> 2014 > Mart - Tartılma Korkusu > Emanete Riayet
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Emanete Riayet
Ali Rıza Temel
2014 - Mart, Sayı: 337, Sayfa: 011

Kendisine maddi veya mânevi her hangi bir şeyin gönül rahatlığı içinde teslim edilebilen insan emin insandır, güvenilir kimsedir. Emanet güvenilir insanın silahı olduğu gibi korunması için geçici olarak bir kimseye tevdi edilen şeye de emanet denir.

İlahi emaneti, sorumluluğu taşıyan yegane varlık insandır. Bu yönüyle yeryüzünde Allah’ın halifesidir. Diğer varlıklar üzerindeki hüküm ve tasarrufu buradan kaynaklanmaktadır. İnsanlar gerek Allah’a gerekse yaratıklara karşı sorumluluklarına riayet ettikleri, emanetleri titizlikle korudukları nispette hem Allah katında hem de kullar katında itibarlı olurlar.

İnsanın sahip olduğu her şey kendisine geçici olarak verilen emanetler hükmündedir. Vücuttaki organlar, mal-mülk, çoluk-çocuk mevki-makam hepsi emanettir.

Emanetin zıddı hıyanettir. Hainlik ise münafıkların sıfatıdır. Müminlerin vasfı ise emanetlere riayet etmektir. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler.” (Mü’minûn, 8)

İmanla emanetin birbirinden ayrılmaz oluşunu Hz. Peygamber (s.a.) şöyle belirtmiştir: “Emanet sahibi olmayan kişinin imanı yoktur.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned, 3/135)

Peygamberlerin en önemli vasfı emanet sahibi olmalarıdır. İlahi mesaj olan vahiy en önemli emanettir. Böyle bir emanet rastgele kişilere tevdi edilmez. Vahyi peygamberlere ulaştıran melek Cibrili Emin, Vahyi emanet ettiği kimse ise Muhammed’ül-Emin’dir. Mekke’nin en güvenilir insanı Hz. Peygamber idi. Düşmanları bile ona “emin” derlerdi. Sevmedikleri halde kıymetli eşyalarını ona emanet ederlerdi. Güvenilir olmasaydı inandırıcı olamazdı, en ufak bir yalanına, en küçük bir hıyanetine rastlasalardı bir tek taraftarı bile olmazdı. Gelip geçmiş milyarlarca müntesibi onun sadakatinin, güvenilir olmasının eseridir. Çünkü yalan ve hıyanetin daimi olarak inandırıcılık vasfı yoktur.

Hz. Peygamber (s.a.) dosta düşmana karşı daima dürüst davranmış, emanet ve sadakat timsali olmuştur. Kendisini ve mü’minleri öz vatanı Mekke’den çıkmak zorunda bırakan düşmanlarına emanetlerini sahiplerine iade etmesi için hicret esnasında Hz. Ali’yi geride bırakmış, onun vasıtasıyla bırakılan emanetleri sahiplerine iade etmiştir.

