> 2014 > Nisan - Din Samimiyettir > Râbıtayı Nasıl Bilirsiniz?
Din Samimiyettir
338.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Râbıtayı Nasıl Bilirsiniz?
Neslihan Nur Türk
2014 - Nisan, Sayı: 338, Sayfa: 044

Murâkabe durağına varmanın bir yöntemidir.
Gelen vurur, giden vurur ya o mâsûmun tekidir.

Vaktiyle bir adam, “Talebeniz olmak istiyorum” diyerek dergâha gelir. Ona, “Evlâdım, hiç âşık oldunuz mu?” diye sorarlar. “Hayır” cevabını verir. “O halde başka kapıya git” diyerek, gönderirler. Adam gider; fakat aklı da gönlü de kapıda kalmıştır. Ertesi gün, aynı taleple tekrar gelir. Aynı soruya muhatap olur, aynı cevabı verir. Git, derler, gider; lâkin duramaz, bir daha gelir. O böyle ısrarla tâlip olunca sorarlar: “Evlâdım mâdem bu kadar isteklisin, o hâlde iyi düşün, bir şeyi çok sevdin mi?”

Adam, bir düşüneyim, deyip ayrılır. Bütün gece düşünür düşünür. Sabaha karşı “Buldum!” der, sevinçle kapıya dikilir:

-Sevdim, sevdim! Bizim köyde bir sarı inek var idi. Sütünü sağar, sırtını sıvazlardım. Hastalansa kederlenir, iyi olsa sevinirdim! Ben o sarı ineği çok severdim.

Bu cevap üzerine tebessüm eder ve “Peki” derler, “Madem öyle, gel böyle!”

* * *

Çünkü seven anlar hâli, seven yürür yolu. Zaten râbıtayı da en iyi onlar kavrayabilir. Çünkü sevgiden doğan ışıklı bir bağdır râbıta. Sevenin sevdiğiyle hâl, fikir ve duygu berâberliğidir.

Allah, vardır ve birdir. İnsanlar bunu idrâk edebilsinler diye de kitaplar göndermiştir. Bu kitapların her bir âyeti Melek vâsıtasıyla gelmiş, herkesin değil, sadece peygamberlerin kalbine teslim edilmiştir. Peygamberler, âyetlerin tebliğcisi olarak vazifelendirilmiş, bu vazîfeyi hakkıyla yapabilmek için de zirvelere yaraşır bir titizlikle yaşamışlardır. Allah, sebepsiz eğitmeye muktedir olduğu hâlde, yarattığı bir insanı, diğerlerinin eğitimine sebep kılmayı tercih etmiştir. O halde şunu iyi kavramak gerekir: Bir vesîle ile eğitim vermek, Allah’ın sünnetidir. Bu vesîleyi Allah’tan ayrı görmekse ya gaflet yâhut kasıtlı bir hıyânettir. Vesîlelere sarılmak dünyâ âdeti, vesîle ile varılacak menzil, Hakk’ın vahdetidir.

 Son Peygamber Hazreti Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellemin ardından her dönemde mürşîd-i kâmiller lûtfedilmiş, Kur’ânı ve sünneti hâli ve kâli ile tebliğ etmekle vazîfeli bu eğitimciler, nice gönlün kemâline sebep edilmişlerdir. Her birinin mes’ûl olduğu bir talebe gurubu vardır. Bazısı yoğunluklu olarak aklî ve ilmî dersler yapar. Bazısı uygulamaya yönelik hizmet derslerine ağırlık verir. Hangi yöntemi benimsemiş olursa olsun, her eğitimcinin, talebesinin daha hızlı yol alması adına ortak talebi, teslimiyyettir. Teslimiyyet en çok, âşık meşrep talebeye nasip olur. Âşk râbıtayı, râbıta benzeşmeyi kuvvetlendirir. Râbıta, talebeyi hocasının rengine bürüyen bir sâiktir. Talebe, hocasına duyduğu sevgi nispetinde onun hâliyle hâllenir. Şu, sâdece âşıkların çabucak anlayabilecekleri bir gerçektir: Râbıta, sevgiyle dolu her kalp için kaçınılmaz bir durumdur ve haktır.

Kadıköy vapuruyla Üsküdar’a gidilmez. Kırık dökük bir salla okyanuslar geçilmez. O halde nereye gitmek istediğine ve hangi vâsıtayı seçtiğine dikkat etmek gerekir.

Metot farklılıklarını inanç sakatlığı gibi algılamak, Kur’an ve sünnet dâiresindeki bir mürşîde teslim olmayı, müşriklerin atalarına bağlılıklarıyla aynı göstermeye çalışmak, pek acıklı tutumlardır.

