> 2014 > Mart - Tartılma Korkusu > Kur’an'in Taakkul Metodolojisi
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Kur’an'in Taakkul Metodolojisi
İbrahim Arpacı
2014 - Mart, Sayı: 337, Sayfa: 040

Kur’an’da sık sık ifade edilen, “Umulur ki akledersiniz” ifadesi, insanoğlunun karşılaştığı hadiseler karşısında Allah’a ve yarattıklarına karşı nasıl konumlanması gerektiği noktasında bir hatırlatma ve uyarıdır. Yüce Allah bunu yapmakla, yarattıkları üzerinde tefekkürî bir düşünceyi tavsiye eder. Bu tefekkürî düşünce ise kalbin dikkate alınarak bir akletmenin gerçekleştirilmesi şeklindedir.

Nitekim Kur’an, insana akletmeyi tavsiye ederken, gelişigüzel bir düşünmeyi değil; tümevarımsal bir düşünmeyi öğütler. Bu da kâinattaki en küçük zerreden fezadaki en büyük ışık sistemine doğru devam eder. Bu yüzden yeryüzündeki tohumdan, insanın embriyosuna, bir hayvanın ilahi vahye muhatap kılınmasına kadar her varlık üzerinden tefekkür edilebileceğini vurgular. (Bakara, 2/26) Yine aynı şekilde insanoğlunun yaratılış güzelliğine atıfta bulunarak: “Onu biz takdir ettik. Biz ne güzel takdir ediciyiz.” (Mürselat, 77/23) diyerek, insanı kendi bedeni üzerinde tefekkür etmeye davet eder. Yine aynı şekilde: “Yeryüzünde birbirine komşu kara parçaları, üzüm bağları, ekinler; bir kökten çıkan çok gövdeli ve tek gövdeli hurma ağaçları vardır ki, hepsi aynı su ile sulanır. Ama biz ürünleri konusunda bir kısmını bir kısmına üstün kılıyoruz. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir kavim için (Allah’ın varlığını gösteren) deliller vardır.” (Rad, 13/4) diyerek, bizler için doğru bir düşünme terminolojisi ortaya koyar.

Bu terminoloji, yaratılanlar üzerinde düşünüp hakikate ulaşmak şeklindedir.

Yani Kur’an İnsanları akletmeye çağırırken, kendi terminolojisi üzerinden bir akletme de bulunmasını ister. Böylelikle kişiyi bulunduğumuz çağın yanıltıcı (sofistike) kavramlarından da kurtarır. Bunu yaparken de açık ve ispatı mümkün hadiselerden örnek vererek insanların algı dünyalarıyla iletişime geçer. Örneğin: “Görmedin mi Allah nasıl bir misal getirdi? Güzel bir sözü, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca (benzetti). O ağaç Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara böyle misaller verir.” (İbrahim, 14/24-25) diyerek günlük hayattan kopuk olmayan örneklerle muhatabını etki altına almayı hedefler.

Bilinmelidir ki, gerçek olanın bilinebilmesi, hakikat sahibinin bakılmasını tavsiye ettiği minvalden bakmakla mümkündür. Kur’an da kendi muhtevasını açıklarken: “Bu kitabı sana her şey için bir açıklama olarak indirdik.” ve “Şüphesiz ki bu Kur’an en doğru yola iletir.” (Nahl, 16/89) buyurarak tüm doğrular içinde en doğrunun Kur’an’ın işaret ettiği yol olduğunu vurgular.

Ayrıca şu gerçeği unutmamamız gerekir ki: Salt felsefe, bugünün doğrusuyla, dünün çıktılarını yalanlayabilir. Evrensel bilim de aynı şekilde bugün ulaştığı veriler ile dünün doğrularını reddedebilir; bu mümkündür. Ama din genelde (tüm dinler) ve özelde (İslam dini) böyle değildir; din istikrardır. Bir din mensubu o dinin söylemlerinin sürekli taze kalmasıyla imanını tazeler. Bu ise zamanın muarız fikir ve saplantılarına dini bir epistemolojiyle yaklaşmakla mümkün olur. Özelde ise bu bakış açısı, dinde bir reform değil; dinin emirlerini, nesnel olarak ve zihnen beklentileri farklılaşan toplumunun algı dünyasına uygun hale getirmek şeklindedir.

Nitekim Kuran, imanın kuvvetini kalbin teslimiyetine endekslenmiştir. Bu yüzden birçok yerde kalple görmekten, kalple düşünmekten bahseder. “Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, düşünecek kalpleri, işitecek kulakları olsun?” (Hac, 22/46 ) diyerek kişinin tefekkür, tezekkür ve tedebbür edebilmesini kalbi bir düşünceye bağlamaktadır.

Öyle ki İslam tarihinde batıya aklî, doğuya ise kalbî diyenler olmuştur. Devamla peygamberlerin bu sebepten doğudan filozofların ise batıdan çıktığı şeklinde tespitler yapılmıştır.

Günümüzde maalesef başta insan problemleri ile ilgili olarak o kadar çok yanıltıcı (sofistike) yaklaşım mevcut ki, Kur’an tüm bu yaklaşımlardan uzak durarak insanın algı dünyasına daha uygun olan örneklendirmelerde bulunur. Bu örneklendirmelerde bulunurken de “Allah, bir sivrisineği, ondan daha da ötesi bir varlığı örnek olarak vermekten çekinmez.” (Bakara, 2/26) der.