Rasûlullah’ın emanet konusundaki titizliğine dair çarpıcı bir misal arz edelim: Hayber; Medine-i Münevvere’nin 150. km kuzeyinde bulunan bir Yahudi yerleşim merkezi idi. Hz. Peygamber (s.a.) burayı hicri 7. Yılda fethetti. Urve b. Zübeyr’in naklettiğine göre savaş esnasında Hayber’li siyah bir köle geldi. Efendisinin koyunlarını güdüyordu. Bu zat Hayber’li Yahudilerin silahlandığını görünce, niçin silahlandıklarını sordu. Onlar da: Nebi olduğunu iddia eden Muhammed’le savaşmak istediklerini söylediler. Kölenin gönlüne Peygamber Efendimizi tanıma arzusu düştü ve güttüğü koyunları önüne katarak Rasûlullah’ın yanına geldi ve: “Beni neye davet ediyorsun?” dedi. Rasûlullah da: “Seni İslam’a, Allah’tan başka ilah olmadığına, benim Allah’ın Rasulü olduğuma inanmaya ve sadece Allah’a ibadet etmeye davet ediyorum” dedi. Bunun üzerine siyahi köle: “Peki ben şehadet getirir, Allah’a iman edersem buna karşılık be ne elde edeceğim?” dedi. Rasûlullah da: “Eğer bu hal üzere ölürsen cennete girersin,” buyurdu. İmana gelen köle: “Ya Rasûlallah! Güttüğüm koyunlar emanettir, ne yapayım?” deyince Rasûlullah: “Koyunları sahibine teslim etmesini emretti. Nasıl olsa harp halindeyiz, bu koyunlar da ganimettir deyip kendi malları arasına katmadı. Çünkü koyunlar çobanın elinde emanetti. Emanete riayet gerekirdi. Bu hususta dostla düşman arasında fark yoktu. Hz. Peygamber ona: Koyunları bizim karargahımızdan çıkar, Allah emaneti yerine ulaştıracaktır buyurdu. Çoban da öyle yaptı. Koyunlar sahibine ulaştı. Yahudi, kölesinin, müslüman olduğunu anladı. Bu çobana Hayber’de şehitlik nasip oldu. (M. E. Zehre, Hâtemü’n-Nebiyyîn, 2/913-914)

Dostlara bile rahat şekilde hainlik yapıldığı bir dünyada Hz. Peygamber (s.a.)’in düşmanlarına karşı bile emanete titizlikle riayet edişini her vesile ile her kese yüksek sesle duyurmak gerekir.

Hz. Peygamber (s.a.)’in mektebinde yetişen ashab-ı kiramın da aynı yolda yürüdüğüne, emanet konusundaki hassasiyetine dair de bir misal arz edelim: Mekke fethine yakın bir zamanda Kureyş’e ait bir ticaret kervanı yola çıktı. Zeyd b. Harise komutasındaki bir seriyye (keşif kolu) bu kervana el koydu. Mevcut malları aldılar ve kervandaki kişileri esir ettiler. Bu esirler arasında Hz. Peygamber (s.a.)’in kızı Zeyneb’in kocası Ebu’l Âs b. Rebi’de vardı. Ebu’l Âs, hanımı Zeyneb’e sığındı. O da kocasına eman verdi. Rasûlullah’a gelip, kocasının malları geri istediğini söyledi. Hz. Peygamber de seriyye içindekileri topladı ve: Bildiğiniz gibi, Ebu’l-Âs benim damadımdır. Onun mallarına el koydunuz. Bu mallar savaşsız olarak Allah’ın size lütfettiği mallardır. Ben sizin iyilikte bulunup bu malları geri vermenizi istiyorum. Vermezseniz de siz bilirsiniz. Zira hak sahibi sizlersiniz buyurdu. Bunun üzerine malları Ebu’l-Âs’a geri verdiler. O da Mekke’ye döndü. Emanetleri Mekke’deki sahiplerine verdi ve topluluğun huzurunda “Allah’dan başka ilah olmadığına, Hz. Muhammed’in Allah elçisi olduğuna şehadet ederim” dedi. Ayrıca: “Andolsun ki daha önce Müslümanlığımı ilan ederdim, fakat mallarımızı yemek için müslüman oldu demenizden çekindiğim için şimdi ilan ettim.” Sonra müslüman olarak Medine’ye, Rasûlullah’a döndü. Böylece eşi Zeyneb’e de kavuşmuş oldu. Hz. Peygamber (s.a.) bu âli cenaplığı ile hem damadını tekrar kazandı, hem de Mekkeli müşriklere karşı örnek bir müslüman tavrını sergiledi.

Hz. Peygamber (s.a.) Adiy b. Hatem’in esir edilen kız kardeşi Saffane için de aynı âli cenaplığı göstermiş, kendisine yeni bir elbise ile bir binek satın alıp Şam’daki kardeşi Adiy’in yanına yollamıştı. Bu tavır karşısında Adiy de müslüman olmuştu. Onun müslüman oluş hikayesi oldukça enteresandır. Detayı kaynaklardan takip edilebilir.

