> 2014 > Şubat - Mahmud Sâmî Efendi (k.s.) > Beklenen Osmanlı Tavrı ve Tarzı
Mahmud Sâmî Efendi (k.s.)
336.jpg
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Beklenen Osmanlı Tavrı ve Tarzı
Ali Rıza Temel
2014 - Şubat, Sayı: 336, Sayfa: 050

Said Halim Paşa (1846-1921) Osmanlı idaresinde Rumeli Beylerbeyi Şûrâ-yı Devlet reisi, Hariciye Nazırı ve Sadrazam olarak görev yapmış 1921 de Roma’da bir ermeni tarafından şehit edilmiş seçkin, bir devlet ve fikir adamıdır. Meşrûtiyet, Buhranlarımız, Taassup, İslamlaşmak gibi eserleriyle de maruf olan paşa Müslümanların problemleriyle derinlemesine ilgilenmiş, teşhis ve tedaviye dair önemli tespit ve tekliflerde bulunmuştur.

Birleşmiş Milletlerin temeli olan “Cemiyet-i Akvam”ı kuran devlet adamlarına yazıp gönderdiği mektupta Osmanlı Devletinin önemine dair şunları söylemiştir:

“Osmanlı Devleti, bir cihan devletidir. Onun yerini ancak bir devlet alabilir o da: Yine Osmanlı Devletidir. Hudutları iki Avrupa büyüklüğüne kadar çıkabilmiş olan Osmanlı İmparatorluğu, idaresine aldığı muhtelif ırk, din ve dillerdeki insan kitlelerinin örf, hayat tarzı, telakki ve mizaçlarına hürmet etmiş, başlarında nâzım bir kudret olmadığı zaman birbirlerini ifnâ edecek kadar ayrılıklar içinde olan milyonlarca insana, sizlerin nazariyesinde olduğunuz ve asla tatbik edemeyeceğiniz Milletler Cemiyetinin Sadece vâdettiklerinden daha fazlasını tatbik etmiştir. Kudret ve hoşnut devrinde cihan fazilet, şefkat, sulh, kardeşlik ve asalet dersi vermiş olan Osmanlı İmparatorluğunu cihan çok arayacak ve onun elinden alınmış yerlerde kurulan, yetersiz ve sun’î devletler, ne idaresine tevdi ve emanet edilmiş halka ne de devletler manzumesine faydalı, şerefli bir hizmet ifâ edebilecekler. Bu topraklar üzerinde hakimiyet ve ayrılık kavgası son bulmayacaktır. (Said Halim Paşa, Buhranlarımız, s. 34-35 İst-2003)

Son derece ileri görüşlü olan Said Halim Paşanın da işaret ettiği gibi Birleşmiş Milletler; kuruluşunda vadedilen hedeflere uygun hareket etmemiş. Pek çok ciddi problem karşısında acziyet göstermiş, genelde güçlü devletlerin maşası olmaktan öteye gidememiştir. Osmanlı Devleti ise hem idaresi altındaki çeşitli kavim ve dinden oluşan topluluklar, hem de dünya devletleri için güven ve adaletin teminatı olmuştur.

Osmanlı idaresinden kopmuş veya koparılmış sun’i devletçiklerin hâl-i pürmelâli ortadadır. Sayıları altmışa yaklaşan bu devletçikler, emperyalizmin taşeronu zalim diktatörler tarafından yönetilmekte, saltanat ve iktidar kavgalarının arenası halinde birbirlerini boğazlamakta, durmadan kendilerini tahrip ettikleri gibi dünya barışı için de tehlike oluşturmaktadırlar. Suriye’nin, Mısır’ın, Irak’ın Libya ve Tunus’un acınacak halleri ortadadır. Adil ve güçlü bir baba veya ağabey gibi bunlara nezaret edecek, arabulacak, sözünü ve gücünü geçirecek bir otorite yokluğu ve boşluğu kendini iyiden iyiye hissettirmektedir. İpi kopmuş tespih daneleri gibi dağılmış olan İslam alemi bir imame altında sağlam bir ipe dizilme ihtiyacındadır. Etrafında kenetlenilecek ip ise Kur’ân ifadesiyle “Allah’ın ipi”dir. Tarihte İslam alemi bu ipe sarılarak birlik ve bütünlük içinde olmuş, hem kendileri huzurlu, güvenli ve şerefli bir hayat yaşamışlar, hem de başkaları için barış ve güven kaynağı olmuşlardır.

