> 2014 > Mart - Tartılma Korkusu > Benlik Virüsü ve Çaresi
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Benlik Virüsü ve Çaresi
Rabia Christine Brodbeck
2014 - Mart, Sayı: 337, Sayfa: 008

Edebi olmayan kimse
Tanrı’nın lûtfundan mahrumdur

Bugün yaşadığımız senaryolara karşı Hz. Mevlana’nın muhteşem bir öğüdü var; “Tanrı’dan edebe muvaffak olmayı dileyelim. Edebi olmayan kimse Tanrı’nın lûtfundan mahrumdur. Edebi olmayan yalnız kendine kötülük etmiş olmaz. Belki bütün dünyayı ateşe vermiş olur. İçine kasavetten, gussadan ne gelirse korkusuzluktan ve küstahlıktan gelir. Edepten dolayı bu felek nura gark olmuştur: Yine edepten dolayı melekler mâsum ve tertemiz olmuşlardır.”

Bugün büyük bir tersliğe şahit oluyoruz; bizim çağımız iletişim çağıdır ve insanlarla aramızdaki iletişim bozuldu, koptu. Böylece, biz birbirimize yabancı olduk, birbirimizi yanlış anlıyoruz ve farklı dilleri konuşuyoruz, birbirimizle tartışıyoruz, tehdit ediyoruz, saldırıyoruz. Birbirimizle çekişme, savaşma, çarpışma, farklılaşma var, birbirimize düşman olduk. Selamlaşmamak var ve birbirimizi sevmek istemiyoruz, birbirimize yardım, hizmet, ilham vermek istemiyoruz. İnsani sıfatları kaybettik, insani duyguları kalplerimizden söküp attık. Dostluk, arkadaşlık duygusu bozuldu. Kısaca, insanlığımızı kaybettik! Hazreti Mevlana’nın söylediği gibi; en değerli insani sıfat olan “edebi” kaybettik ve dolayısıyla dünyayı ateşe vermiş oluyoruz.

Bugün cemaatlerin üyeleri diyorlar ki; “...benim Mürşidim, benim cemaatim, benim çıkardığım dergi, benim vakıfım, benim yaptığım yetimhane veya huzur evi...”, yani, ‘bizim’ derken de benlik duygusu girmiş. İslam dini cemaat dini. En büyük sanatımız olan; Allah için sevmek ve Allah için yaşamaktır. Bunu öğrenmedikçe hiç bir şey kazanamıyoruz.

İşler ters yöne gidiyor çünkü menfaat peşindeyiz. Menfaat ilişkileri içinde boğulduktan sonra Hz Ali’nin, Hz. Ebu Bekir’in, Hz. Hatice’nin, Hz. Nesibe’nin, Hz. Hamza’nın, Hz. Bilal’in, Hz. Şems’in, Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (sav)’ya duyduğu muhabbetten ne anlayabiliriz ki? Birbirimize hayranlık duymadan, ilham vermeden, kul-köle olmadan, örnek olmadan, hizmet etmeden, hem de canından önde tutmadan, dostluk olamaz. Bugün dostluk üzerine pek çok seminer, sempozyum, TV programları yapılmakta. Biz birbirimize karşı korkunç bir uzaklık içindeyken, birbirimizi anlamaz, sevmezken, katıldığımız sohbetlerde Yüce Yaradanımızın ilahi güzelliklerini, marifetlerini ve idrak meyvelerini paylaşmazken, nasıl olur da evliyaların aşk cereyanına katılabiliriz?

