> 2014 > Mart - Tartılma Korkusu > Müslüman Şahsiyetin Sosyal Portresi
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Müslüman Şahsiyetin Sosyal Portresi
Cafer Durmuş
2014 - Mart, Sayı: 337, Sayfa: 048

Âl-i İmrân suresinde şöyle buyruluyor: “Rabbinizin bağışına ve takva sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!

O takva sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunan(muhsin)ları sever.

Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tövbe-istiğfar ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde, bile bile ısrar etmezler.

İşte onların mükâfatı, Rableri tarafından bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlerdir. Böyle amel edenlerin mükâfatı ne güzeldir!” (3/133-136)

Kur’ân-ı Kerîm okumak üzere oturduğumuzda tilâvetimizde bu mübarek ayetler de varsa, içimizin yeniden ısındığını hissedebiliriz. Çünkü onlar, yolumuzu aydınlatıyor. Rabb-i rahîmin nihayetsiz mağfiretine ve genişliği göklerle yer kadar olan cennete nasıl koşacağımızı öğretiyor. Müslüman şahsiyetin dışa bakan yüzünü resmediyor. Ve bize insanî ilişkilerimizi yeniden kontrol ederek tanzim etme imkânı veriyor. Ömrün saatlerini gereğince değerlendirmiş olmak için burada sayılan erdemlere koşarcasına yönelmek gerektiğini işaret ediyor.

Şöyle ki; mü’min hayatın her anından hesap vereceği bilinciyle yaşar. Muttakîler için hazırlanmış olan cennete nail olmak ister. Bunun için ilâhî mağfirete vesile olacak amellere rağbet eder. Bu itibarla gizli açık her yerde ve her işte takvayı gözetir. Yüce Allah’a olan derin saygısı ve muhabbetinden dolayı gazab-ı ilâhîyi mucip olacak işlere yaklaşmaktan sakınır. Her vesileyle O’nun sevdiği ve razı olduğu işlere yönelir.

Bollukta da darlıkta da infak eder. Az veya çok demeden imkânı nispetinde daima veren el olmaya gayret eder. Rasûlullah (s.a.v.)’in akan sular gibi cömert olduğunu daima hatırda tutar. Müslüman kardeşine gösterilen güler yüzle bir çift tatlı sözün de sadaka olduğunu unutmaz.

Öfkesini yutar. Nefisten kaynaklanan o baldan tatlı kızgınlığı yine ona yöneltir. Şahsî sebeplerle başkasına öfkeleneceği yerde, kendi kusurlarını gözünün önüne getirir; “Önce sen bunları düzelt!” der nefsine. Bu sebeple kimseye kin gütmez, intikam peşinde koşmaz. Öfkesini gidermeye ve hatta mümkün olursa sevgiye dönüştürmeye çalışır. Herkesle geçinen ve kendisiyle kolay geçinilen kâmil mü’minlerden olmaya gayret eder.

İnsanları affeder. Hatalarının çetelesini tutmaz; hataları kolayca bağışlayıverir. “Hakkım helal olsun” der ve muhatabından helallik diler. Öfkelenmemek ve kin tutmamaktan gelen mülâyemeti af ile taçlandırır. Hata ve kusurları örtücü olur; hatalardan da ders çıkarmasını bilir. Ve şuna inanır ki kıyamet günü bir münadî; “Mükâfatlarını bizzat Allah’ın vereceği kişiler nerededir?” diye çağırınca, ayağa kalkanlar ancak insanları affedenler olacaktır.

Sonra Muhsinlerden olma azmini kuşanır. “Muhsin”in kelime olarak “İyilik eden, karşılıksız veren, bağışta bulunan” demek olduğunu bilir. Ve beklentisiz vermenin Peygamber ahlâkından olduğunu aklından çıkarmaz.

Bir kötülük işleyince veya nefsine zulmedince hemen Allah’ı hatırlar. Tövbe istiğfar eder. Yani daima kendi kendini denetler. Hatasını anladığı anda derhal ondan döner; kullara tealluk eden yönü varsa onu düzeltir, yapıcı tekliflere ve eleştiriye açık olur, hatasında ısrar etmez. Günahları Allah’tan başkasının affetmeyeceğinin bilincinde olarak bağışlanma diler.

