> 2014 > Mart - Tartılma Korkusu > Ruhun Şehri Kudüs
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Ruhun Şehri Kudüs
Ayşe Kılıç
2014 - Mart, Sayı: 337, Sayfa: 042

İslam’ın ilk kıblesi, Hz. Peygamber’in (asm) Mirac’a çıkarken uğradığı ilk kutsal durak, semalara yükselişin ilk basamağı, dinlerin paylaşamadığı kent, Mekke ve Medine’den sonra gelen üçüncü Harem-i Şerif, göğe çıkılan şehir Kudüs.

Kur’an tarihi, Hz. İbrahim’den Hz. Yakub’a, Hz. Musa’dan Hz. İsa’ya peygamber diyarı, peygamberlerin, Allah dostlarının, Hak aşıklarının, mutasavvıfların durağı, hemen her bir köşesinde bir peygamberin, bir hükümdarın hatırası bulunan, nebilerin hayatlarından kıssaların izlerini muhafaza eden canlı bir kitap gibi bizleri karşılayan Kudüs, akıl ve gönüllerimizde derin izler bıraktı.

Müminlerin annelerinden Meymune Validemiz, “Ya Resullah bize Beytulmakdis hakkında bilgi ver.” dedi. Rasulullah (sav) buyurdu ki: “Burası mahşer ve manşer (diriliş) toprağıdır. Oraya gidin ve orada namaz kılın, orada kılınan her namaz bin namaz gibidir. Meymune Validemiz dedi ki: “Ya Resulallah eğer oraya gidemezsek?” Rasulullah (sav) buyurdu ki; “Kandilerinde yakılmak (aydınlatılmak) üzere zeytin yağı gönderin, her kim ki burayı (Mescid-i Aksa’yı) aydınlatırsa onu ziyaret etmiş gibidir.”

Yine biz biliyoruz ki Nebi (asm) Medine’ye hicret ettiğinde namazları Kudüs’e yönelerek kıldırdı. Günümüz Müslümanlarına orayı hedef olarak gösterdi. İşte bizler, bu Nebevi işaretleri dikkate alarak, bu tavsiyelere uyarak tarihe şahit olmak ve o beldedeki derinliği keşfetmek niyetiyle bölgedeki güvenlik risklerini göze alarak Kudüs yolculuğuna talip oluyoruz.

Kalbimizde yaşattığımız hasret beldesine kavuşma duygusu bizleri heyecanlandırıyor. Allah Resulü’nün (sav) bütün peygamberlerle namaz kıldığı bu mübarek mekanda namaz kılmak, Mirac’a yükseldiği yeri görmek, aşk ve heyecan içinde Efen­dimizin (sav) peşine düşen “Mirac Gecesi Re­sulullah’ın selamını alan bu kayanın dili vardır.” denilen Muallak taşına nazar etmek, İsra mucizesiyle Mekke’den gelen Efendimiz’in (sav) “Burak” adlı bineğini bağladığı Burak Mescidi’ni ziyaret etmek, yolculuğumuzu kıymetlendirirken bizi Cenab-ı Mevla’ya yakın eyliyor. Mescid-i Aksa bizi sarıp sarmalıyor. Adeta yanlızlığını unutuyor.

Bereketli bir belde olan El-Halil şehrine yol alıyoruz. El-Halil’in ev sahipleri Allah Teala’nın “Halil’im” dediği Peygamberlerin babası Hz. İbrahim ve zevcesi Hz. Sare Annemiz. Bizleri içeriye davet ederlerken eski tanışıklığımız kalplerimizi yakın ediyor. Salli ve Barik duaları kıymet kazanıyor dilimizde. Az içerde Hz. İshak ve eşi Refika Annemiz var. Yanı başlarına diz çökerek halleşiyoruz. Tarihe, kıssalara doğru yol alıp bize örnekliklerini bir kez daha gönlümüzden geçiriyoruz. İçerilerde Hz. Yusuf (as) ve Hz. Yakub (as)’un makamlarının olduğu müjdesi yayılıyor. Yasaklar, yakını uzak ediyor bir anda… Selam olsun o peygamberlere ve izinden gidenlere deyip ruhumuzun bir kısmını orada bırakıyoruz ve gözlerimiz dolu ayrılıyoruz o peygamber kokulu makamdan.

