> 2014 > Nisan - Din Samimiyettir > Bize Acil Lazım Olan Muhammedî Af ve Yusufî Kardeşlik
Din Samimiyettir
338.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Bize Acil Lazım Olan Muhammedî Af ve Yusufî Kardeşlik
Ahmet Başer
2014 - Nisan, Sayı: 338, Sayfa: 020

İnsan olarak bedenimiz zayıf, ahlâkımız tekâ­müle muhtaç olarak cahil yaratılmışız. Bu nedenle etrafımızda olan bitenden hemen etkilenir, kimi olaylarda aşırı tepki, kimi olaylarda aşırı sevinç gösteririz. İtidal yani her halükarda orta halli olmak, temkinli olmak, sabırlı olmak en güzelidir ama bunu yapabilen güzel ahlâk sahibi insanlar çok çok azınlıkta kalmıştır.

Hususi hayatımızdan örnek verecek olursak: “Filan kardeşim oğlumun düğününe gelmedi, falan komşum bayramda ziyaretime gelmedi, hâlbuki ben onlara kaç defa gitmiştim. Filan arkadaşım arkamdan şunu demiş. v.b” Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Evet, belki olmaması gereken hususlar bunlar. Belki bu konularda yüzde yüz biz haklıyız. Ama bazıları incir çekirdeğini bile doldurmayacak böyle meseleler nedeniyle günlerce, hatta yıllarca küs kalınıyor. Ne düğünlerimiz, ne bayramlarımız bu küslükleri bitirmeye yetmiyor. Kafaya takıp düşündükçe pireler deveye dönüyor, aradaki soğukluk toplumsal bir yara olarak bağrımızı kanatmaya devam ediyor.

Müslüman bir ülkede yaşıyoruz ve bir Müslüman olarak çoğumuz Efendimiz (s.a.v.)’in hayatını az veya çok okuduk. Peygamberliğinin ilk on bir yılı ne kadar çile ve ızdıraplarla geçmiş. Şimdi O’na yapılanları düşünerek kendimize soralım: “Biz ibadet ederken bizim küs olduğumuz kardeşlerimiz veya akrabalarımız, üzerimize yeni kesilmiş devenin işkembesini mi koydular? Sevdiklerimizi ve bizi aç kalsınlar diye ekonomik boykot mu uyguladılar? İşkencelere dayanamayan bizi seven dost ve akrabalarımızı Hıristiyan bir ülkeye göç etmek zorunda mı bıraktılar. Hatta bazı sevdiklerimize en ağır işkenceyle öldürdüler mi? Bizzat bizim canımıza kastedip suikast mı planladılar? Rabbimizin yardımıyla suikasttan kurtulup çok sevdiğimiz şehrimizden, malımızı ve birtakım akrabalarımızı bırakarak göç etmek zorunda mı bırakıldık? Yakalanmamız için başımıza ödül mü kondu? Hicret ettiğimiz şehirde bile bizleri rahat bırakmayıp, bire beş, bire on orantısız güçle karşımıza dikilip defalarca bizimle savaştılar mı?”

Sevgili Peygamberimiz bunların hepsini yaşadı. Efendimizin suçu neydi ki bütün bunlar reva görüldü? Hak dini tebliğden başka ne amacı vardı? O, (s.a.v.) Ömrünün bitimine az bir zaman kala doğup büyüdüğü, İslâm’ın Hac Merkezi olan Mekke’yi fethettikten sonra kendisine zulmeden, yakınlarını vahşice öldüren Mekkelilerden intikam almak istese, şer’i hükümler gereği, kısasla birçok kişinin öldürülmesi, birçok kişinin işkence görmesi gerekirdi değil mi? Ama Efendimiz (s.a.v.) zalimleri affetti. Affetmekle zatının büyüklüğünü, ahlâkının güzelliğini gösterdi. Affetmekle İslâm’ın merhamet dolu güzel bir din olduğunu gösterdi. Affetmekle yeni yeni yüzler kazandırdı İslâm’a, insanlığa… Affetmekle ileride doğacak nesillere kadar aktarılacak kin ve intikam duygularını bitirdi.

