> 2014 > Mart - Tartılma Korkusu > Orta Afrika Cumhuriyeti İnsanî Felaketin Tarif Edilemez Boyutu
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Orta Afrika Cumhuriyeti İnsanî Felaketin Tarif Edilemez Boyutu
Beytullah Demircioğlu
2014 - Mart, Sayı: 337, Sayfa: 058

Türkiye gündemi aylardır malum paralel meseleye odaklanmış durumda. Geçen ayın dış politika gündeminde bakıldığında ise müthiş bir yoğunluk göze çarpıyor. Orta Afrika Cumhuriyeti’nde Müslümanlara yönelik soykırıma varan katliam görüntüleri geçen aya damgasını vuran gelişmelerin başında geldi kuşkusuz…

Bir diğer önemli konu, Cenevre 2 konferansının sonuçları idi. Suriye’de üç yıldır devam eden insanlık dramını sona erdirmek için Cenevre’de ikinci kez denen barış görüş görüşmelerinden beklenildiği gibi yine sonuç çıkmadı… Şimdi Suriye gündemindeki en önemli soru bundan sonra ne olacak? Pek çok senaryo dillendiriliyor…

Geçen ayın öne çıkan bir diğer konusu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile Rumlar arasında yeniden başlayan müzakere süreci. 1.5 yıl aradan sonra başlayan müzakerelerden sonuç alınabileceği yönünde iyimser tahminler bu sefer bir hayli fazla. İyimserliğin nedeni Akdeniz’de bulunan doğalgazın en ekonomik ve en güvenlik bir yol ile uluslararası piyasalara ulaştırılmasına duyulan ihtiyaç…

 Bosna Hersek’in Müslümanların yoğun olarak yaşadığı Tuzla kentinde işsizlik ve memurların maaşlarını alamaması gerekçesiyle başlayan ve herkesi derin endişeye sürükleyen protesto gösterileri geçen ayın önemli gelişmelerinden bir diğeriydi.

Ukrayna’da haftalardır süren gösteriler başkent Kiev’de yaşanan gerilim yeniden alevlenirken beklendiği gibi gerilim Kırım yarımadasında da yankı bulmaya başladı. Kırımlılar 69 yıl sonra yani Yalta konferansından sonra ilk defa ülkenin bölünmesi konusunu gündeme taşıdı. En son ikinci dünya savaşından sonra yenidünya düzeninin kurulduğu sırada Kırımlılar bu konuyu gündeme taşımıştı…

 Darbe mağduru Mısır’da yüksek tansiyon sürüyor. Mısırðın farklı kentlerinde düzenlenen darbe karşıtı gösteriler olanca hızıyla devam ediyor…

Arap Baharı’nın önemli duraklarından biri olan Yemen’de Ali Abdullah Salih’in 33 yıllık iktidarını sonlandıran devrimin ardından Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Hadi Mansur önderliğinde ülkeyi düzlüğe çıkartmak için kurulan Ulusal Diyalog Konferansı, bunun yolunun ülkeyi 6 parçaya ayrılmasında buldu ve bu kararının resmileştirdi. Dünya gündeminde ön çıkan gelişmeleri bu şekilde özetlemek mümkün. Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki Müslüman katliamıyla başlayalım geçen ayın dünya gündeminin detaylarına….

Orta Afrika Cumhuriyeti’nde Müslümanlar Etnik Temizliği

Bir ülke düşünün altın, elmas gibi en değerli maden kaynaklarına sahip olsun ama aynı zamanda dünyadaki 187 ülke arasında 180’inci sıralamasıyla dünyanın en fakir ülkelerden biri olsun. Nasıl oluyor bu? Cevap basit, çünkü zenginliği kendisine yâr edilmiyor.

2010ðda 323 bin 575 karat elmas ve 72 bin 834 gram altın ihraç eden, 2011ðde 312 bin karat elmas üreten bu küçük ülke Orta Afrika Cumhuriyeti. Aynı zamanda güneyde Bakuma bölgesinde zengin uranyum yatağına da sahip. Ancak buna rağmen dünyanın en fakir ve yıllar boyu istikrarsızlığa, kaosa mahkum edilmiş tipik bir sömürü ülkesi Orta Afrika Cumhuriyeti.