Yeryüzünün karadaki en derin noktası olan, içinde hiçbir canlının hayat bulamadığı Lut Gölü, bizleri tarihte bir kavmin nasıl helak edildiğini idrak ederek tefekkür ve ibret ufkuna sevkediyor.

Kudüs’e doğru yol aldığımız anda Eriha Şehri kenarında Hz. Musa Külliyesi ve Makamı bütün sıcaklığıyla bizleri karşılıyor. Uzaktan tanıdığımız, tanıştığımız ve kavminin kurtuluşu için verdiği mücadeleyi Kur’an-ı Kerim’de uzun uzun okuduğumuz Hz. Musa ‘nın kabrinin örtüsünden Kabe kokusu yayılıyor, gönüllerimiz kaynaşıyor. Cami içerisinde okunan ezan, Hz. Musa’nın yorgun bedeninin çoktan huzura erdiğinin işareti olarak kalbimizde yerini alıyor. Selam olsun Hz. Musa’ya, deyip ruhumuzun bir kısmını daha orada bırakıyoruz.

Yahudi Mahallesi’nde taştan, ince ve dar sokaklarda beraber yürüdüğümüz Hristiyan ve Yahu­di’lerle yolumuz Hz. Davut (as)’ın makamının bulunduğu mekanda buluşuyor. Osmanlı izlerinin yoğun olarak yer aldığı bu mekanda ruhlarımız şahit olduğumuz ayinlerle üşüyor. Sinogog olarak kullanılan bu yerde bizden kalan mihraba hep beraber sığınıyoruz. “Bu taşlar Kur’an ayetlerini özlemiştir!” diyerek Bakara Süresinin ilk ayetleriyle, inleyen mihraba hayat veriyoruz. Davut (as)’a selam olsun deyip ruhumuzun bir kısmını çaresizce orada bırakıyoruz.

Gece yürüyüşü hissiyle adımlarımız bizi kendi miracımıza taşırken minarelerden Kudüs semalarına Kur’an ayetleri yayılıyor. Arkasından eski kalabalıklığını, yakın komşularını arayan ezanın mahzun sesi, arada duyulan çan sesini kuvvetlice bastırmaya çalışarak Filistin halkına merhem olmaya çalışıyor.

400 yıl Osmanlı himayesinde kalan Kudüs’te bir ibadet mekanına polis kontrolüyle giriyor olmanın öfkesi içimizde bir sızı oluşturuyor. Her şeye rağmen mescidin geniş bahçesinde derin bir huzur ve sükûnet hissediyoruz. Türkiye’den geldiğimizi öğrenen Filistinlilerin yüzlerinde beliren aydınlık, bizleri cesaretlendiriyor. Onların memnuniyeti, iltifatları, onlara yalnız olmadıklarını hissettirmenin huzuru bizde iz bırakıyor. Gün ağarırken Birinci kıble, ikinci Beytullah ve ziyaret edilmesi tavsiye edilen, bir rekat namazın bin rekat namaz sevabı kazandırdığı üçüncü mescidde Efendimizin “Mescid-i Aksa’da ibadet edenler, semavatın birinci katında ibadet etmiş gibidirler.” müjdesi içimizi de ağartan bir ferahlık hissiyle ruhumuzu besliyor.

