım atraksiyonlar devreye sokulabilir. Abdülbari Atwan, geçen Temmuz’da kaleme alınan makalede zikredilen bu dört maddenin ilk üçünün gerçekleştiğinin altını çiziyor. Yabancı çalışanlar dosyasının açıldığını belirten Atwan, ABD medyasında, Katar yönetiminin terör örgütlerini desteklediğine dair yazılar yer almaya başladığına da dikkat çekiyor. Atwan, S.Arabistan ile Katar arasında son dönemde ortaya çıkan gerginlikle de üçüncü adımın gerçekleştiğini ve geriye dördüncü adımın kaldığını onun da hiç de uzak olmadığının belirtiyor.

Abdulbari Atwan, S.Arabistan’ın, Müslüman Kardeşlere savaş ilan etmesinin öncelikle Katar’a savaş ilan etmek anlamına geldiğini belirtiyor. Ayrıca Riyad yönetiminin Türkiye’ye bu anlamda bir mesaj gönderdiğinin ve bölgede sürpriz yeni ittifakların gündeme gelebileceğinin altını çiziyor.

Mısır’ın ardından Körfez’de dizayn etme girişimleri nasıl sonuç verecek? Katar’a yönelik diplomatik operasyonun devamı nasıl gelecek? Benzer operasyonlar başka ülkeler için de devreye girecek mi? Hem Batı-Rusya eksenindeki gerginlik hem Körfez’deki kardeşler arasında yaşanan gerginlik yeni ittifakların ve yeni krizlerin habercisi gibi. Önümüzdeki günler daha pek çok sürprize gebe gibi duruyor.