1960’da Fransa’dan sözüm ona bağımsızlığını kazandı. Ancak siyasi istikrara, huzura hiçbir zaman kavuşamadı. Çünkü, dünyanın bu en fakir ülkesinin insanları yakalarını sömürü düzeninden bir türlü kurtaramadı. Yıllar boyu bu ülkeyi sömüren Fransa, OAC’ye musallat olmaya devam etti. Sözde bağımsızlıktan sonra sekiz darbe gören ülkede hep kargaşa, hep kan ve gözyaşı hâkim oldu.

OAC’nin bugün içinde bulunduğu kaotik ortamı anlatmaya kelimeler yetersiz kalıyor. “Uluslararası toplum harekete geçmezse Müslüman kalmayacak” uyarısı yapılan, akıl almaz vahşet görüntülerinin yansıdığı, orta çağ ülkesi gibi adeta. BM güvenlik güçlerinin Müslüman askerleri de dahil olmak üzere tüm Müslüman unsunlar açısından dünyanın en tehlikeli bölgesi haline geldiğinin altı çiziliyor analizlerde.

Palalarla insanların katledildiği, canlı canlı yakıldığı, kelimenin tam anlamıyla ortaçağ vahşeti niteliğinde korkunç bir iç savaşı yaşıyor ülke. Yaklaşık 4,5 milyon nüfuslu Orta Afrika Cumhuriyetiðnin yüzde 10ðunu oluşturan Müslümanlar çok ciddi etnik temizlik tehlikesiyle karşı karşıyalar.

İnsan Hakları İzleme Örgütü Acil Durumlar Direktörü, “Şiddet olayları bu hızla devam ederse Orta Afrika Cumhuriyeti’nde Müslüman kalmayacak.” şeklindeki açıklamasıyla Orta Afrika’daki durumunun vahametini ortaya koyuyor.

Müslümanlar açısından bu denli vahim bir durumun hâkim olduğu ülkede Aralık ayından beri binlerce kişinin öldüğü belirtiliyor. 2.2 milyon insanın açlık tehlikesi ile karşı karşıya olduğu, 4.6 milyon nüfusa sahip ülkenin yüzde 20’sinin evlerini terk ederek komşu Kamerun ve Çad’a gitmek zorunda kaldığı belirtiliyor.

Ülkede Müslümanların karşı karşıya bulunduğu tehdidi Bangui’den bir imam şöyle dile getiriyor; “OAC’ı terk eden son Müslüman olmak istiyorum ya da en azından burada gömülen son Müslüman. Eğer sen John, Peter, Mary ya da Marti olarak çağırılıyorsan iyi. Fakat senin adın Muhammed, Osman ya da İbrahim ise bazı şeyler çirkinleşiyor. Ve senin vurulacaklar listesinde olma ihtimalin artıyor”.

İşin dikkat çeken yönü ülkedeki soykırıma varan katliamların Fransız askeri müdahalesinin ardından belirgin şekilde artmış olması. Nitekim bölgeden gelen haberler ülkedeki karışıklığı fırsat bilerek 54 yıllık bağımsızlık sürecinin ardından yeniden Orta Afrika Cumhuriyeti’ne dönen Fransa’nın, Hıristiyan Balaka çeteleri tarafından gerçekleştirilen soykırıma öncülük ettiği iddialarını teyit ediyor.