Gül kokulu ayetler bize şu müjdeyi veriyor ki; yukarıda sayılan ahlâkî erdemleri gözetenlerin mükâfatı Rableri katından bağışlanmadır; altlarından ırmaklar akan cennetlerdir…

Dikkat edilirse bu ayetler, başkalarına ihsanda bulunmanın (takva, infak ve affedicilik olmak üzere) üç türlüsüne de delâlet etmektedir. Nitekim bu üç haslet, başkalarına ihsanda bulunma konusunda müşterek olduğu için Allah Teâlâ üç haslete vereceği sevabı “Allah da güzel davranışta bulunan(muhsin)ları sever.” fermanıyla özetlemiştir. Allah Teâlâ’nın bir kula muhabbet etmesi ise, onu Muhsinler zümresine dahil etmesi ise sevap ve derecelerinin en büyüğüdür.

***

Sabit el-Benanî’nin; “-Bana ulaşan bilgilere göre- bu âyet-i kerîme nazil olduğunda, iblis aleyhillane ağlamıştır.” demiş olmasını burada önemine binaen not etmek isteriz…

Şu halde akıl sahiplerine gereken, iblisi ağlatan bu ayetler gereğince amel etmektir; hiç vakit kaybetmeden her çeşit hayra koşmaktır, hasenat için yarışmaktır. Hayırlı bir işi sonraya bırakmakta çeşitli afetler olduğunu unutmamaktır.

Allah Teâlâ insanı hem cennete girip cennet derecelerine yükselmeye ve hem de cehenneme girip, cehennem derekelerine yuvarlanmaya kabiliyetli olarak yaratmıştır. Sonra da onu cennetle mujdeleyerek cehennemden korkutan peygamberler göndermiştir.

Rûhu’l-Beyân’da belirtildiğine göre burada cennete ulaşmanın, göklerde ve yerde bulunan şeylerden vazgeçtikten sonra mümkün olabileceğine işaret edilmektedir. Beş duyu organının kavrayabildiği, elle tutulur, gözle görülür nesnelerden vazgeçmek ise nefsi kötü huylardan tezkiye etmekten ibaret olan “takva” ile mümkün olacaktır. Ve cennetin “takvâ sahipleri için hazırlandığı” beyanı bunun delilidir.

Ne dersiniz? Ömrümüzü “cennet koşusu” kılmak için ayetlerde işaret edilen erdemleri itiyat edinmeye hazır mıyız? Affetmeyi sabırla, infakı tevazu ile taçlandırmaya hazır mıyız? Müslüman şahsiyeti takva libâsıyla hayata taşımaya hazır mıyız?

“Bunu Biliyordum” Diyebilmek

Hakka suresinin 18.nci ayetinde insanların hesap için ilahî huzura alınacağı günden bahsediliyor ve o gün “Size ait hiçbir sır gizli kalmaz.” teminatı veriliyor. Devamında ise kitabı sağdan ve önünden verilenlerin güzel halleriyle nail olacakları nimetler bildiriliyor. Buyruluyor ki; “Kitabı sağ tarafından verilen: “Alın, kitabımı okuyun” der. Doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum. Artık o, hoşnut kalacağı bir hayat içindedir. Yüce bir cennette. Meyveleri sarkmış halde. (Onlara denir ki) Geçmiş günlerde işlediklerinize (iyi amellerinize) karşılık âfiyetle yeyin, için.” (69/19-24)

Bu ayetlerde en dikkat çekici cümle; o gün kitabı sağdan ve önünden verilenlerin gönül huzuru içinde, “Alın, kitabımı okuyun. Doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum…” diyebilecek olmalarıdır. Çünkü onlar, o sahnenin bir gün gerçekleşeceğine yakînen inanmışlardır. Kendilerini bu sahneye taşıyacak ameller peşinde koşmuşlardır. Bunun aksine müstehak olmaktan sakınmışlardır.

Hayat, nerede nasıl biteceği bizce malum olmayan bir maraton ise, hedef onu başarıyla bitirebilmektir. Son nefeste iman-ı kâmil ile göçmektir. Onun bir adım ilerisi, ayet-i kerimede müjdelenenler zümresine dâhil olmaktır. Büyük küçük her şeyin eksiksiz yazıldığı amel defterini sağ eline alarak, “Bunun böyle olacağını biliyordum” diyebilmektir. Sağından alınan kitabın/amel defterinin gönül huzuru içinde okutulmaya açık olmasıdır.