Osmanlı, tarihte bu adil gücü temsil etmiş, zaman zaman gayr-i müslimlerin bile imdadına yetişmiş, gücünü zülüm ve sömürüye alet etmemiştir. Hakem rolü üstlenecek devletler adil ve güçlü olmak durumundadır. Sadece güçlü, sadece âdil olmak yetmez. Pascal’ın dediği gibi; Adaletsiz kuvvet zalim, kuvvetsiz adalet âcizdir. Bugün dünyaya hükmedenler güçlü fakat adil değillerdir. Onlar Muhammed İkbal’in dediği gibi, bir tarafta eşitlikten bahsederken o bir tarafta kan içerler. Kefen hırsızlarından ne beklenir. Zaten Cemiyet-i Akvam; şu koyun senin, bu koyun benim taksimatını yapmak için kurulmuştur, zulme adalet kılıfı geçirilmiştir. Dünya bir tarafta, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin beş daimi üyesi bir tarafta. Bir ülkenin vetosu her şeyi kilitliyor. Bunun neresi adalettir?

Barışı ve huzuru temin için dünya genelinde yeniden yapılanmaya, İslam âlemi olarak da Osmanlı anlayış ve tatbikatına uygun bir oluşuma şiddetle ihtiyaç vardır. Kuşatıcı ve kapsayıcı anlayış olmadan bütünlük sağlanamaz. İkinci Mahmud’un 1826’da söylediği “Ben tebamın Müslümanını Camide, Hristiyan’ını kilisede, Musevi’sini havrada farkederim, aralarında başka bir fark yoktur” sözü, tebaya karşı Osmanlı tavrını özetlemektedir.

Ammeye zarar vermemek şartıyla herkes inanç, ibadet, düşünce ve davranışında serbesttir. İnsanlar ırklarına, dillerine, renklerine, din ve mezheplerine, bölgelerine göre farklı muameleye tabi tutulmazlar. Osmanlıda ana fikir “İmtizac-ı Akvâm, İttihad-ı anâsır” yani kavimlerin kaynaşması, farklı unsurların birlikteliğidir. Sultan II. Abdulhamid tarafından 1890 İstanbul Okmeydanı’nda kurulan Dârulaceze bu kaynaşma ve birlikteliğin en çarpıcı örneğidir. Bu kurum; bünyesinde cami, kilise ve havrayı birlikte barındırmış, görevli olarak bir imam, bir müezzin, katolik, ortodoks ve gregoryan mezhebinden üç papaz, bir haham, müslim ve gayr-i müslim çocukları okutmak için iki ayrı öğretmen tayin edilmiştir.

Bünyesinde yaşayan azınlıkları dil, din, örf ve âdetleri konusunda serbest bırakan ve onları asimile etme cihetine gitmeyen Osmanlının bu tavrı ve siyaset tarzı bugün gücü elinde bulunduranlar için örnek bir tarz ve tavırdır.

İspanyolların Endülüs’te Müslümanlara ve Yahudilere yaptıkları zulüm ve işkenceler ortadadır. Her türlü inanç, ibadet ve düşünceyi yasakladıkları gibi Müslümanları domuz eti yemeye, içki içmeye mecbur etmişler, böylece dinlerinin emir ve yasaklarını tersine çevirmişlerdir. Amerika’da Kızılderililere, Avustralya’da aborjinlere uygulanan soy kırımları malumdur.

Osmanlı, fethettiği ülkelerin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını, tarihi ve kültürel miraslarını gaspetmemiş, bilakis oralara hizmet götürmüş, hâlâ istifade edilmekte olan eserler bırakmıştır. Buna mukabil İngiltere’nin, Fransa’nın Portekiz’in, İspanya’nın, İtalya’nın sömürge ülkelerinin servetlerini nasıl yağmaladıkları, müzelerini çalıntı eserlerle nasıl doldurdukları ortadadır. Soymaya devam ettikleri Afrika ülkelerinin perişan hali içler acısıdır.

Kenya’nın ilk başbakanı Jomo Kenyatta (1889-1978)’nın şu tespiti son derce manidardır: “Hristiyanlık Afrika’ya geldiğinde Afrikalıların toprakları, Hristiyanların İncilleri vardı. Hıristiyanlar bize gözlerimizi kapayarak dua ve ibadet etmemiz gereğini öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda onlar bizim topraklarımızı biz de onların İncillerini almıştık.”

