> 2014 > Mart - Tartılma Korkusu > Şehirde Dindar Olmak
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Şehirde Dindar Olmak
Prof. Dr. Lütfullah Cebeci
2014 - Mart, Sayı: 337, Sayfa: 019

Dindarlık kimi insanlara göre köylere yakışır, kimi insanlara göre de, her şeyin iyisi şehirde bulunur, dolayısıyla en iyi dindarlık şehirlerde olur. Bu görüş ayrılığının nedeni, din ve dindarlığa verdiğimiz anlam… Dindarı, “daha bir derinliği olan, gün görmüş ve neye niçin inandığını bilen; inancı, karakterine ve hayatına yansımış, bu inancın gerektirdiği kültüre ve birikime sahip, samimi, nazik, şahsiyeti oturmuş, güvenilir, kendinden emin, tutarlı bir müslüman” olarak tarif edersek, elbette bu tür bir dindarlığın şehirde bulunma ihtimali yüksektir. Bu ciddi bir öğretim ve eğitimle elde edilebileceği için, bunu elde etmenin yolu daha fazla şehirde var. Fakat dini, materyalist-ateist bir yaklaşımla, çağdaş insana pek yakışmayan, biraz modası geçmiş, akıl ve mantık dışı ilkel hurafelerle dolu bir inanç ve hayat şekli olarak kabul edersek, o zaman dini-dindarlığı ancak, köyde-dağda-kırsalda olup da medeniyeti biraz geriden izleyen insanlara yakıştırırız.

İşin gerçeği şu ki, şehirli olsun köylü olsun, din, insan içindir. Fakat din tebliğinin asıl başlama noktası ve merkezi şehirlerdir. Bu yüzden peygamberler hep şehirlidirler. Nitekim Cenab-ı Allah Hz. Peygamber (a.s.)’a bu durumu şöyle haber vermiştir: “Senden önce gönderdiğimiz peygamberler de şehirlerin halkından kendilerine vahyettiğimiz bir takım erkeklerdi.” (Yusuf, 109) yani, “Allah’ın yasasında bütün peygamberler öteden beri, şehir halkından, uygar erkeklerden gelmişlerdir; bedevî-göçebe-dağlı, ve de köylü değil, kent soylu, uygar mert insanlardı.” Çünkü Peygamberlik en büyük uygarlıkların kaynağıdır. Göçebelik-köylülük ise, bir peygamberde bulunması gereken incelik, çekicilik ve her türlü güzellik ve olgunluğa uygun değildir.

Şehir halkı, elde ettiği bilgi ve tecrübe birikiminden dolayı, söyleneni anlamaya, kavramaya daha müsaittir. Bunun yanında şehirler, insanlar arasındaki ilişkilerin karmaşık ve yoğun olarak yaşandığı yerlerdir. Çöl hayatında/köy hayatında ise, monotonluk, tekdüzelik hakimdir, ihtiyaçlar sınırlı ve bellidir. Peygamberlerin tebliği ise, çok boyutludur, insanların her yerde ve durumdaki ihtiyaçlarına, hayatın her yönüne cevap verme durumundadır.

Bu yüzden peygamberler öncelikle şehirlere görevlendirilmişlerdir; Allah Teala’nın kendilerine vahiy yoluyla verdiği mesajı şehirlerden, hatta başşehirlerden başlayarak insanlara tebliğ etmeye başlamışlardır. Nitekim bir ayette “Rabbin, ana merkezinde /başşehrinde, kendilerine âyetlerimizi okuyan bir peygamber göndermedikçe, ülkeleri yok edici değildir (Kasas, 59) buyurulmuştur. Bir başka ayette de Hz. Peygambere hitaben, “Bu (Kur’an), Ümmü’l-ku­râ’yı ve hem bütün çevresindekileri uyarasın diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptir...” (En’am/92; benzeri Şura/7) buyurularak, tebliğine Arabistanın “Ümmü’l-kurâ”sı, yani başşehri olan Mekke’den başlaması gerektiği bildirilmiştir.

Hz. Peygamber’in doğduğu ve büyüdüğü Mekke için Kur’an-ı Ke­rim’de, “şehirlerin anası” anlamında “Ümmü’l-ku­ra” denilmesi dikkat çekici­dir. “Ümmü’l-kura”, eski Yu­­nan­ca’daki metropol ya da met­ro­polis sözcüğü ile eş­anlamlıdır ve bu, etraf mahalleri ile, yakın beldeleriyle, merkezi bir büyük şehri ve etkisi altındaki geniş alanı ifade eder.