Kur’an böylelikle hakikatin yaşadığımız dünyanın bize yüklediği sorumluluklardan fazlası olmadığını, aklımızın dışında olan şeylere ise hikmet nazariyesi ile bakılması gerektiğini tavsiye eder.

İnsanın herhangi bir mesele ile ilgili çok uzağa gitmesinin gerekmediği, bir devenin kendi ontolojik özellikleriyle dahi kişinin yaratıcısına karşı kendini konumlayabileceğini haber verir. (Ğaşiye, 88/ 17-20)

Yani Kur’an, insanın aradığı şeyin günümüz kapitalist anlayışın seküler yaşamında değil; Kur’an’ın aydınlığında olduğunu haber veriyor. İlk mesaj olarak da, makul olanın insani çıkarımlar değil, Kur’anî söylemler olduğunu bildiriyor.

Günümüz insanı yetişmeye çalıştığı çağın kendisine gereksinim olarak sunduğu nesneler için gecesini gündüzüne katarak çalışıyor. Neticesinde ise elde edemedikleri için daha fazla mutsuzlaşıyor. Çünkü üretim ya da tüketim kültürümüz Kur’an’ın öngördüğü perspektifte olmadığı için kendimizi şu dünya sahnesinde gereksiz imtihanların içine sokuyoruz. Ne yazık ki hakiki nimetin ne olduğunu, neyin daha değerli olduğunu hesap edemiyoruz.

Oysa Kur’an bir reçete gibi, kişilerin hem dünya hem de ahiret hayatlarını dizayn etmenin doğru bir akletmekten geçtiğini söyler. Bunun için de tabiattan toprağa, insandan hayvana, hepsine kendi kanunları içinde bir yaşam alanı sağladığı noktasında örneklendirmelerde bulunur. Bunu yaparken de, ne bir ferdin doğanın gelişim kanuna müdahalesini uygun bulur; (Rahman, 55/8) ne de bir hayvanın yaşam alanına ihlali meşru görür. Öyle ki, hayvanlar üzerindeki hikmetten bahsederken, onların da bu yeryüzünün birer parçası olduğunu işaret eder. (Rahman, 55/10; Enam 6/38) Bir bakıma insanoğluna, bu dünyanın sadece kendisine ait olmadığını hatırlatır. Tabiat, gökyüzü ve yeryüzünden örnekler vererek, verilen nimetlerin, nimetin farkında olarak bilinçli bir şekilde tüketilmesini emreder.

Yine aynı şekilde insana ve onun güzelliğine atıfta bulunarak, çürüyecek bir bedene ve tükenecek bir ömre sahip insanın, hayatını, bedenini ve aklını baki olan ve kendisine vaat edilen ahiret yurdu için tüketmesini öğütler. Bunun için de sürekli insana tefekkür etmesini akletmesini tavsiye eder.

Konuyu efendimiz (s.a.s) den bir hadisi şerif ile bağlayacak olursak: “İki kişi Hz. Ayşe (r.a)’ı ziyaret ederler. İçlerinden biri, “Hz. Muhammed (s.a.s)’de gördüğünüz etkileyici bir şeyi bize anlatır mısınız?” deyince, Hz. Ayşe (r.a) şöyle demiştir:

“Rasulullah (s.a.s) bir gece kalktı, abdest alıp namaz kıldı. Namazda çok ağladı. Gözlerinden akan yaşlar sakallarını ve secde esnasında yerleri ıslattı. Sabah ezanı için gelen Hz. Bilal (r.a): “Ya Rasulullah (s.a.s)! Geçmiş ve gelecek bütün günahlarınız affedildiği halde, sizi ağlatan nedir?” deyince, O: “Bu gece Yüce Allah bir ayet indirdi. Beni bu ayet ağlatmaktadır.” dedi ve ayeti okudu: “Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette aklıselim sahipleri için ibret verici deliller vardır.” (Âl-i İmrân, 3/190). Ondan sonra Rasulullah (s.a.s): “Bu ayeti okuyup da üzerinde tefekkürde bulunmayan, düşünmeyen kişilere yazıklar olsun.” dedi.

Hadisi şerifte işaret edildiği gibi, en doğru olanı düşünebilmek ancak taakkul ile mümkün olacağı için kul akletmekle kâinatta kocaman sistem içinde ne kadar küçük bir zerre olduğunu anlar. Aczinin fakrının farkına varır. Ve kibir duvarlarını yıkıp tevazu kanatlarını yere serer. Kalbini alçaltarak Allah’ın o kalbe rahmetini vermesine zemin hazırlar.

Öyleki, yağmur nasıl ki çukura birikiyorsa, Allahın rahmeti de o vakit akleden, aklettiğini yapan ve neticesinde kâinattaki yerini yurdunu bilip ona göre konumlanan kulunun kalbine birikecektir biteviye.

Son tahlilde İslam ve onun dışında kalan tüm dini öğeler arasında bir sentezde bulunacak olursak: Nasrettin Hoca’nın Karanlıkta iğnesini kaybeden adama “git onu aydınlıkta ara” fıkrasından yola çıkarak: Dünya dinlerinin deformasyona uğramış öğretileri bir karanlıktır. Yeni bir varoluş o karanlıkta değil; Kuranın aydınlığında aranmalıdır. Nitekim Kur’an bu aydınlığı inananlarına ve onu akledenlerine göstermiş, gösteriyor ve göstermeye devam edecektir.