Yine Müslüman olarak büyük çoğunluğumuz Kur’an-ı Kerim’i okuyoruz. Bilmeyenler en azından meal okuyorlar. Kıssaların en güzeli olarak bildirilen Yusuf suresi tefsirini veya mealini hiç okudunuz mu? Eğer okumamışsanız mutlaka okumanızı tavsiye ederim. Sonra da gelin birlikte tefekküre dalalım bir süreliğine:

“Bizi öz kardeşlerimiz, izimiz dahi bulunmayacak şekilde kuyuya atıp öldürmeye mi kast ettiler? Kuyudan Rabbimiz kurtardı ama bu sefer de esir tacirlerinin eline geçip köle olarak mı satıldık? Sonra köle olarak girdiğimiz hükümdar sarayında, güzelliğimiz veya yakışıklılığımız başımıza bir imtihan oldu da hükümdar ailesinin tuzağına düşüp, haksız yere hükümdarın gazabına mı uğradık? Suçsuz olduğumuz halde tam on iki sene zindanlarda mı kaldık? Bize üzülerek çok ağlayan babamızın ağlamaktan gözleri mi kör oldu?”

-Evet, bu sorulara sakin kafayla cevap verelim. Söyleyin küs durduğumuz Müslüman kardeşlerimiz bize yukarıdakilerden hangisini yaptı?

Sonra Cenab-ı Hakkın lütfu ikramıyla iftiradan aklanarak kıtlık yıllarında Mısır’a şimdiki tabirle Maliye Bakanı olan Yusuf (a.s.) kendisinden zahire istemeye gelen kardeşlerini tanıdı, onlar Yusuf’u tanıyamadılar. Yusuf (a.s.) gelenlere istedikleri zahireyi verip, babasının da yanına gelmesi için onlara cilve misali bir oyunla hepsinin tekrar huzuruna gelmesini sağladığında, onlar da karşısındaki kişinin kardeşleri Yusuf olduğunu anladılar. İşte o zaman Yusuf (a.s.) onlara ne dedi? Dediği şu: “Bugün size kınama yok, Allah sizi bağışlasın. O, merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yusuf suresi 92. ayet)

Şimdi denilebilir ki: “Biz Peygamber değiliz ki onlar gibi olabilelim.” Evet, biz Peygamber değiliz ama yarın kıyamet gününde Efendimiz (s.a.v.)’den şefaat dilerken, eften püften sebeplerle dargın kaldığımız kardeşlerimizi affetmezsek, Efendimizden nasıl şefaat talep edeceğiz? Derse ki: “Küs oluğun falan kardeşle helalleşip öyle gel.” Biz barışmayı, helalleşmeyi ahirete mi bırakacağız. Kendimize örnek olarak Peygamberleri değil de kimi alacağız? Rehber olarak Kur’an-ı Kerim’i değil de hangi kitabı alacağız? Kur’an-ı Kerim’e inanmayanlar gibi, orada anlatılan kıssalara “Evvelkilerin masalları” (Kalem 15, Nahl 24, Mutaffifin 13) diyemeyiz ki…

Küfür cephesi Hıristiyan’ıyla, Yahudi’siyle, Budist’iyle, Ateistiyle birlikte hareket ederek, İslâm’ı ortak düşman olarak hedeflerine almış, ellerinden gelen her türlü fitneyi çıkarıyor, Müslümanlara topyekûn savaş adı altında her yönden zarar verdiklerini görüyoruz, biliyoruz. Biz Müslümanların gerek kişiler arası, gerek aileler arası, gerek cemaatler arası ve gerekse tüm Müslüman ülkeler arası barışa, kardeşliğe, birlikte güçlü olmaya ne kadar çok ihtiyacımız var değil mi?

Rabbimiz tüm Müslümanların firasetini artırsın ve Peygamberimiz (s.a.v.) in affetme ahlâkını, Yusuf (a.s.)’ın kardeşlik ahlâkını en güzel şekilde yaşayabilmeyi nasip eylesin.