> 2014 > Nisan - Din Samimiyettir > And Olsun İnsan Benliğine
Din Samimiyettir
338.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

And Olsun İnsan Benliğine
Hatice Yeğenler
2014 - Nisan, Sayı: 338, Sayfa: 018

Hz. Aişe (r.a.) validemiz şöyle naklediyor:

“Bir gece Rasulullah (s.a.v) bana; ‘Ey Aişe! İzin verirsen geceyi Rabbime ibadet ederek geçireyim.’ dedi. Ben de ‘Vallahi Seninle beraber olmayı çok severim, ancak Sen’i sevindiren şeyi daha çok severim.’ dedim.

Kalktı güzelce abdest aldı ve namaza durdu. Ağlıyordu… O kadar ağladı ki, elbisesi, mübarek sakalları hatta secde ettiği yer bile sırılsıklam ıslandı. O bu haldeyken Bilal (r.a.) sabah namazına çağırmaya geldi. Efendimizin ağladığını görünce:

“Ya Rasulallah! Allah Teâlâ sizin geçmiş ve gelecek günahlarınızı bağışladığı halde niçin ağlıyorsunuz?” dedi. Rasulullah (s.a.v) “Allah’a çok şükreden bir kul olmayayım mı? Vallahi bu gece bana öyle ayetler nazil oldu ki, onları okuyup ta üzerinde tefekkür etmeyenlere yazıklar olsun!” buyurdu ve şu mealdeki ayet-i kerimeleri okudu:

“Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde akl-ı selim sahipleri için (Allahın varlığını ve birliğini gösteren) kesin deliller vardır. Onlar ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (yani her an) Allah’ı zikrederler; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin tefekkür ederler ve: Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz, bizi cehennem azabından koru! (derler).” (Al-i İmran 190-191)

İşte Rasulullah (s.a.v) Efendimizin hassas kalbini titretip mübarek gözlerinden yaşlar akıtan yüce kelam! Neydi Allah Rasulünü böyle ağlatan ve “Üzerinde tefekkür etmeyen, düşünmeyenlere yazıklar olsun” dedirten sır?.. Bizim fikirsizliğimiz mi yoksa vurdumduymazlığımız mı? Ya da öncelik sıralamasında yaptığımız devasa yanlışlarımız mı? Belki de Yüce Rabbimizin lütfettiği bütün nimetleri karşısında şükürsüzlüğümüz ya da âmentümüzde açılan gedikler mi? Hayır ve şerrin, kaza ve kaderin Allah’tan olduğuna iman ettik derken yürekten teslim olamayışımız mı? İmtihan dünyası olduğunu bildiğimiz halde hatalarda ısrar edişimiz mi? Din gününün sahibi Yüce Allah’ın huzurunda vereceğimiz hesaptan gafil oluşumuz mu?

Nedir Allah Rasulünü böyle ağlatan?..

Yalnızca kendimizi düşünme hastalığına yakalanıp etrafımızdaki insanlara ağyar kalışımız mıdır? Helal rızık şuurundan hızla uzaklaşıp kapıldığımız lüks ve konfor çılgınlığımız mı? Saraylara nispet eden görkemli evlerimiz mi? Yüce Rabbimiz “Allah israf edenleri sevmez” buyururken bu ilâhi kelama kulak vermeyişimiz mi? Peki yaa.. boşa harcadığımız zamanlarımız, hoyratça tükettiğimiz ömrümüz mü? İçi boşalan namazlarımız, oruçlarımız, şekilde kalan zekât ve infaklarımız, haclarımız mı? Bakan fakat görmeyen gözlerimiz, işiten fakat anlamayan kulaklarımız mı? Rabbimizin Yüce Kelamını okurken titremeyen, belki de üst üste kilitler vurulmuş kalplerimiz mi?.. Velhasıl şeytanın ve nefislerimizin kemirdiği yarım yamalak kulluğumuz mudur? Ahir zaman ümmeti olan bizlerin perişan halleri midir?

Rasulullah (s.a.v) Efendimiz bir gün ashabına: “Benden sonra Allah’a şirk koşmanızdan değil, dünyaya dalmanızdan korkarım.” buyurmuştu. Görmüştü besbelli ümmetinin perişan hallerini… Duymuştu on dört asır evvelinden ahir zamanda dört bir yandan seslenen ‘heyte lek’leri… Bilmişti yüreklerinden tutup, ateşten kurtarmaya çalıştığı ümmetinin bu büyük cihaddaki acziyetini..

Öyleyse gel ey insan!.. Tut Nebi’nin sana uzanan şefkatli ellerini.. Daha fazla ağlatma Peygamberini…

Ey akıl ve idrak sahibi, Cenab-ı Hakk’ın en mükemmel şekilde yarattığı eşref-i mahlûkat, yeryüzünde Allah’ın halifesi olan insan! Niçin yaratılıp, niçin gönderildin bu dünyaya?.. Şu kâinattaki muazzam sistem ve bütün mahlûkat neden senin hizmetine verildi? Nereye gidiyorsun!?.. Düşün, düşün ki aklını ve kalbini Peygamberi ağlatan bu vahiyle nurlandır.

Hayatın bir günden ibaret. Dün geldi ve geçti sana yalnız hesabını vermek kaldı, yarın ise meçhuldür ya gelir ya gelmez. O halde gün bu gündür, kullukta dem bu demdir. Sakın kulluğunu erteleme. Nasıl sana sorulmadan bu dünyaya geldin ise yine bilmediğin bir vakitte sana sorulmadan alınacaksın bu âlemden. İçine kendini, hayallerini, korkularını, umutlarını, yaptıklarını ve yapamadıklarını sığdıramadığın bu hayattan ayrılıp bir metre karelik yere uzanacaksın. Muhakkak ki bitirmeyi planladığın işlerin ardında yarım kalacak. Gözlerini açtığın kabrinde pişmanlık bütün benliğini saracak. Artık ne sen dünyaya geri dönebileceksin ne de dünya senin varlığını arayacak!.. Meleklere uzattığın ellerin dolu mu yoksa boş mu olacak?!? Ey âkibetini hesap etmeye korkan insan! Muhasebeni hassas yapmayıp, ölçüyü kaçırırsan bil ki ebedî hayatta hâlin hüsran olacak… O halde şu kısacık hayatını vahyin ışığında düşünüp, idrak ederek en güzel şekilde yaşamanın gayretini kuşan:

“And olsun yeryüzüne ve oradaki canlıların huzur ve güven içinde yaşayabilmesi için onu her türlü nimet ve imkânlarla donatarak bir halı gibi yayıp döşeyene! And olsun insan benliğine ve onu üstün ve yetenekli bir varlık olarak düzenleyen, sonra da ona doğru ile yanlışı ayırt etme yeteneği bahşeden ve hakikati apaçık ortaya koyan ayetler göndererek ona kendisi için neyin iyi neyin kötü olduğunu öğreten Yüce Rabbe!” (Şems Suresi, 6-8)

Ey Cenab-ı Hakk’ın kendisine üstün meziyetler bahşettiği, âlâ-i illiyyûn yolcusu olan insan! Henüz içinde bulunduğun an bitmeden, başını secdeye koy, dilin ile ikrar kalbin ile tasdik et ve duaya dur; “Ya Rabbi! Sen bütün bu kâinatı boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Senin iraden karşısında teslim olduk. Bize verdiğin bütün nimetlerin için şükrederiz. Aciziz bizi bağışla, bizi temizle ve bize merhamet et. Bizi doğru yoluna ilet.”