Emaneti insanoğlu yüklenmiş, fakat çok defa bu emaneti koruyamamıştır. Cahillik ve zalimlik yapmıştır. “Bize emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, sorumluluğundan korktular. Nihayet onu insan yüklendi.” (Ahzab, 72) Burada kastedilen emanet; hem dini vecibe ve yükümlülükler, hem de insanlar arasındaki bütün emanet çeşitleridir. İnsandan başka varlıkların emaneti yüklenmemeleri tabiatları gereğidir. Onlar ne maksatla yaratılmışlarsa o maksadın dışına çıkamazlar. Melekler de buna dahildir. Alemde kendi tabiatına aykırı hareket etme kabiliyetinde olan yegane varlık insandır. Emanetle imtihan, itaat ve isyan kabiliyetine sahip olan insan için söz konusudur. İnsanın zalim ve cahil olması emaneti yüklendiğinden ötürü değil, emanetin hakkını vermemesinden dolayıdır.

En önemli emanetlerin başında yöneticilik gelir. Zira bu kendi sorumluluğu yanında başkalarının sorumluluğunu da yüklenmektir. Hz. Peygamber (s.a.) kendisinden memurluk isteyen Ebû Zer el-Ğıfari’ye şöyle demişti: “Sen güçsüzsün. Bu iş bir emanettir. Emanet, hakkını vermeyen kimse için kıyamet gününde zillet ve pişmanlık sebebidir.” (Müslim, İmare, 16)

Hz. Peygamber (s.a.) ayrıca “Yönetim, ehil olmayanlara verildiği zaman kıyameti bekle” buyurarak, ehliyetsiz ve güvensiz kişilere yetki verilmesinin ne kadar tehlikeli olduğuna, bu durumun toplumu felakete sürükleyeceğine işaret etmiştir. Emanetlerin sorumsuz ve beceriksiz kişilere verilmesinin nelere mâl olduğu tarihi gerçeklerle ispatlanmıştır. Beşik ulemasının ilmi ne hale düşürdüğü, Beşik Ümerâsının ülkeleri ne hale getirdiği ortadadır. Herkes yaptığı ve yapacağı işin hakkını verecek şekilde yetiştirilmelidir. On kilo yük taşıyabilecek bir çocuğun omzuna yüz kilo yük bindirilirse bu yükün altında ezileceği kaçınılmazdır. Böylece hem yüke, hem de taşıyana yazık edilmiş olur.

Sözün özü; insanları hem emanetleri taşıyacak kıvamda yetiştirmek, hem emanete riayet şuuruyla teçhiz etmek hem de emanetleri bu türlü insanlara tevdi etmek gerekir. Yöneticilerde aranacak en önemli iki vasıftan biri ehil olmak, diğeri de güvenilir olmaktır.

Satırlarımızı biraz önce bir kısmını aktardığımız hadisi şerifle sonlandıralım: Ebû Hüreyre (r.a.)’ın bildirdiğine göre bâdiye (çöl) halkından birisi Resûlullah’a kıyametin ne zaman kopacağını sordu. Bir müddet sonra Hz. Peygamber ona: “Emanet zayi olduğunda kıyameti bekle” buyurdu. Soruyu soran: “Emanetin kaybolması nasıl olur yâ Rasûlallah!” deyince: Efendimiz: “İşler ehil olmayana verilirse kıyametin kopmasını bekle” (Buhari, İlim, Hadis no: 59) dedi.

Üç türlü kıyamet vardır, ferdî kıyamet, toplumsal kıyamet, kâinat düzeninin yok olması şeklindeki kıyamet. Hadiste zikredilen kıyamet; toplum düzeninin bozulması, hukuksuzluk ve kaos yüzünden toplumun felakete sürüklenmesi anlamındadır.

Toplumsal refah ve huzuru; cehalete, parti taassubuna, şahıs ve zümre menfaatine kurban etmeyelim, emanetleri ehil olanlara teslim edelim.