> 2014 > Nisan - Din Samimiyettir > Hazreti Peygamberi Daha Ne Kadar Üzeceğiz?
Din Samimiyettir
338.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Hazreti Peygamberi Daha Ne Kadar Üzeceğiz?
Ali Rıza Temel
2014 - Nisan, Sayı: 338, Sayfa: 008

Bütün günahların ortak vasfı üzmek ve incitmektir. Dostu üzmek ise en büyük üzüntü kaynağıdır. Dostun tokadı daha acıtıcıdır, derler.

Rabbimizden sonra bizim en büyük dostumuz peygamber efendimizdir. O, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olmakla beraber ayrıca ümmetine de çok düşkündür. “Ben her mü’mine dünya ve ahirette bütün insanlardan daha yakınım.” (Buhari, Tefsir (Ahzâb), 1)

“Ben sizi ateşten korumak için belinizden (kemerinizden) tutup kurtarmaya çalışıyorum, siz ise kendinizi ateşe atmaya çalışıyorsunuz.” (Buhari, Rikâk, 26)

İnsanları hidayete kavuşturmak için hayatını, her şeyini ortaya koydu, bu uğurda her türlü eza-cefaya maruz kalan Hz. Peygamber, çölün ortasında esamesi okunmayan bedevi bir topluluktan, bütün dünyaya örnek medeni bir toplum meydana getirdi. Bu örnek toplum dünyanın her tarafına hakkı ve adaleti götürdü. Kur’an ifadesiyle “en hayırlı ümmet” rolünü oynadı. İyiliği emretti, kötülükten nehyetti. Bütün insanlığa önder ve şahit oldu.

Aradan zaman geçti, sonraki nesiller Allah ve Rasûlü­nün kendilerine yüklediği misyonu unuttular, dünyalık hırsına düştüler. “Onlardan sonra yerlerine namazı terk eden ve şehevî arzularına uyan bir nesil geldi. İşte onlar, yakında azgınlıklarının cezasını göreceklerdir.” (Meryem, 59)

Allah “Mü’minler ancak kardeştirler, öyle ise kardeşlerinizin arasını bulun” (Hucurat, 10) “Onlar kafirlere karşı çok şiddetli, kendi aralarında ise çok merhametlidirler.” (Fetih, 29) buyurduğu halde birbirlerine düşman, düşmanlarına dost oldular. Tefrika ve fitne sebebiyle güçleri kayboldu. Dünyalık elde etme yarış ve savaşında dünyalıktan da oldular. İslamın aydınlığında, Hz. Peygamberin rehberliğinde dünyanın efendileri iken köle konumuna düştüler.

Hz. Peygamber onları çukurdan zirveye çıkarmıştı. Onun yolundan gitmeyi unutunca tekrar çukura yuvarlandılar. “İman edip, Peygamberin hak olduğunu gördükten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra inkar eden bir milleti Allah nasıl doğru yola iletir? Allah zalim bir topluluğu doğru yola iletmez.” (Al-i İmran, 86)

“Ümmetim, ümmetim” diye göz yaşı döken Hz. Peygamber, vahyin aydınlığında inşa ettiği bu ümmetin vefasızlığından elbette şikayetçi ve üzgündür. Onun bu şikayeti şöyle ifade ediliyor “Peygamber: Ey Rabbim! Doğrusu benim kavmim bu Kur’an’a, terkedilmiş bir kitap muamelesi yaptı, der.” (Furkan, 30)

Hakkı tanıdıktan sonra batıla sapmak, nimete kavuştuktan sonra nankörlük yapmak, efendilik varken köleliği yeğlemek ne kadar kötüdür?

Muhammed İkbal, ümmetin düş­­tüğü bu perişanlıktan şikayet ediyor, Rasûlullah’a karşı mahcubiyetinden dolayı başını öne eğiyor ve salavat getirmekten utandığını söylüyor ve şunları ilave ediyor: “Acem, Arap diyarını dolaştım, Mustafa ortada yok buna mukabil bol bol Ebû Lehep var. Bu müslüman kimlere tapıyor? İçinde heyecan, ruh, mücadele zevki kalmamış. O bir İsrafil, fakat sûru ötmüyor. Sen içi boşaltılmış bir kamış olduğun için başkalarının nağmesini çalıyorsun, başkalarının artığını yiyor, ve kendi malını yabancıların dükkanında arıyorsun. Haremde doğup, puthanede ölenlere yazıklar olsun.”

İslam âlemi bugün Hz. Peygamberi gücendirmenin cezasını çekiyor. Biz her ne kadar dillerimizle O’nu övsek de, gidişatımız ve tavırlarımızla O’na karşı duruyoruz. O, kardeş olunuz, diyor biz düşman oluyoruz. O, birlik olun diyor biz ise tefrikaya düşüyoruz. Bundan sonra kafirler gibi bir birinizin boynunu vurmayın, diyor, biz ise birbirimizi öldürme yarışına giriyoruz.

Hz. Peygamber (sav)’i fert ve toplum hayatından uzaklaştırdığımız için ilahi rahmetten uzak kaldık. Halbuki o bizim siper taşımızdır. O, aramızda bela ve musibetleri def eden bir paratoner konumundadır, “Ey Rasûlüm! Sen onların arasında bulunduğun sürece Allah onlara azap edecek değildir.” (Enfal, 33) Azap ve felaketlerden kurtulmanın yolu O’nu bir rehber olarak tekrar aramıza getirmek, sünnetlerini ihya etmek ve O’nun manevi önderliğinde bir ve bütün olarak, ümmet olma şuurunu kuşanarak ilerlemektir.