Bize bir virüs girmiştir; benlik virüsü! Nasıl oldu? Dünya bizi uyuşturdu, bizi narkoz etti. Halbuki, benlik virüsüne karşı İslam dininin müthiş bir ahlakı var; kendimiz şiddetli ihtiyaç içinde olsak da kardeşlerimizin iyiliğini, ihtiyaçlarını tercih etmek, kardeşlerimizin acısını kendi acımızdan önemli görmek gibi. Özverinin ve fedakârlığın zirvesinde bulunan Hz. Ebu Bekir r.h.; “Başkalarının acısını dindirmek için acı çekmek hakiki cömertliktir” buyuyor. Nefsi fedanın zirvesi de Ehl-i Beyt-Mustafa ve Ashâb-ı ba-safâda tezahür etmiştir. Onlar hep bir ağızdan, cân-ü dilden, “Anam, babam, çocuk, mal, mülk, makam ve canım fedâ Yâ Resûlullah!” demişlerdir. Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Azîm’de buyurmuştur, “Peygamber, müminlere kendi nefislerinden daha evladır 1.” Îmânımız, bizler Efendimiz (sav)’i nefislerimizden daha çok sevmedikçe kemâle ermez. Dünyaya kul-köle olduk. Nasıl mı? Çünkü artık iç mücadelemizi yapmıyoruz. Allah c.c zahmetsiz rahmet vermez. Her şeyi bedava zannediyoruz. Böylece oruç tutarken oruç tutmuyoruz. Zekat verirken zekat vermiyoruz. Hacca giderken Hacca gitmiyoruz. Namaz kılarken namaz kılmıyoruz. Ne yazık ki, adam olamadık ve dünyada huzur bırakmadık. Halbuki İslâm dini, güzelliği, evrenselliği ve herkesi kucaklayan sınırsız aşkı öğretiyor. İslam dini sevgi dinidir. İnsanlar arasında milliyet, ırk, topluluk, mevki, ülke ayrımı yapmaz. Ne yazık ki, cihad edemedik. Halbuki Allah adına savaşçı olmak, bizim borcumuz çünkü biz Rahmetenl’il âleminin halifesiyiz. O’nun yolunda mücadele etme, cihada girme borcumuz var. O’nun Ümmeti olamadık. Halbuki tevhid dinine inananlar tek bir aile, tek bir topluluk, tek bir vücutturlar. Hepimiz, tevhid temsilcileri olan Hz. Âdem’in torunları, Hâbil’in çocuklarıyız. Bizler kulluk sorumluluğunu taşıyoruz, bizler meleklerin secde ettiği mahlûklarız. Kâinatın mimarının tevhid evinin temelini atan İbrahim’in torunlarıyız. Ne yazık ki, Hz. Hüseyin ve Hz. Hamza’nın, mübarek kanlarının dökülerek şehid edilmelerinin anlamını idrak edemedik. Merdane bir şekilde canlarını feda etmelerindeki yüce gönüllülüğü fark edemedik. Onun yerine, hayvani bir gafletle, kendimizi canlı bomba olarak kalabalık pazar yerlerine sürüp masum sivil halkı katlederek cennete sorgusuz sualsiz girebileceğimize inandık. Hangi mükellefiyetimizi yerine getiremiyoruz ki, bu bombalar İslam alemine düşüyor?

İslam aleminin başı dertte; Rabbinden yalnızca ümmetine yakınlık dileyen, ümmeti için hidayet, rahmet ve mağfiret dileyen alemlere rahmet olarak gönderilen O Zatı örnek almıyoruz! Halbuki, Rahmetenlil aleminin dinindeyiz. Yüce Rabbimiz Habibi Hz. Muhammed (s.a.v)’i tek bir amaçla göndermiştir; âlemlere rahmet olması için! Müslümanlar Hazreti Peygamber Muhammed Mustafa (s.a.v.)’in ahlakını kendileri eçen rehber olarak görmüyor artık, onun ayak izlerinde yürümeye gayret etmiyorlar. Tam tersine; yozlaşmanın, suistimalin, sahtekârlığın, adaletsizliğin, sömürünün, saldırganlığın, zulüm, terör, fesadın olduğu bir zamana şahit oluyoruz. Böylece Âlemlerin Rabbi’yle ve Âlemlere Rahmet’le kurbiyet halinde olma hazinesi elden gitmiş oluyor. Bu kayıp, hayatımızda mündemiç olan muhabbet madenlerinin ebediyen örtük kalması ve insaniyete erememe anlamına geliyor. Modern toplumlardaki insanların eski nesillere kıyasla çok daha büyük bir cehalet batağında olduklarını ve Allah’ın ve Habîb’inin mânevî feyiz ve bereketlerinden çok daha kopuk ve mahrum olduklarını müşahede ediyoruz. Bu hal Âlemlerin Rahmeti (s.a.v.) tarafından bizlere çok önceden haber verilmiştir: “Sizden evvelkilerin yolundan karış karış santim santim gideceksiniz, öyle ki onlar zehirli bir sürüngenin oyuğuna girse, onların peşinden gideceksiniz.” Günümüzde birbirimiz ile korkunç bir uzaklık, bir kopuşma var. Sanki Kur’an-ı-Kerîm’de ki âyet; “O gün kişi kardeşinden, anne ve babasından.... kaçar”i (Abese, 34-36) yaşıyoruz. Kendimize sormalıyız; şu anda kıyamet gününü yaşamıyor muyuz? İnsanlık giderek daha fazla çürüme, yıkım ve ölümle yüz yüze, en büyük insanlık felaketleri yayılıyor. Ahlaki, siyasi ve ekonomik boyutlarda iflas yaşanıyor. Her boyutta değerlerin ters-yüz olduğunu görüyoruz. Mezhep çatışmaları bütün kardeşlik ve mâneviyat bağlarını parça parça ediyor. İslam ülkelerinde bir bölünme, ikilik var, bölünme virüsü girmiş. İnsanlar birbirlerini yok ediyorlar.

