> 2014 > Mart - Tartılma Korkusu > Allah’a Güvenmek ve O’nun Takdirine Razı Olmak
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Allah’a Güvenmek ve O’nun Takdirine Razı Olmak
Doç. Dr. Kerim Buladı
2014 - Mart, Sayı: 337, Sayfa: 026

İslam coğrafyasında ve Türkiye’de yaşanan hadiseler, içimizi sızlatmaya ve derin bir teessür oluşturmaya devam etmektedir. İslam ümmetinin, Kur’ân ve sünnetin ortaya koyduğu kardeşlik ruhunu ve hukukunu zedelemeleri, onların maddi ve manevi güçlerini bitirme noktasına getirmiştir. Müslümanlar, Kur’ân’ın,

وَاَطٖيعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رٖيحُكُمْ وَاصْبِرُوا اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِرٖينَ.

“Allah’a ve Resûl’üne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider. Sabırlı olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir”1 uyarısını anlama kabiliyetlerini kaybetmişlerdir. Bunun acı akıbetini de zillet, katliam ve işgal gibi insanlık onurunu hedef alan cürümlerle ödemeye mahkûm hale gelmişlerdir.

Kur’ân müntesiplerinin, inkârcılara ve zalimlere karşı vakarlı, şecaatli, dirayetli, izzetli ve metin duruş sergilemeleri yerine2 birbirlerine karşı acımasız ve merhametsiz davranmaları, Kur’ân’ın ve sünnetin ortaya koyduğu iman manzumesine tamamen aykırıdır. Bu durum, inananların Kur’ân ve sünnet çizgisinden ne derece uzaklaştıklarını da göstermektedir. Müslümanların içerisinde açılan ve durmadan derinleşme meylinde olan bu yara ve sarsıntının üzmediği hiçbir mümin yoktur. Müslümanların, bu ağır travmadan kurtulmaları ancak Kur’ân ve sünnetin ortaya koyduğu düsturları tekrara hayata geçirmekle olacaktır.

Kur’ân’a inananların, istikrar, huzur, güven içerisinde yaşamalarını, iktisadi, ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan gelişmelerini kıskananlar tarih boyu olagelmiştir. Sömürgecilik ruhuna sahip olanların ve kendi halklarının refahı için başkalarının hakkına, yer altı ve yerüstü zenginliklerine göz dikenlerin varlığı hiç eksik olmamıştır. Nitekim Kur’ân bu gerçeği on beş asır önce vurgulamış ve mü’minleri bu konuda uyarmış ve irşat etmiştir.

اِنْ تُصِبْكَ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْ وَاِنْ تُصِبْكَ مُصٖيبَةٌ يَقُولُوا قَدْ اَخَذْنَا اَمْرَنَا مِنْ قَبْلُ وَيَتَوَلَّوْا وَهُمْ فَرِحُونَ

Sana bir iyilik gelirse, bu onları üzer. Eğer başına bir musîbet gelirse, “Biz tedbirimizi önceden almıştık” derler ve sevinerek dönüp giderler.”3

Âyette geçen “hasene” kelimesi, sibak ve siyakına (öncesine ve sonrasına) bakılarak değerlendirildiğinde ganimet, zafer, “seyyie” ise mağlubiyet, hezimet anlamlarını içermektedir.4 Ancak genel anlamda “hasene” kelimesi, insana kendi nefsinde, bedeninde, hal ve davranışlarında ulaşan ve kendisine mutluluk veren her nimet, her iyilik, her iyi hal, her hayırlı iş anlamına gelir. Ayrıca, bolluk, bereket, genişlik ve zenginlik anlamını da içerir. “Seyyie” kelimesi de bunun zıddıdır. Kuraklık, kıtlık, darlık ve hüsran anlamlarını da kapsar.5

Bütün bu anlamlara göre âyetin manası düşünüldüğünde inkârcıların, Müslümanların refah, huzur, istikrar ve güven içerisinde yaşamalarını istemedikleri, ekonomilerinin, teknolojilerinin, sosyal ve siyasi hayatlarının gelişmesini, düzgün olmasını arzu etmeyecekleri anlaşılmaktadır. Bugün dünyada yaşanan ve ülkemizde gelişen hadiseler, yukarıdaki âyetin muhtevasını doğrulamakta ve Kur’ân’ın muciz bir kelam olduğunu kanıtlamaktadır.