Bugün bir Afrikalı bir beyaza şeytan gözüyle bakmaktadır. Buna karşılık bazı Afrika ülkelerinde hâlâ Cuma hutbeleri Osmanlı padişahları adına okunuyor. Nijer’in Agadez bölgesindeki İstanbulevva da Osmanlı sancağı dalgalanıyor. Yıldırım Bayezid soyundan gelen Sultan İbrahim Oumarou “Osmanlı Sultanı” olarak bölgeyi yönetiyor. Dâvaları kadılar görüyor. Olayın arka planı şöyledir: 14. Asrın sonuna doğru Nijer kabilelerinden Tvaregler arasında liderlik kavgası başlayınca 300 kişilik Nijerli heyet, kabileler arasında hakemlik etmesi için Osmanlıyı ziyarete gitmiş. Dönemin padişahı Yıldırım Bayezid siyahî cariyelerinden olan Yunus isimli oğlunu fizanın güneyindeki Agadez bölgesine Sultan tayin etmiş, İstanbul’dan gelen bir grup Agadezdeki bir bölgeye yerleşmiş, bu bölgeye İstanbulevva adı verilmiş. O günden itibaren Osmanlı geleneğine uygun olarak Sultanlık babadan oğula geçmiş. Şayet Osmanlı orayı sömürmüş, halka zulmetmiş olsaydı bu gelenek iftiharla bugüne kadar devam ettirilmezdi.

Yaşadığımız dünyanın, özellikle de İslam dünyasının şartları ülkemizi yeniden Osmanlı rolünü üstlenmeye zorluyor. Çünkü yaşanan ve günden güne artan problemlerin çözümü başka türlü mümkün görülmüyor. Muhammed İkbal’in dediği gibi; kefen hırsızlarından insaf ve adalet beklenmiyor. Batı sadece petrol ve servet kokusu aldığı yerlere ilgi duyuyor, gittiği yerlere hizmet için değil ezmek için gidiyor.

Son zamanlarda ülkemizin imkanları arttıkça, bu imkanlar dindar ve soydaşlarımızla paylaşıldığı gibi, sadece insani duygularla diğer insanlarla da paylaşılmakta, Afrika’nın kurak yerlerinde kuyular kazılmakta, kurban bayramlarında fakir bölge insanlarına kurban eti dağıtılmakta, bölge insanlarını yetiştirmek için okullar açılmakta, elden geldiğince her türlü yardım ve hizmet sunulmaktadır.

İslam ülkelerinde cereyan eden çatışma ve savaşları önlemek için de güçlü ve insaflı hakeme ihtiyaç vardır. Bu görevi ifa edecek olan da ülkemizden başkası gözükmemektedir. Bu bakımdan ülkemiz insanı böyle ağır ve tarihi sorumluluğun farkında olmalı, her yönden güçlenerek, birlik ve bütünlüğünü koruyarak bu sorumluluğu yerine getirmelidir. Bu; tarihin, coğrafyanın yüklediği bir sorumluluktur.

Kendimize böyle bir rol biçerken, bu rolün enaniyet veya ırki üstünlükten kaynaklandığı asla düşünülmemelidir. Zaten kendini üstün görme ve ırkçılık davası gütme, hakemliğe ters tavırlardır, adil ve problem çözücü hakemlik, samimi bir babalık ve ağabeylik tarihin ve mevcut şartların bize yüklediği kaçınılmaz bir görevdir. Mevcut problemlerin çözümü elbette sadece bize bağlı değildir. Bu konuda ülkemize düşen görev birinci derecede organizatörlük ve öncülük yapmak, güzel bir örnek olmak kurtlar sofrasını dostlar sofrasına çevirmektir. Bu misyonun yerine getirilebilmesi güçlü olmayı gerektirir. Dinimizin temel prensiplerinden olan “iyiliği emretmek, kötülükten nehyetmek” güce bağlıdır. Zayıflar emir veremez bilakis emir alırlar. Yasaklayamazlar, yasaklanırlar.

Bütün mesele kendimizin ve sorumluluğumuzun farkına varmak, olma iradesine sahip olmaktır. Tarihte bir kere olan, şartlar oluşunca tekrar olabilir. Geçmiş, geleceğe örnektir.

Satırlarımızı Muhammed İkbal’in sözleriyle sonlandıralım:

“Şarkın ve garbın haysiyeti senin elindedir. Manevi yarış, şevk ve heyecan Asya’dan zuhur etmiştir. Perde ardında olanı biz meydana çıkardık. Güneş bizden biz güneşteniz. Yaşadığın asrı göz önüne al, Ömer’in ruhunu tekrar dirilt.” İslam aleminin dirilişi, derlenip toparlanması, dünyanın huzuru bu ruhun ihyasına, Osmanlı tavır ve tarzının ikamesine bağlıdır.