Tıpkı Ruandaðda 90ðlı yıllarda Hutu ve Tutsi kabilelerinin birbirlerini katletmelerine yardımcı olan Fransızlar, Orta Afrika Cumhuriyeti’nde de bu insanlık dışı politikayı uyguluyor. Ülkedeki silahsızlaştırmayı adil bir şeklide yapmayan Fransız askerleri Müslüman Seleka milislerinin ellerindeki silahları toplarken Hıristiyan Balaka çetelerinin ellerinde silahları es geçmeleri yüzünden ciddi bir eşitsizlik ortaya çıkmış durumda. Bu da Balaka militanların işini kolaylaştırıyor haliyle…

Bosna Hersek “Baharı”nın Müsebbisi; Dayton

Bosna Hersek’te geçen hafta Müslümanların ağırlık olarak yaşadığı Tuzla kentinde, işsizlik ve maaşlarının alamayan memurların başlattığı protesto eylemleri daha sonra Bosna Hersek’in diğer şehirlerine intikal etti. Eylemlerin büyümesi üzerine Arap Baharı’nın ardından “Bosna Baharı”nın başladığı yorumları yapıldığı kimi siyasi analizlerde.

Arap Baharı’nın yaşandığı ülkelerde görünen görüntülerin ortaya çıkması haliyle çok ciddi tedirginlik meydana getirdi. Devlet binalarını ateşe veren eylemlerin şiddeti ilerleyen günlerde neyse ki yerini sükûnete bıraktı.

Protestolarda dile getirilen taleplerin arasında, Bosna Hersek Federasyonu hükümetinin istifa etmesi, genel seçimlere kadar geçici bir hükümet kurulması, bütçenin bir kısmının işsizlik sorunun çözümü için kullanılması, özelleştirmelerin revizyonu, tüm vatandaşların sağlık sigortasına sahip olması, devlet yetkililerinin maaşlarının azaltılması, yargı organlarında reform yapılması ve siyasetten arındırılması gibi bir dizi talep vardı. 4 Kanton başbakanının istifalarıyla protesto gösterilerin ateşi dindi.

Peki Bosna Hersek’te yaşanan bu kaos ortamının nedeni sadece ekonomik sebeplere mi dayanıyor? Bunun ötesinde başka gerekçeler de mevcut mu?

Bosna Hersek’teki karışıklığı daha iyi anlamak için geçmişe dönmek gerekir. Bosna’daki huzursuzluğun nedeni ağırlıklı olarak ekonomik sebeplere dayanıyor. Ekonominin toparlanamamasının gerekçesi ise 1992-95 yılları arasında savaşı sona erdiren Dayton Anlaşması’nın ortaya çıkardığı idari yapıya bağlanıyor. ABD ve AB’nin dayatmasıyla 3 etnik yapının imzaladığı Dayton Barış Anlaşması’nın silahları susturduğu ancak geriye karışık bir devlet yapısını ortaya çıkardığının altı çiziliyor.

Bu antlaşma ile Bosna Hersek kantonlara bölündü. Ülkenin yüzde 49’unu Sırp Cumhuriyeti yüzde 51’ini ise Boşnak-Hırvat Federasyonu’nun kontrol etmesi öngörüldü. Bosna Hersek Federasyonu, Boşnak ve Hırvatların oluşturduğu 10 kantondan oluşturuldu. Her kantonun kendi parlamentosu, hükümeti ve güvenlik birimi kuruldu. Kantonlardaki bütün parlamentoların, başbakanların ve bakanlıkların en üst düzeydeki yönetimini ise Boşnak, Sırp ve Hırvat üyeden oluşan Üçlü Cumhurbaşkanlığı Konseyi oluşturuldu. Cumhurbaşkanı da bu konsey içerisinden belirleniyor. Tabi bu kadar çoklu bir siyasi yapıda anlaşma da kolay kolay sağlanamıyor. Hatta karar mekanizmasının işleyişini geciktiren ve karmaşıklaştıran bu karışık devlet yapısı hem yabancı yatırımcıyı ülkeden uzak tutuyor hem de yolsuzluklarında önünü açtığı vurgulanıyor. Bu yüzden sistemin değişmediği sürece Bosna Hersek sokaklarının şimdilik inen tansiyonu yeniden yükselebileceğinin altı çiziliyor.