Son günlerde ülkemizde, çevremizde ve dünyada gelişen hadiseler bizleri tarifi mümkün olmayacak ölçüde etkilemekte ve hüzne boğmaktadır. Hele hele Müslümanlar arasında yakılmak istenilen fitne ateşinin alevleri ve kaynatılmak istenilen fesat kazanının yakıcı buharları yüzlerimizi dağladığı gibi, gönlümüzü de dilhûn etmektedir. Ancak buna rağmen ümitsizlik içerisine düşmememiz gerekmektedir. Zihnen mağlup olan kimse, peşinen mağlubiyeti kabul etmiş demektir. Allah’ın takdir ettiğinden başkası başımıza asla gelemez. Aşağıda metnini ve anlamını vereceğimiz âyet, bütün Müslümanların vicdanını rahatlatmakta ve imanını kuvvetlendirmektedir.

قُلْ لَنْ يُص۪ٖيبَنَا اِلَّا مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَنَا هُوَ مَوْلٰینَا وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

De ki: “Bizim başımıza ancak, Allah’ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O, bizim yardımcımızdır. Öyleyse mü’minler, yalnız Allah’a güvensinler.”6

Allah’a dayanmak, güvenmek ve O’nun himayesine sığınmak Müslüman olarak bizim temel görevimizdir. Ancak söz konusu tevekkül, bir beşer olarak üzerimize düşen görevleri, çalışmaları, azim ve sebatı gösterdikten sonra olmalıdır. Uğraşmadan, çaba sarf etmeden ve gerekli gayretleri sarf etmeden boş yere tevekkül etmek, Kur’ân’ın kabul etmediği boş avuntudan ibarettir. Şuurlu ve ihlaslı bir mü’min, toplumun itikaden, ahlâken yükselmesi, Müslümanların birliğinin ve beraberliğinin sağlanması için ne kadar emek harcadığını, fitne ateşini söndürmek için neler yaptığını, İslam ülkelerinde gerçekleşen katliamların durdurulması için dua dâhil ne kadar rahatını bozduğunu sorgulamalıdır. Kısaca kendisinin maddi ve manevi imkân ve iktidarına göre ne kadar gayret sergilediğini gözden geçirmeli ve ondan sonra tevekkül etmeye hakkının olduğunu bilmelidir. Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un bu konudaki uyarısı gayet manidardır.


Çalış!” dedikçe Şeriat, çalışmadın, durdun,
Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun!
Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,
Zavallı dîni çevirdin onunla maskaraya!


Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,
Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!
Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,
Birer birer oku tekmîl edince defterini;
Bütün o işleri Rabbim görür: Vazîfesidir…
Yükün hafifledi… Sen şimdi doğru kahveye gir!
Çoluk, çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak…
Hudâ vekîl-i umûrun değil mi? Keyfine bak!
Onun hazîne-i in´âmı kendi veznendir!
Havâle et ne kadar masrafın olursa… Verir!
Silâhı kullanan Allah, hudûdu bekleyen O;
Levâzımın bitivermiş, değil mi? Ekleyen O!
Çekip kumandası altında ordu ordu melek;
Senin hesâbına küffârı hâk-sâr edececek!
Başın sıkıldı mı, kâfi senin o nazlı sesin:
” Yetiş!” de kendisi gelsin, ya Hızr´ı göndersin!
Evinde hastalanan varsa, borcudur: Bakacak;
Şifâ hazînesi derhal oluk oluk akacak.
7

Her mü’min üzerine terettüp eden vazifeyi yerine getirmeye çalışmalı, bu konuda maddi ve manevi fedakârlıktan çekinmemeli, bütün bunlardan sonra neticeyi Allah’a bırakmalı ve O’ndan muvaffakiyetler dilemelidir. “Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu açar. Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir8 âyetlerinde açıklanan prensipleri yerine getirerek Allah’ın dostluğuna odaklanmalı ve asla ümitsiz olmamalıdır. Allah’ın takdirinden başka hiçbir şeyin başına gelmeyeceğine de yakînî olarak inanmalıdır.

Dipnotlar: 1) Enfâl, 8/46. 2) Bkz. Fetih, 48/29. 3) Tevbe, 10/50. 4) Kurtubî, Ebu Abdillah Muhammed b. Ahmed, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’ân, Dâru’l-Fikir, Beyrut, 1995, c. IV. cz. VIII, 88; Şevkânâ, Muhammed b. Ali Muhammed eş-Şevkânî, Fethu’l-kadîr el-Câmiu beyne Fenneyi’r-Rivâyeti min İlmi’t-Tefsîr, Dâru’l-Kitabi’l-Arabiyyi, Beyrut, 1994, II, 481-482. 5) İsfehani, Müfredâtü Elfâzi’l-Kur’ân, Tahkikik, Safvan Adnan Dâvûdî, Dâru’l-Kalem, Beyrut, 2011, s. 235. (Örnek olarak bkz. Nisa, 78). 6) Tevbe, 10/51. 7) Mehmet Akif Ersoy, Safahat (Fatih Kürsüsünden), İnkılâp ve Aka Kitapevleri, İstanbul, 1977, s. 268 vd. 8) Talâk, 65/2, 4.