Arapça’da “medine” şehir anlamındadır. Medine ve medeniyet aynı kökten gelir. Çünkü, medeniyetin merkezi şehirdir. Onun için ona “Medine” denmiştir. Onun için Hz. Peygamber (a.s.) Mekke’den “Yesrib”e hicret edince, artık onun adı bundan sonra “Medine” olmuştur. Çünkü artık orada hukuk, kardeşlik, adalet, anlayış, hoşgörü olacak; İslam Medeniyeti orada filizlenecektir.

Medeniyet, insana bir yaşama tarzı sunar. Onun temelinde değerler ve inançlar vardır. Bunlar hayatın maddî ve manevî her yönünü içine alır. Her medeniyetin felsefesi ve insanlara sunduğu hayat tarzı farklıdır.

Medeniliğin zıddı “bedevilik”tir. Medeni “şehirli” anlamında olunca, “Bedevî” de, bir kasaba ve şehirde oturmayıp, köyde-dağda çölde yaşayan, bazen da “göçebe” olarak dolaşan anlamındadır. Dolayısıyla bu kelime Kur’an’da, bir bakıma bizim “şehirli”nin zıddı anlamında kullandığımız “köylü” kelimesinin karşılığıdır. Mesela Tevbe Suresinde “bedeviler”in ruh halleri ve düşünce dünyaları özetlenerek buyrulur ki: “Bedevîler, kâfirlik ve münafıklık bakımından hem daha beter, hem de Allah’ın Resulüne indirdiği kanunları tanımamaya daha yatkındır... Bedevîlerden öylesi vardır ki (Allah yolunda) harcayacağını angarya sayar ve sizin başınıza belâlar gelmesini bekler… Bedevîlerden öylesi de vardır ki, Allah’a ve ahiret gününe inanır, (hayır için) harcayacağını Allah katında yakınlığa ve Peygamber’in dualarını almaya vesile edinir... (Tevbe, 97-99)

Genelde köyde yaşayanın dünyası küçüktür. Bu dünya, çadırlardan, hayvanlardan ve kırsalda dolaştıkları dar alandan ibarettir. Dolayısıyla düşünce dünyaları ve ufuklarının dar olması normaldir. Kur’an’ın ifadesiyle bazılarının şehirlilere nazaran kâfirlik ve münafıklık bakımından daha beter olmaları; hayat şartlarının zorluklarının yanı sıra, şehirden dini-imanı onlara anlatacak kişilerden uzak kalmaları yüzündendir. Şehre uzak oldukları için, huyları daha sert; hayat şartları daha zor olduğu için kuşkuları daha fazladır; tabiri caizse sütten ağızları yandığı için yoğurdu üfleyerek yerler; söylenene hemen inanamaz, fakat inanmadığını da mertçe söylemez, kendilerini korumak için ikiyüzlü davranırlar. Çünkü bilgileri ve düşünce ufukları peygamberlerin söylediklerini tartmaya yeterli değildir; bu konularda bilgisizlikleri normaldir. Bu gibi insanlar, “Biz de iman ettik” deseler de, iman henüz kalblerine tam girmediği için (Hucurat, 14), İslam’ın gereklerini yerine getirirken zorlanırlar. Mesela Allah yolunda harcayacağı malı ve sadaka adına vereceği nafakayı, bir zarar sayar. Sırf Allah rızası için vermediği ve sevabını ummadığı için o, ona bir ganimet, bir kâr ve yarar olarak görünmez. Bu yüzden bekler ki İslam toplumunun başına belalar gelsin de, müslümanların üstünlüğü yok olsun, böylece angarya saydıkları bu işlerden kurtulalım.

Bu durum onların hepsi için geçerli değildir; ayette de ifade edildiği gibi, böyle olmayıp, samimi bir şekilde Allah’a ve Âhıret gününe iman eden, Allah yolunda verdiği sadakaları ve yaptığı harcamaları, kendi için büyük bir hayır kabul eden ve sırf bir Âhiret azığı olacağı inancıyla veren ve bu iman ile infak eden bedeviler/köylüler de var.

Köyde-kırsalda yaşayanlar için söz konusu olan bu olumsuz hallerde, yaşadıkları ortamın zorluklarının katkısı büyüktür. Şehirlileri, köylüler karşısında üstün kılan durum da, yine şehirlilerin içinde bulundukları ortamının bir sonucu olmaktadır. Çünkü şehir hayatı, sosyo-ekonomik şartlarından dolayı bilgi, görgü ve kültür birikimini, bolluk ve refahı beraberinde getirmektedir.

Evet bedevilik / köylülük - dağlılık Kur’an’da yerilir, fakat medenilik/şehirlilik de kolay değil... Dindarlık, adalet, hoşgörü, helala-harama dikkat, helal lokma- helal kazanç, başka insanların haklarına riayet, gözü korumak, dili korumak, gönlü korumak, dosdoğru olmak... Bunlar şehirde daha zor. Köydeki insanın dini algılaması ve yaşaması ile, şehirdeki insanın dindarlığı bir olmaz. Her birinin özellikleri farklıdır.