40 Yıllık Kıbrıs Sorunu Enerji Sayesinde mi Çözülecek?

KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu ile Kıbrıs Rum Yönetimi lideri Nikos Anastasiadis’in üzerinde mutabık kaldığı “ortak açıklama metni”nin ardından taraflar arasında yeniden başlayan müzakerelerden sonuç çıkacağına ilişkin umutlar bu sefer bir hayli fazla.

2004 yılında çözüme çok yaklaşan, ancak Kıbrıslı Rumların referandumda hayır demesi ile gerçekleşmeyen çözüm için şimdi uluslararası kamuoyunda oldukça iyimser bir havanın esmesinin sebebi hikmeti sadedinde en çok altı çizilen husus, ABD ve AB’nin Kıbrıs Rum kesimini üzerinde kurduğu baskı gösteriliyor.

ABD ve AB, sorunun çözümünü istiyor çünkü, bölgede bulunan doğalgazın en ekonomik ve en kestirme yoldan bir an önce Avrupa’ya ulaştırmasını istiyorlar. Böylece Rusya’ya olan doğalgaz bağımlılığını azaltılmış olacak. Ayrıca Rusya’nın elinde önemli stratejik silaha dönüşen enerjideki ayrıcalıklı konumunu zayıflatmış olacaklar.

Kıbrıs Rum kesiminin içinde bulunduğu ekonomik zorlukları bir türlü aşmaması müzakerelerin yeniden başlamasında önemli bir etken olarak zikrediliyor. Çünkü Güney Kıbrıs’ın, 2013’te iflasın eşiğine gelen ekonomisini, tek yanlı ilan ettiği ‘’münhasır ekonomik bölge’’ içinde yer alan ve ‘’Afrodit’’ olarak adlandırılan parselde keşfedilen doğal gazı ihraç ederek ayağa kaldırmanın en ekonomik yolunun Türkiye’ye uzanacak boru hattı ile mümkün olduğunu kabullenmesi.

Kuzey Irak yönetimi ile enerji sayesinde eriyen buzlar ve tesis edilen ortaklık, 40 yıldır çözülemeyen Kıbrıs sorununu hem Türkiye hem de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin menfaatlerini koruyacak şekilde çözümüne katkı sağlayacak mı? Bekleyip göreceğiz.

Cenevre 2’nin Ardından Suriye’yi Ne Bekliyor?

Suriye’de üç yıldır yaşanan insanlık dramına Cenevre 2’ninde merhem olmayacağı biliniyordu. Denenmiş olmak için denendi. 100 Cenevre konferansı daha yapılsa bir şey değişmez. Durum onu gösteriyor. Zalim ve o zalime hayat öpücüğü verenler bulundukları pozisyonlarından bir milim geri adım atmıyorlar çünkü.

Cenevre 2 görüşmelerinin devam ettiği 3 haftalık zaman diliminde, 2,247 Suriyeli sivil hayatını kaybettiğini ortaya koyuyor istatistikler. Bu kayıpların büyük bölümü rejim tarafından rastgele ve hunharca kullanılan varil bombalarıyla katledilen insanlardan oluşuyor. Barışı görüşürken binlerce insanı katletmek nasıl bir şey bu!

Cenevre 2’nin ardından Suriye’yi ne bekliyor peki? Amerika’nın ve Suudi Arabistan’ın muhaliflere uçaksavar gibi ağır silahları vereceği beklentisi artmış durumda. Bu durum, cephedeki dengeyi değiştirebilir mi? Evet değiştirebilir. Esed’in sonunu getirir mi? Bu da Esed’in yanında yer alan Rusya ve İran’ın bundan sonra Esed’e vereceğin desteğin boyutları ve niteliğiyle alakalı bir durum. Daha çok Hizbullah milisinin Suriye’deki savaşa dahil olması çok daha kanlı, çok daha sancılı bir süreç demek. Şurası tecrübe edildi ki söz konusu Suriye olunca öngörüde bulunmak zorlaşıyor. Velhasıl neyin, nasıl şekilleneceğini zaman gösterecek. Ancak Cenevre 2’nin ardından Suriye’yi bir hayli hareketli günlerin beklediği muhakkak…