Bugün İslam aleminin en büyük eksikliklerinden birisi hadîs-i şerifte geçen; “Mümin, müminin aynasıdır” hakikatini yaşamıyor olmasıdır. Ancak birbirimize ayna olduktan sonra ilahi nur alışverişi kalbden kalbe gerçekleşebilir. İslâm dîni iki gönül arasındaki en yüksek cereyan olan karşılıksız aşkı temsil etmektedir. Ümmet-i Muhammed’e, “Mümin, müminin aynasıdır” hadîs-i Nebevîsini en yüksek bir şekilde tecrübe etme saadeti verilmiştir. Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri; “Buradaki ilk mümin ve aynadan maksat müminin saflaşmış kalbidir, orada kendi yansımasını gören ikinci mümin de Allah Teâlâ Hazretleridir,” buyuruyorlar. Allah’ın nûr-i ilâhîsi arınmış nefsin nuruyla birleşir. İşte iki nurun cem’i, nûr üstüne nûr demektir. Kalpteki ilâhî aynadan insan kendi nefsini bilir hale gelir. Kendi varlık aynasında Rabbini, kendi nefsini ve mahlûkâtı seyreder, fakat tek bir şartla: kalp aynası mücellâ (temiz ve cilâlı) olmalıdır. O zaman ilâhî sıfatlar onun saf kalp aynasında münceli olmaya (parlamaya) başlar. İhlas aynasının parlaklığı ilâhî sırların sonsuzluğunu yansıtmaya başlar. Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Hakîm’de, “Kalp, gördüğünü yalanlamadı”1 buyurmuştur. Hz. Mevlânâ, “Suretten geçip gönlünü arıtan kişi, gayb suretlerine ayna olur. Şüphe yok, sırrımızı anlar; çünkü mümin, müminin aynasıdır. “İlahi feyz nereden geliyor? Birleşmek, butünleşmek, sevmekden geliyor. En büyük hazzı, zevki, neşeyi nerden alabiliriz? Beytullah’tan – çünkü orası Allahın evi. Orada “Mümin, müminin aynasıdır” hakikatini yaşıyoruz ve ihlas aynasının parlaklığı ilâhî sırların sonsuzluğunu birbirimize yansıtıyor.

Ayrıca, İslam aleminin diğer mühim bir eksikliği de; İlâhî dostluktur, Allah’ı ve Allah’ın kemâlini yansıtamamaktır. İlâhî dostluğun olduğu yerde, kalpten kalbe yansıyan ilâhî sırların sonsuzluğunun sarhoşluğunu paylaşmak vardır. İlâhî dostluk saflaşmış kalplerden yansıyan nurun güzelliğini müşahede etmektir. Mutluluk tecrübesinin zirvesi ve mutlak mânevî başarı, Efendimiz (sav)’e biat etmiş güzide sahabelere dost olabilmektir. Böylesi yüksek bir dostluk, Ruhlar Âleminde Yaratıcıyla tevhid halinde beraber olmak ve sürekli aracısız olarak “Evet, Sen bizim Rabbimizsin!” diyebilmektir. Böylesi bir dostluk beraber yaşayıp beraber ölmeyi, dolayısıyla birbirinin kalp acılarını paylaşmayı gerektirir. Hakiki dost odur ki, ölüm yatağına dostunun yerine yatandır. Hz Ali’nin Peygamber Efendimizi yatağında öldürmek için geleceklerini bildiği halde onun yerine yatağına girerek uyumasıdır.

Din kalpten kalbe mânâ dolu bir hayata dair tecrübî bir rabıta kurabilmek, böylece yakın dostluğun güzel kokularını duyabilmektir. Din, iyileşmenin tadını, nurlanmanın neşesini, saf kalpten yansıyan esrâr-ı ilâhînin mutluluğunu, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabının mutluluğunu, ilâhî gıdaların keyfini, süt kardeşliğini, en derin düşünceleri, müşahedeye dayalı bir yakîni ve içenlerin tevhîd neşesini paylaşmak demektir. Bunları paylaşabilen bir insan velîler deryasına katılıp, “onlara korku ve hüzünlenme yoktur”un sırrını yaşar ve “Mümin, müminin aynasıdır” ve “Bütün kâinata sığmadım ama mümin kulumun kalbine sığdım”ı saadetle tecrübe eder.

Modern toplumların mevcut halini inceleyen biri olarak inanıyorum ki bütün mantıkî savları, fikirleri ve sırf akılcı yaklaşımlarıyla insanlar artık siyasi, sosyal, zahiri ve hukuki endişelerini ve mantıkla mahdut yaklaşımlarını aşarak bütün kalplerin sevgilisi olan bizim yüce rehberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ebedî-ilâhî kaygılarını paylaşmaya yelken açmalılar. Sonu gelmeyen tartışmaları artık bir kenara bırakma zamanı. Siyasi, dînî ve sosyal mahiyetteki meseleleri sadece resmi, formel ve zahiri bir seviyede ele almak onları daha çok dışsal bir hale getirmek demektir. Akıl yürütmeye çalışmak ve hakikate dair mantıkî analizler ancak ilâhî farkındalığın ve aşkın yokluğunda ve içsellik boyutunun kaybında yaşanan hallerdir. Hakikate dair yapılan bu yanlış tevil neticesinde insan zaten dışa endeksli hayatını iyice dışsal hale getirir. Bu hal, insanlığın ebedî sıkıntısını ortaya koymakta.