Fakat şurası bir gerçek ki hele günümüz açısından şehrin dindarlığı daha zor görünüyor. Çünkü şehir bir taraftan imkanlar sunarken, bir taraftan da insanın önüne engeller kor; insan bu imkanları kullanarak ruhen yücelip incelebilir de, engellere takılıp düşer ve alçalabilir de… Bu yüzden şehir hayatında bugün için “dindarlaşma” artarken, diğer taraftan büyük bir yozlaşma, yabancılaşma ve manevi çürüme de görülüyor.

Bazan şehirdeki insan şehrin kokuşmuşluğundan rahatsızlık duyarak kendini dindarlık zırhı içinde korumaya alıyor, yani şehrin aşırı dünyevi havası insanı ürperterek kendine gelmesini sağlıyor. Köyünde belki bu kadar ürkmeyecek, bu ihtiyacı hissetmeyecekti. Elbette bu köylerin, şehirlere nazaran daha temiz ve saf kaldığı anlamına gelmiyor. Çünkü dünya, köy-şehir ayırımını adeta ortadan kaldıran modern imkanlar ve iletişim vasıtaları nedeniyle tek bir köye dönüşmeye başladı. Televizyonlar-uydu antenler ve cep telefonları vasıtasıyla köyde olanlar da her şeyi görür, bilir, tanır; her yenilikten haberdar ve her ahlaksızlıktan hissedar hale geldi. Birçok açıdan şehir-köy ayrımı kalmadı. Bu yüzden maalesef köylerimiz, olumlu taraflarını kaybediyor, şehir gibi çağın olumsuzluklarını paylaşmaya istekli görünüyor.

Şehir dindarlığını tartışırken şu noktayı gözden kaçırmayalım: dünün şehri ile, bugünün şehri aynı değil; bazı açılardan bugün şehirde hayat şartları daha zor, insanları daha fazla yanlışa sürüklüyor. Günümüzde şehir insanların önüne “günaha” gidecek çok çeşitli alternatifler sunuyor ve günahı kolaylaştırıyor. Dolayısıyla, köyün aksine dindar olmayı zorlaştırıyor. İşte dün ile bugün arasındaki en önemli farklardan biri bu…

Kendi tarihimizde biraz geçmişe gittiğimizde görüyoruz ki eskiden şehirlerde insanlar kenetlenmiş bir cemiyet olarak yaşıyorlardı. Onların sevdikleri, saydıkları alimleri, fazılları vardı. Birbirini sayar ve düşünürlerdi. Bir problem olduğunda o say­dıkları seçkin insanlar, aralarını bulur, iyilikte ve merhamette organizatör rolü oynarlardı. Mahalleden bu rehberler çekilince insanlar dertleriyle baş başa kaldılar ve cemiyetken fertler haline dönüştüler. Artık ne güzellikleri paylaşarak büyütebiliyorlar. Ne de dertleri paylaşarak küçültebiliyorlardı. Eskiden köyünden şehre göçen bu potada şehirleşirken, artık o da kendi halinde kaldı. Böylece çoğu zaman derinliği olmayan bir dindarlık gelişti. Bunun yanına bir de zenginlik eklenince, tevazu, tasarruf, diğer insanlara saygı ortadan kalktı, israf, lüks ve moda ile dindarlığın karışımı bir ucube ortaya çıktı. Diğer bir ifadeyle temeli Yunan ve Roma medeniyeti olan batı tarzı hayat kodları şehirdeki dindarımıza egemen olmaya başladı. Eskiden israf dediğimiz şey gözümüzde normalleşti.

Sözün özü bugün için dindarlık şehirde de, köyde de zor. Aslında dindar olmak her zaman ve her yerde zor olmuştur. Dün de bugün de dindar olmanın zorluklarına ve fedakarlıklarına insanların pek azı samimiyet ve ihlaslarla göğüs germişler; köyde veya şehirde yaşadıklarına bakmadan iyi bir kul olmaya çalışmışlardır. Bu bir imtihan dünyasıdır; kiminin imtihanı imkanlar ile, kiminin imtihanı da engellerle olmuştur. Her iki imtihanın da zor tarafları vardır. Fakat yokluk ve darlık içinde imtihan olanlar, çoğu zaman, varlık ve bolluk içinde imtihan olanlardan daha başarılı olmuşlardır. O zaman şehirde mi köyde mi yaşadığımıza bakmadan, nasıl yaşadığımıza, dindar olmak için ne kadar samimi olduğumuza bakacağız.

Dipnot: *Erciyes Üni. İlahiyat Fak. / Kayseri