> 2014 > Mart - Tartılma Korkusu > Dinamizmin Kökleri
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Dinamizmin Kökleri
İdris Arpat
2014 - Mart, Sayı: 337, Sayfa: 022

Sorumluluk şuûruna sâhip olmak insânî ve İslâmî kimliğimizin, duyarlılığımızın temeli gibidir. “Allah’a (c.c.) kendimize, diğer insanlara ve çevreye karşı vazifelerimiz nelerdir?” sorusunun vicdanımızda tekrarlanıp duruşu mes’ûliyet hissi dolayısıyladır. Diğer bir ifadeyle; “bizi yaratan kendisine, kendimize, diğer insanlara ve çevreye karşı nasıl davranmamızı emrediyor?” suâli aklımızdan çıkmıyorsa bu, sorumluluk şuûrunun neticesidir.

Sorumluluk şuûru sebebiyledir ki biz Kur’ân’a, Sünnet’e ve vicdanımıza kulak kesilir ve bir vazife insanına dönüşürüz. Aksi takdirde, Kur’ân ve Sünnet söyleyeceğini yine söyler ama biz umursamayız. Vicdanımız susar, faaliyetlerimiz durur. Bu yüzdendir ki, “ahlâkın kaynağı nedir?” diye sorulduğunda, “sorumluluk duygusudur” diye cevap verilmiştir.

Kime karşı sorumluyuz? Allah’a (c.c.) (Bakara, 41) çünkü varlığımızı ve her şeyimizi O’na borçluyuz. İşte bu borçluluk bilinci sorumluluk şuûrunu doğuruyor.

Ne yaparsak yapalım bu borcu ödememiz mümkün değildir. Hangi bir nimetin karşılığını ödeyelim? Rehin misali, Cenab-ı Hakk’a teslim olmak en akıllıca iştir. Borçluluğumuzu kabul ve teslimiyet, borçlarımızın ödenmiş sayılması anlamına gelecektir. Bu yüzdendir ki, “karınca kararınca” kulluğumuzu ifâ gayretine, Allah Teâlâ mükâfatlar vermeye başlayacaktır. Yoksa neyi haketmişiz de neyin mükafatını bekleyebiliriz? Hâl-i hazırda, mevcut borcumuzu ödeyecek durumda değiliz ki, bir de mükâfat bekleyelim. Bilinen bir husustur ki; Cennet amellerimizin karşılığı değil, niyet ve tavrımızdan memnun kalan Rabbimiz’in bahşettiği ikrâmiye üzerine ikrâmiyedir.

Bu noktada, âhirete imân kendiliğinden devreye girmiş oldu. Bu dünyadaki niyet ve tavrımızın belirlediği bir âhiret hayatıyla karşılaşacağız. Daha doğrusu, “gerçek vatanımız” da karşılanışımız ve göreceğimiz muâmele, sorumluluğumuzu yerine getirme gayretimizle bire bir alâkalıdır.

Dünyâ’dan gidişimiz yokluğa değil, bir başka dünyâyadır.

İmânımızın ve sorumluluk duygusunun canlı kalması namaz ibâdeti ve zikrullah ile mümkündür. Mes’ûliyet hissinin ahlâka dönüşmesi de hâ kezâ. Yani namaz ve zikir, bizâtihi ibâdet olduğu gibi, nice meziyetimizin canlı kalışının da sebebidir.

Bu söylediklerimizle biz iman ve amel-i sâlihi dile getirmiş olduk. Yâni kalbimizdeki güzellikleri ve o güzelliklerin dış dünyamızı Cennet’e çevirmesini. Zaten işi bilenler, Müslümanı “güzellik üreten insan” diye tarif ediyorlar. “Müslümanın görevi dünyayı güzelleştirmektir” diyorlar. “İhsan sırrı”na işaret ediyorlar. Bu “güzelleştirme”, hayâtın her alanını kapsıyor.

“Amel-i sâlih” zaman, zemin ve şartlar gözetilerek Allah rızâsı için gerçekleştirilen her hayırlı niyet, düşünce ve fiildir. Amel-i sâlih ibâdettir, üretkenliktir, hizmettir, faydalı olmaktır. İnsana, kurda- kuşa ve cümle canlılara rahmet olmaktır.

Görülüyor ki, günlük ibadetler de müslüman, mümkün mertebe kusurlarından arındırılıyor, meziyetlerle donatılıyor, neticede hayrı ve ihsânı çoğaltsın diye hayata sunuluyor. Bu noktada dünya baştan sona bir vazife alanına, hayatta hizmet dönemine dönüşüyor. İman ibadeti, ibadet ahlâkı, ahlâk ihsanı çoğaltıyor.

Sözün burasında cihat ta dile getirilmelidir.

Nedir cihat? İnsana İslâm, İslâma da insan kazandırma faaliyetleri. İnsanla İslam’ı buluşturma. İnsanı ve toplumu daha bir arı-duru hâle getirme çabaları. Müslümanların müslümanlığını, insanların insanlığını artırma faaliyetleri. Haklıya hakkının, haksıza da müstahakkının verilmesini mümkün kılma girişimleri.

“Şeytan tatil yapmaz” ve şeytanlığını bırakmaz. Bu demektir ki şeytaniler hep olacaktır. Şu hâlde mücadelemiz sürüp gidecektir. Ne şeytan eritme-çürütme faaliyetlerini bırakır, ne de müslüman ihyâ ve güzelleştirme faaliyetlerini. Bu mücadelenin ateşkesi yoktur.

Bilinen bir husustur ki cihat “kîtâl” anlamında değildir. Hayrın, iyiliğin, güzelliğin, sevginin çoğaltılması için cehd-ü gayretin sürdürülmesi anlamınadır. Din-i mübin cihâdın silahlı olanına “kıtâl” diyor ki, o ayrı bir konudur. İslâmî manada her kıtâl cihattır ama, her cihat kıtâl değildir.

İşte bu anlatmaya çalıştığımız temeller müslümanı hep faâl tutan ana dinamiklerdir. Bu temellerin farkında olan müslüman, ölümlü dünyada, son derece hareketli bir hayat yaşayacaktır. O, kalbi faaliyetlerden zihinsel faaliyetlere, zihinsel faaliyetlerden bedensel faaliyetlere, sosyal faaliyetlere koşup duracaktır. İnandığı ilkeler onu hareket ve bereket insanına çevirecektir. Artık yorgunluklar, yorgunluklardan sonra yine yorgunluklar onu beklemektedir. Yorgunluklar ve mutluluklar...

Bir özetleme yapmamız gerekirse:

Mes’ûliyet hissi iman zeminine oturuyor. Namaz ve zikir gibi bilinen ibadetlerimiz sorumluluk duygusunu geliştiriyor. Gelişen bu duygu ahlâkı doğuruyor. Ahlâk insanlar ve cümle canlılar için rahmet olmayı gerektiriyor. Yâni ahlâklı insan insanlık hayrına ve diğer canlılar lehine son derece faal bir hayat yaşıyor. Biz bu faaliyetlerin tamamına “amel-i sâlih”de diyebiliyoruz. Yâni  imânımızı fiile dönüştürerek hayatı güzelleştiriyoruz. Hayâtı arı-duru ve yüksek vasıflı hâle getirmeye cihat demek te mümkün. Ve cihat kesintisiz sürer gider, göz baktıkça yürek attıkça.

İşte “müslüman hayatının hulâsası budur” diye düşünüyorum.