Birisi “Vâsıtaya ne gerek var, ben yüzerek geçerim !” diyebilir. Diğeri, çok zekî olduğunu, öğretmensiz matematik öğreneceğini söyleyebilir. “Belimde fıtık var ama dünyada doktora gitmem!” diyorsa bir hasta, kendi tercihidir. Bunların her biri saygıyla karşılanabilir. Tuhaf olan, sebebe sarılarak daha hızlı yol almak, daha kolay öğrenmek, daha çabuk şifâ bulmak isteyen birini, şirkle itham etmektir. Tuhaf olan, bir kâmil mürşîdin eğitimiyle yol almayı tercih eden kardeşini, mâhiyetini idrâk edemediği bir usûl sebebiyle, küfürde görmektir.

Zaten birinin, “Ben Allah’la arama kimseyi sokmam!” demesi, Hazreti İbrahimlik iddiasıdır. Bu kişiye sormak lazım:

“-Dişin iltihaplanınca secdeye varıp duâ ediyor ve Allah’tan şifâ mı bekliyorsun, yoksa iltihabı bir an evvel kurutsun diye soluğu doktorda mı alıyorsun? Ekmeğine fırıncı, meyvene çiftçi, abana terzi sebep olmuyor mu? Madem araya birilerinin girmesi şirktir, neden her akşam “yemek hâlâ pişmedi mi hâtun?!” diye kükrüyorsun? Bekle, Hazreti Meryem’e inen sofra sana da insin. Mâdem başkasından imdat dilemek şirktir, neden evinde çıkan yangın için hemen itfâiyeye müracaat ediyorsun? Hazreti İbrahim ol da desene mâdem: “Kimse dokunmasın! Ateşi yakan söndürür!”

İyi pişmemiş etin tadı neyse, kıvama gelmemiş adamın sözü o. Sen hem sebeplere sarılmanın adını şirk koyuyorsun hem de her ânın sebeplerle sarmaş dolaş geçiyor. En basit ihtiyacı için bile şundan bundan yardım isteyen kişi, bir Allah dostundan himmet dilenince mi küfre düşüyor? Hem vâsıtayı maksat ile karıştırmamak hem de “Sâdece vâsıtadır” deyip, sebebe karşı kibirli, nankör ve vefâsız olmamak lâzım. Zîra kusurlu bakış açısı sebebiyle kimileri, “Bana Kur’an yeter!” deyip Peygamberin sözlerini dahi dikkate almamak gibi bir fecâate düşebiliyor.

Allah’a, O’na karşı çıkarak yakın olunmaz. Kur’an bizi Hazreti Muhammed Mustafa sallalahu aleyhi ve sellem ile râbıtalı olmaya sevk eder. Andolsun ki Rasûlullah’ta sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için en mükemmel bir örnek vardır1, buyurur. Kim Rasûle itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur2, diyerek yol gösterir.

Kavrayamadığı bir metodu reddetmek ve dışlamak, akla da insâfa da uygun değildir. Aklın almadı, hafsalana sığmadı, doğru anlatılmadı, bünyen kaldırmadı diye ilacın ilaçlığından bir şey eksilmez. Kendi bildiği dışındakileri inkâr etme huyu yüzünden, ne garip, artık bir Müslüman diğerine gayet büyük bir rahatlıkla, sırt çevirip, sessiz sedâsız “Ey kâfir!” diyebilir hâle gelmiştir. Halbuki, kim bir adamı ey kâfir diye çağırır veya ona ey Allah’ın düşmanı der de o adam da dediği gibi olmazsa, bu söz, söyleyenin kendisine döner.3

* * *

Ennetice, biz râbıtayı iyi biliriz. Gelen giden ona vurur ya, mâsûmun tekidir. Râbıta sevgilinin, gözde perde, hâlde bürde olmasıdır. Râbıta, Allah sevgisini idrâk yolunda, bir aşamanın yaşanmasıdır. Murâkabeye varma, ihsâna erme çabasıdır. Râbıta, insana lûtfedilen manyetik kuvvetin, Allah için, Allah’a ulaşmak adına paylaşılmasıdır. Mâsivâyı tüm hücrelerden temizlemek gâyesiyle uğraşılmasıdır. Hakk’a itaate götüren yolda geçici bir staj; Allah’ın, her ânımıza şâhid olduğu şuuruna ermek duâsıyla atılan muşahhas bir mesajdır.

Meşrebinden ötürü bazı kimseler, aşkı ve onun getirdiği hâlleri tatmamış olabilirler; lâkin onlar hissetmiyor ya da kavrayamıyor diye, râbıtanın güzelliğine hâlel gelmez. Herkesin arabayla gitmesini bekleyemezsin. Otobüs, tren, uçak… Meşrebine uygun olanı zaten, ister istemez seçersin. Gariplik şuradadır: Kağnıya binmiş giden der ki: “Bak sen şunaaa! Uçakla gidiyor müşrik!!!”

Gerçi, daha bir sarı ineği bile sevememişse kişi, bunca sözü neylesin? Böyle kimseler için dileriz, içine girmediği odaya, tadını almadığı gıdâya dâir bilir bilmez konuşup da günâha girmesin. Âmin.

Dipnotlar: 1) Ahzâb, 21. 2) Nîsâ, 80. 3) Buhârî, Edeb 44.