Zeytin Dağı, her şeyin şahidi, bağrına yasladığı koca Kudüs’ü o teselli ediyor. Barış ve bereket için, yüklendiği nimeti yüke dönüştürmemek için dimdik ayakta… Sinesinde asırları güzelleştiren, yolumuzu aydınlatan Allah dostu iki büyüğümüzü tutuyor. Hidayet nuruyla eren ve başkalarına yol gösteren Selman-ı Farisi ve Rabiatü-ül Adeviye. Zeytin Dağı bize umut oluyor. Zeytin dalları uzatıyoruz tüm insanlığa ettiğimiz dualarla…

Kudüs’e girmek, her şeyin olduğu yere girmek demek ya Zeytin Dağı eteklerinde 3 dinin mensuplarıyla kafileler halinde Efendimiz’in Mirac’a yükseldiği, Mescid-i Aksa’yı sırtında taşıyan şehri, tarihi seyre dalıyoruz. Bu seyirde gün içinde o kadar çok peygamber kabri, makamı, izi, işareti gördüğümüz halde kendimizi maneviyatın huzur veren sükûnetine bırakamıyoruz. Birleştiren şehir Kudüs’e, duvarlar, tel örgüler, yasaklar ve güvenlik noktalarıyla parçalanmış, adeta güzelliğin bela çağrıştırdığı feryat ve çığlıkları da içinde barındıran, dinlerin paylaşamadığı kente, ağlayan şehre bakarken gözlerimiz doluyor.

Mescid-i Aksa müminlerin kıyamete kadar imtihanı, Peygamberimizin ümmete emaneti ve mirası… Müslüman topraklar ve Mescid-i Aksa işgal altında. Cuma namazı sonrasında bombalanan Mescid ve Filistin halkı tehdit altında. Anlıyoruz ki İsrail’in Kudüs’teki işgali hane hane genişliyor. Zeytin Dağı’ndan seyrettiğimiz, aslında seyirci kaldığımız, şehrin ve asıl sahiblerinin kıskaç altındaki varlığı…

Filistinli Müslüman kardeşlerimiz selam gönderiyorlar Türkiye’ye… Büyük bir davet var. Bizleri bekliyorlar. “Bizim umudumuz sizlersiniz. Ne hoş geldiniz! Bizi yetim kabul edin, yine gelin hep gelin!” diyen sesleri kulağımızdan çıkmıyor.” Tüm inananların barış ve huzur içinde yaşadığı, insanlığın ortak vicdanının sesi haline gelmiş bir düzenin kurulması mucizeler şehri Kudüs için imkansız değil”diyen sesleri zihnimizde yer ediyor.

Bilmediklerimizi öğrenme, öğrendiklerimizle salih ameller işleyebilme, kutsallarımıza sahip çıkabilme, gönlümüzdeki Filistin ateşini biraz daha harlayıp yüreğimizin ulaştığı yerlere ellerimizi de ulaştırabilme niyetiyle Kubbet-üs Sahra’ya “Yine geleceğiz! İnşallah” diye fısıldıyoruz. Mescid-i Aksa’yla biraz daha dertleşip taş sokaklardan Kudüs’e veda ediyoruz.

Adlarını İbrahim, Süleyman, Davut, İshak, Musa, Meryem, İmran, Zekeriya, Yakup, Yunus, Yusuf, Yavuz, Selahattin, Sare, Hacer verdiğimiz çocuklarımıza oraların sorumluluğunu yükleyip, “bu topraklar sana emanet” demek üzere, onları, oraları, zulümleri unutmamak üzere Kudüs’e veda ediyoruz. Unutursak, Filistin çocukları, Mescid–i Aksa hafızları, çaresiz babalar, tutsak gençler, feryatları bomba seslerine karışan anneler bizleri affetmeyecek, diyerek veda ediyoruz Kudüs’e…

Onlar, Hz. Ömer’i, İslam’ın büyük ve şerefli kumandanı Hazreti Peygamber’in Mirac’a çıktığı Mescid-i Aksa esaret altındayken tam yirmi yıl tebessümü kendine çok görmüş ;bu süre zarfında hep çadırda yaşamış, “Hünkarım size bir ev inşa edelim.” diyenlere de “Allah’ın evi esirken ben kendime nasıl bir ev edinebilirim?” diye cevap veren Selahattin Eyyubi’yi, Osmanlıyı, Abdülhamid’i, bizleri bekliyorlar… Ey Rabbimiz, lütfeyle, ikram eyle… Amin.