Dün birbirlerini şaka yoluyla bile korkutmayan, kardeşlerini kendilerine tercih edenlere ne oldu da bugün birbirlerini öldürme yarışına girdiler. Özellikle son çeyrek asırdır İslam âleminin yaşadığı felaket her müslümanı derinden yaralamakta, Allah ve Rasûlünü gücendirmektedir. Taşıdıkları iç zaaflar, iktidar kavgaları, düşmanların şeytani tuzakları sebebiyle yaşanan terör olayları, kanlı harpler, iç çekişmelerin yol açtığı fakirlik ve felaket tabloları bu ümmete hiç yakışmayan tablolardır. Bunlar utanç tablolarıdır.

İran-Irak savaşı, Arap baharı ola­rak başlayıp kışa dönen kıyım hareketleri, her gün yayınlanan ölüm listeleri, terör olayları ümmet için yüz kızartıcı tablolardır. Cuma ve bayram günleri de dahil ilan edilen bu kabarık ölüm listeleri, cinayet haberleri bizi hem içten yaralamakta, hem de dünyaya karşı rezil etmektedir. Libya’da, Tunus’ta, Yemen’de, Mısır’da, Suriye’de, Irak’ta cereyan eden olaylar Müslümanlıkla, insanlıkla, akıl, mantık ve insaf duygusuyla nasıl izah edilebilir? Üç gün iktidar da kalabilme uğruna bir ülkenin insanları, çoluk-çocuk, kadın-erkek, genç-ihtiyar demeden bombalarla, kimyasal silahlarla nasıl imha edilir? Nesillerin alın teri ve gözyaşlarıyla ortaya koyduğu eserler, tarihi miraslar nasıl yok edilir?

Üstelik bu cinayetleri işleyenler güya İslam adına, hak-hukuk ve hürriyet adına yaptıklarını iddia ediyorlar. Utanmazlığın bu kadarına da pes doğrusu.

Mevlâ’nın İslam alemine bahşettiği maddi ve manevi imkanlar herkese rahat bir şekilde yetecek olmasına rağmen, daha çok kazanma hırsı, bencillik, ırkçılık, mezhepçilik, taassup ve cehalet sebebiyle bu imkanlar heder edilmekte, dünyalık kavgası verenlere de yaramamaktadır. Korku ve endişe içinde yaşayan ister sarayda yaşasın isterse kulübede yaşasın fark etmez. Huzur içinde yaşamanın yolu dostluk, kardeşlik, birlik ve dostça paylaşmaktan geçer. Savaş ortamında, alevler arasında rahat ve huzurdan bahsedilemez.

Hz. Peygamber (sav)’in, korktuğu başına geldi. Zira o şöyle buyurmuştu: “Allah’a yemin ederim, sizler için fakirlikten korkmuyorum, fakat ben sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyanın sizin önünüze serilmesinden, onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de yarışmanızdan, dünyanın onları helak ettiği gibi sizi de helak etmesinden korkuyorum.” (Buhari, Rikak, 7. Müslim, Zühd, 6) Dünya malı ve zenginlik eğer Allah’ın gösterdiği istikamette kullanılmazsa, sonu kavga, helak ve yok oluş şeklinde neticelenir.

Günümüzde de bütün kavga ve didişmelerin sebebi bu aşırı dünyalık hırsı ve menfaat yarışıdır. Herkes yaptığı işe meşru bir kılıf giydirse de arka planda bu hırs yatmaktadır. Vahyin diriltici ikliminden uzaklaşan bu dünyanın hali nice olacak? Kemik başında dalaşan köpekler, leş başında didişen kargalar gibi vahşet sergileyen günümüz insanının sonu nereye varacak? Bu gidişin sonunun mutlaka felaket olacağı aşikardır. Bu doğu için de böyledir, batı içinde böyledir. Muhammed İkbal, peygamber nefesinden mahrum dünyamızın halini şöyle özetliyor: Kilisede İsa’yı dar ağacına astılar (çarmıha gerilmiş heykeli kastediyor) Muhammed (sav) ise Fatiha’yı alıp Kâbe’den göçtü.” Peygambersiz bir dünyada rahmet ve bereket olmaz. Peygamberlerini dışlayan bir topluluk asla felah bulmaz. Hz. Nuh’u, Hz. Lut’u, Hz. Musa’yı, Hz. İsa’yı gücendirenler iflah olmadığı gibi Hz. Muhammed Mustafa (sav)’i üzenler de pişman olup özür dilemedikçe, O’nun yoluna dönüp O’na ümmet olmanın şuuru ve zevki içinde yürümedikçe zilletten izzete asla kavuşamazlar.

Hz. Peygamber bugün birbirini boğazlayan ümmetiyle iftihar etmez. Kutlu doğum haftalarında, Mevlitlerde Hz. Peygamberi yaldızlı sözlerle methedip sonra da O’na aykırı, davranmak, yolunda yürümemek iki yüzlülüktür. Merasimlerde “Sana kurban olayım yâ Rasûlallah!” diyenler önce adam olmayı, Ona layık ümmet olmayı öğrensinler. Hz. Peygamber boş sözlerle, yaldızlı medihlerle değil, kendini lâyıkıyla temsil edenlerle iftihar eder.

Bu ümmet, Peygamberine sırt çevirip çıkmaz yollara saparak O’nu daha fazla üzmekten vaz geçmelidir. Aksi halde Mevlâ’nın şu tehdidiyle karşı karşıya kalırlar: “Allah’ın Rasûlünü üzenler için acı veren bir azap vardır.” (Tevbe, 61)